Aristophia

Aristophia, akademik ve sınav İngilizcesinde (YDS, YÖKDİL, TOEFL, IELTS) çıkma ihtimali çok yüksek olan kelimelerden oluşmaktadır.

  • Akademik İngilizcede ve sınavlarda karşılaşabileceğiniz 2000+ özenle derlenmiş kelime içerir.
  • Dokunarak kelimelerin ve örnek cümlelerin telaffuzlarını dinleyebilirsiniz.
  • FAVS (Favoriler) kısmı ile istediğiniz kelimeleri kaydedebilirsiniz.
  • Çevrimdışı ve Şarj Dostu: Tüm kelimeler cihazınızı yormadan saniyeler içinde arka planda hazır hale gelir. Bu sayede uygulamanız sürekli internete ihtiyaç duymaz ve şarjınızı minimum seviyede kullanır. Metroda veya internetinizin çekmediği her yerde rahatça kelime çalışabilirsiniz.
Henüz favoriye eklenmiş kelime bulunmuyor veya hepsi kaldırıldı.

A

160 kelime
abide
v
uymak, katlanmak, bağlı kalmak
Citizens must abide by the law to protect public order.
Vatandaşlar kamu düzenini korumak için yasalara uymalıdır.
In hard times, he chose to abide by his values.
Zor zamanlarda bile değerlerine bağlı kalmayı seçti.
Syn:complyadhere
Ant:violate
abolish
v
kaldırmak, feshetmek, yürürlükten kaldırmak
The government decided to abolish the outdated law after years of public criticism.
Hükümet yıllar süren kamu eleştirilerinden sonra eski yasayı yürürlükten kaldırmaya karar verdi.
Many activists are campaigning to abolish the death penalty entirely.
Birçok aktivist idam cezasının tamamen kaldırılması için kampanya yürütüyor.
Syn:repealeradicate
Ant:introduceestablish
abortion
n
kürtaj, gebeliğin sonlandırılması
Abortion is regulated by law in many countries.
Kürtaj birçok ülkede yasayla düzenlenir.
Medical procedures may be subject to legal regulations.
Tıbbi işlemler yasal düzenlemelere tabi olabilir.
Syn:termination
abrupt
adj
ani, beklenmedik, sert
The conversation ended in an abrupt silence.
Sohbet ani bir sessizlikle bitti.
An abrupt change in policy caused confusion.
Politikadaki ani değişim kafa karışıklığına yol açtı.
Syn:suddenunexpected
Ant:gradual
absence
n
yokluk, devamsızlık, bulunmama durumu
His absence from the meeting delayed the final decision.
Onun toplantıda bulunmaması nihai kararı geciktirdi.
In the absence of clear evidence, the judge refused to make a ruling.
Açık kanıtın yokluğunda hâkim karar vermeyi reddetti.
Syn:lacknonattendance
Ant:presence
absent
adj
yok, hazır bulunmayan, devamsız
Several students were absent due to severe weather conditions.
Şiddetli hava koşulları nedeniyle birkaç öğrenci yoktu.
Her usually calm expression was absent, replaced by visible anxiety.
Her zamanki sakin ifadesi yoktu, yerini belirgin bir kaygı almıştı.
Syn:missingaway
Ant:present
absorb
v
emmek, içine çekmek, soğurmak
Dry soil absorbs water quickly after a heavy rainfall.
Kuru toprak şiddetli yağmurdan sonra suyu hızla emer.
She was completely absorbed in the novel and didn’t notice the noise.
Romanın içine tamamen dalmıştı ve gürültüyü fark etmedi.
Syn:soak upimmerse
Ant:release
abstract
adj
soyut, somut olmayan, kuramsal
The lecture dealt with abstract concepts like justice and morality.
Ders adalet ve ahlak gibi soyut kavramlarla ilgiliydi.
Young children often struggle to understand abstract mathematical ideas.
Küçük çocuklar genellikle soyut matematik fikirlerini anlamakta zorlanır.
Syn:conceptualtheoretical
Ant:concrete
absurd
adj
saçma, absürt, mantıksız
It would be absurd to ignore clear scientific evidence.
Açık bilimsel kanıtları görmezden gelmek saçma olurdu.
The excuse he gave sounded so absurd that nobody believed him.
Verdiği mazeret o kadar mantıksızdı ki kimse ona inanmadı.
Syn:ridiculousillogical
Ant:reasonable
abundance
n
bolluk, bereket, çokluk
The region is known for its abundance of natural resources.
Bölge doğal kaynak bolluğuyla bilinir.
In spring, the forest is filled with an abundance of wildflowers.
İlkbaharda orman yabani çiçeklerle dolup taşar.
Syn:plentywealth
Ant:scarcity
abuse
n
istismar, kötüye kullanma, suistimal
The investigation revealed abuse of power at the highest level.
Soruşturma en üst düzeyde yetki istismarını ortaya çıkardı.
The system is vulnerable to abuse if there are no strict controls.
Sıkı kontroller yoksa sistem suistimale açıktır.
Syn:misuseexploitation
Ant:protection
abuse
v
istismar etmek, kötüye kullanmak, suistimal etmek
He was accused of abusing his authority for personal gain.
Kişisel çıkarı için yetkisini kötüye kullanmakla suçlandı.
Long-term alcohol abuse can cause serious health problems.
Uzun süreli alkol kötüye kullanımı ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir.
Syn:misuseexploit
Ant:respect
academy
n
akademi, yüksekokul, kurum
She studied at a prestigious art academy in Paris.
Paris’te prestijli bir sanat akademisinde eğitim aldı.
The academy published groundbreaking research on climate change.
Akademi iklim değişikliği üzerine çığır açıcı araştırmalar yayımladı.
Syn:institutecollege
accelerate
v
hızlandırmak, ivmelendirmek
The company accelerated production to meet rising demand.
Artan talebi karşılamak için şirket üretimi hızlandırdı.
Technological innovation continues to accelerate economic growth.
Teknolojik yenilik ekonomik büyümeyi hızlandırmaya devam ediyor.
Syn:speed upboost
Ant:slow down
accent
n
aksan, şive, vurgu
She speaks English with a noticeable French accent.
İngilizceyi belirgin bir Fransız aksanıyla konuşuyor.
He put a strong accent on the final word to emphasize his point.
Noktasını vurgulamak için son kelimeye güçlü bir vurgu yaptı.
Syn:pronunciationintonation
acceptance
n
kabul, onay, kabullenme
She received official acceptance into the university.
Üniversiteden resmi kabul aldı.
Over time, he found acceptance within the local community.
Zamanla yerel topluluk içinde kabul gördü.
Syn:approvaladmission
Ant:rejection
accessible
adj
erişilebilir, ulaşılabilir
The museum is fully accessible to people with disabilities.
Müze engelli bireyler için tamamen erişilebilirdir.
Information should be accessible to everyone, not just experts.
Bilgi sadece uzmanlara değil herkese erişilebilir olmalıdır.
Syn:availablereachable
Ant:inaccessible
accidentally
adv
yanlışlıkla, kazara
I accidentally deleted the entire file while cleaning my desktop.
Masaüstünü temizlerken dosyanın tamamını yanlışlıkla sildim.
She accidentally bumped into a stranger in the crowded station.
Kalabalık istasyonda bir yabancıya kazara çarptı.
Syn:unintentionallyby mistake
Ant:deliberately
accommodate
v
ağırlamak, barındırmak, yerleştirmek
The hotel can accommodate up to 300 guests comfortably.
Otel rahatlıkla 300 misafiri ağırlayabilir.
The company adjusted its schedule to accommodate working parents.
Şirket çalışan ebeveynlere uyum sağlamak için programını ayarladı.
Syn:hosthouse
Ant:reject
accomplish
v
başarmak, gerçekleştirmek
It took years of effort to accomplish his lifelong dream.
Hayat boyu hayalini gerçekleştirmek yıllar süren çaba gerektirdi.
The team accomplished its objectives ahead of schedule.
Ekip hedeflerini planlanandan önce başardı.
Syn:achievecomplete
Ant:fail
accomplishment
n
başarı, başarılan iş
Graduating from medical school was her greatest accomplishment.
Tıp fakültesinden mezun olmak onun en büyük başarısıydı.
Finishing the marathon was a major personal accomplishment.
Maratonu bitirmek önemli bir kişisel başarıydı.
Syn:achievementsuccess
Ant:failure
accordance
n
uygunluk, uyum
The contract was signed in accordance with international law.
Sözleşme uluslararası hukuka uygun olarak imzalandı.
The policy was implemented in strict accordance with company rules.
Politika şirket kurallarına sıkı bir şekilde uygun olarak uygulandı.
Syn:complianceconformity
Ant:violation
accordingly
adv
buna göre, dolayısıyla, uygun şekilde
We have reviewed your request and will act accordingly.
Talebinizi inceledik ve buna göre hareket edeceğiz.
The weather forecast predicted rain, and we planned accordingly.
Hava tahmini yağmur gösterdi, biz de buna göre plan yaptık.
Syn:consequentlytherefore
accountability
n
hesap verebilirlik, sorumluluk
Public officials must demonstrate accountability to citizens.
Kamu görevlileri vatandaşlara karşı hesap verebilirlik göstermelidir.
The new system increases transparency and accountability.
Yeni sistem şeffaflığı ve sorumluluğu artırıyor.
Syn:responsibility
Ant:irresponsibility
accountable
adj
sorumlu, hesap verebilir
Managers are accountable for their team’s performance.
Yöneticiler ekiplerinin performansından sorumludur.
He was held accountable for the financial losses.
Mali kayıplardan sorumlu tutuldu.
Syn:responsible
Ant:irresponsible
accountant
n
muhasebeci, mali müşavir
The accountant prepared the annual financial report.
Muhasebeci yıllık mali raporu hazırladı.
She works as a senior accountant in a multinational company.
Çok uluslu bir şirkette kıdemli muhasebeci olarak çalışıyor.
Syn:auditor
accounting
n
muhasebe, hesap tutma
He studied accounting to understand corporate finance better.
Kurumsal finansı daha iyi anlamak için muhasebe okudu.
Modern accounting systems rely heavily on digital software.
Modern muhasebe sistemleri büyük ölçüde dijital yazılımlara dayanır.
Syn:bookkeeping
accumulate
v
biriktirmek, toplamak
Over the years, she accumulated significant experience in management.
Yıllar içinde yönetim alanında önemli deneyim biriktirdi.
Dust tends to accumulate in areas that are rarely cleaned.
Toz nadiren temizlenen alanlarda birikme eğilimindedir.
Syn:collectgather
Ant:disperse
accumulation
n
birikim, yığılma
The accumulation of wealth can create social inequality.
Servet birikimi sosyal eşitsizlik yaratabilir.
There was a dangerous accumulation of gas in the mine.
Madende tehlikeli bir gaz birikimi vardı.
Syn:build-up
accuracy
n
doğruluk, kesinlik
The accuracy of the data is crucial for scientific research.
Verilerin doğruluğu bilimsel araştırma için hayati önemdedir.
The archer aimed with remarkable accuracy.
Okçu dikkat çekici bir isabetle nişan aldı.
Syn:precision
Ant:inaccuracy
accurately
adv
doğru şekilde, kesin olarak
The journalist reported the events accurately and objectively.
Gazeteci olayları doğru ve tarafsız şekilde aktardı.
It is difficult to predict the outcome accurately.
Sonucu kesin olarak tahmin etmek zordur.
Syn:precisely
Ant:inaccurately
accusation
n
suçlama, itham
The accusation against the minister sparked public outrage.
Bakana yönelik suçlama kamuoyunda öfke yarattı.
He denied every accusation made during the trial.
Duruşma sırasında yapılan tüm suçlamaları reddetti.
Syn:allegation
Ant:defense
accused
n
sanık, suçlanan kişi
The accused remained silent throughout the hearing.
Sanık duruşma boyunca sessiz kaldı.
The court found the accused guilty of fraud.
Mahkeme sanığı dolandırıcılıktan suçlu buldu.
Syn:defendant
Ant:victim
acid
n
asit
The acid caused severe damage to the metal surface.
Asit metal yüzeyde ciddi hasara yol açtı.
Stomach acid helps break down food during digestion.
Mide asidi sindirim sırasında yiyecekleri parçalamaya yardımcı olur.
Syn:alkali
Ant:base
acquisition
n
edinim, satın alma, kazanım
The company announced the acquisition of a smaller competitor.
Şirket daha küçük bir rakibin satın alındığını duyurdu.
Language acquisition happens naturally in early childhood.
Dil edinimi erken çocuklukta doğal olarak gerçekleşir.
Syn:purchasetakeover
Ant:loss
acre
n
dönüm, akr
The farm covers more than 200 acres of fertile land.
Çiftlik 200 dönümden fazla verimli araziyi kapsıyor.
They bought several acres to build a sustainable housing project.
Sürdürülebilir bir konut projesi inşa etmek için birkaç dönüm arazi satın aldılar.
Syn:hectare
activate
v
etkinleştirmek, aktive etmek
Press this button to activate the emergency system.
Acil sistemi etkinleştirmek için bu düğmeye basın.
The enzyme is activated by exposure to heat.
Enzim ısıya maruz kaldığında aktive olur.
Syn:triggerenable
Ant:deactivate
activation
n
aktivasyon, etkinleştirme
The activation of the alarm alerted the entire building.
Alarmın aktivasyonu tüm binayı uyardı.
Gene activation plays a key role in biological development.
Gen aktivasyonu biyolojik gelişimde önemli bir rol oynar.
Syn:initiation
Ant:deactivation
activist
n
aktivist, eylemci
The environmental activist organized a protest against pollution.
Çevre aktivisti kirliliğe karşı bir protesto düzenledi.
Human rights activists called for immediate reforms.
İnsan hakları aktivistleri derhal reform çağrısında bulundu.
Syn:campaigner
Ant:opponent
acute
adj
şiddetli, akut, keskin
She was taken to hospital with acute chest pain.
Şiddetli göğüs ağrısıyla hastaneye kaldırıldı.
The country is facing an acute shortage of clean water.
Ülke ciddi bir temiz su sıkıntısıyla karşı karşıya.
Syn:severeintense
Ant:mild
adaptation
n
uyum, adaptasyon, uyarlama
The film is an adaptation of a famous novel.
Film ünlü bir romanın uyarlamasıdır.
Successful adaptation to change requires flexibility.
Değişime başarılı uyum esneklik gerektirir.
Syn:adjustment
Ant:resistance
addiction
n
bağımlılık
His addiction to gambling caused financial problems.
Kumar bağımlılığı mali sorunlara yol açtı.
Social media addiction is becoming increasingly common.
Sosyal medya bağımlılığı giderek yaygınlaşıyor.
Syn:dependency
Ant:independence
additionally
adv
ayrıca, ek olarak
Additionally, the company offers health insurance benefits.
Ayrıca şirket sağlık sigortası avantajları sunuyor.
The plan is expensive and additionally difficult to implement.
Plan pahalı ve ayrıca uygulanması zor.
Syn:furthermore
adequate
adj
yeterli, kafi
The resources were not adequate to complete the project on time.
Kaynaklar projeyi zamanında tamamlamak için yeterli değildi.
Adequate preparation reduces the risk of failure.
Yeterli hazırlık başarısızlık riskini azaltır.
Syn:sufficient
Ant:inadequate
adequately
adv
yeterince, gereğince
The issue was not adequately addressed by the authorities.
Sorun yetkililer tarafından yeterince ele alınmadı.
She was adequately trained for the demanding role.
Zorlu görev için yeterince eğitilmişti.
Syn:sufficiently
Ant:inadequately
adhere
v
uymak, bağlı kalmak, yapışmak
All employees must adhere to company policies.
Tüm çalışanlar şirket politikalarına uymalıdır.
The label did not adhere properly to the glass surface.
Etiket cam yüzeye düzgün şekilde yapışmadı.
Syn:complystick
Ant:violate
adjacent
adj
bitişik, komşu, yan yana
Their house is adjacent to a large public park.
Evleri büyük bir kamu parkına bitişiktir.
The two offices are located in adjacent buildings.
İki ofis yan yana binalarda yer alıyor.
Syn:neighboring
Ant:distant
adjust
v
ayarlamak, uyarlamak, düzeltmek
He adjusted his glasses to read the fine print.
Küçük yazıyı okumak için gözlüğünü ayarladı.
Companies must adjust quickly to changing market conditions.
Şirketler değişen piyasa koşullarına hızla uyum sağlamalıdır.
Syn:modifyadapt
Ant:misadjust
adjustment
n
ayarlama, düzenleme, uyum
A slight adjustment improved the machine’s performance significantly.
Küçük bir ayarlama makinenin performansını önemli ölçüde artırdı.
The transition required a period of emotional adjustment.
Geçiş süreci duygusal bir uyum dönemi gerektirdi.
Syn:modification
administer
v
yönetmek, uygulamak, idare etmek
The charity is administered by a board of experienced trustees.
Hayır kurumu deneyimli mütevelliler tarafından yönetiliyor.
The nurse administered the vaccine carefully and efficiently.
Hemşire aşıyı dikkatli ve etkili bir şekilde uyguladı.
Syn:manageconduct
Ant:mismanage
administrative
adj
idari, yönetimsel
She handles administrative tasks such as scheduling and documentation.
Randevu ve belge düzenleme gibi idari görevleri yürütüyor.
The error was purely administrative and had no legal impact.
Hata tamamen idariydi ve hukuki bir etkisi yoktu.
Syn:managerial
administrator
n
yönetici, idareci
The hospital administrator approved the new safety procedures.
Hastane yöneticisi yeni güvenlik prosedürlerini onayladı.
School administrators met to discuss curriculum changes.
Okul yöneticileri müfredat değişikliklerini görüşmek üzere toplandı.
Syn:manager
Ant:executive
admission
n
kabul, giriş, itiraf
Admission to the program is highly competitive.
Programa kabul oldukça rekabetçidir.
His quiet admission of guilt surprised everyone in the room.
Suçunu sessizce itiraf etmesi odadaki herkesi şaşırttı.
Syn:entryconfession
Ant:rejection
adolescent
n
ergen, ergenlik çağındaki genç
The program is designed to support adolescents struggling with identity issues.
Program, kimlik sorunları yaşayan ergenleri desteklemek için tasarlanmıştır.
Many adolescents experience emotional ups and downs during this stage of life.
Birçok ergen bu yaşam döneminde duygusal iniş çıkışlar yaşar.
Syn:teenageryouth
Ant:adult
adoption
n
evlat edinme, benimseme, kabul
The adoption of new technology improved productivity significantly.
Yeni teknolojinin benimsenmesi verimliliği önemli ölçüde artırdı.
After years of waiting, the couple celebrated the adoption of a baby girl.
Yıllarca bekledikten sonra çift bir kız bebeği evlat edinmeyi kutladı.
Syn:acceptanceimplementation
Ant:rejection
adverse
adj
olumsuz, ters, zararlı
The medication may cause adverse side effects in rare cases.
İlaç nadir durumlarda olumsuz yan etkilere neden olabilir.
The project faced adverse weather conditions that delayed construction.
Proje, inşaatı geciktiren olumsuz hava koşullarıyla karşılaştı.
Syn:negativeunfavorable
Ant:favorable
advocate
v
savunmak, desteklemek
She strongly advocates equal opportunities in education.
Eğitimde eşit fırsatları güçlü şekilde savunuyor.
Many scientists advocate stricter environmental regulations.
Birçok bilim insanı daha sıkı çevre düzenlemelerini destekliyor.
Syn:supportpromote
Ant:oppose
aesthetic
adj
estetik, sanatsal
The building was designed with both functional and aesthetic considerations.
Bina hem işlevsel hem estetik kaygılarla tasarlandı.
She has a strong aesthetic sense that influences her photography.
Fotoğraflarını etkileyen güçlü bir estetik anlayışı var.
Syn:artisticvisual
Ant:ugly
affection
n
sevgi, şefkat, ilgi
The child looked at her grandmother with deep affection.
Çocuk büyükannesine derin bir sevgiyle baktı.
Pets often show affection by staying close to their owners.
Evcil hayvanlar genellikle sahiplerine yakın durarak sevgi gösterir.
Syn:lovefondness
Ant:hate
affordable
adj
uygun fiyatlı, karşılanabilir
The government aims to provide affordable housing for low-income families.
Hükümet düşük gelirli aileler için uygun fiyatlı konut sağlamayı hedefliyor.
We are looking for an affordable solution that doesn’t compromise quality.
Kaliteden ödün vermeyen uygun fiyatlı bir çözüm arıyoruz.
Syn:reasonableinexpensive
Ant:expensive
aftermath
n
sonrası, artçı etki, ardından gelen durum
In the aftermath of the earthquake, thousands were left homeless.
Depremin ardından binlerce kişi evsiz kaldı.
The company struggled financially in the aftermath of the scandal.
Şirket skandalın ardından mali zorluk yaşadı.
Syn:consequenceresult
aggression
n
saldırganlık, agresyon, şiddet
His aggression toward colleagues created a toxic work environment.
Meslektaşlarına yönelik saldırganlığı zehirli bir iş ortamı yarattı.
The increase in online aggression concerns many psychologists.
Çevrimiçi saldırganlıktaki artış birçok psikoloğu endişelendiriyor.
Syn:hostilityviolence
Ant:calmness
agricultural
adj
tarımsal, ziraî
The region is known for its agricultural exports.
Bölge tarımsal ihracatıyla bilinir.
Agricultural development depends heavily on climate conditions.
Tarımsal gelişim büyük ölçüde iklim koşullarına bağlıdır.
Syn:farmingrural
Ant:industrial
agriculture
n
tarım, ziraat
Agriculture plays a vital role in the country’s economy.
Tarım ülke ekonomisinde hayati bir rol oynar.
Modern agriculture relies on advanced irrigation systems.
Modern tarım gelişmiş sulama sistemlerine dayanır.
Syn:farming
aide
n
yardımcı, asistan
The minister’s aide prepared detailed briefing notes.
Bakanın yardımcısı ayrıntılı bilgilendirme notları hazırladı.
A medical aide assisted the doctor during the operation.
Tıbbi yardımcı ameliyat sırasında doktora destek verdi.
Syn:assistanthelper
aids
n
AIDS (HIV kaynaklı hastalık)
Global efforts continue to fight AIDS and support affected communities.
Küresel çabalar AIDS ile mücadele etmeye ve etkilenen toplulukları desteklemeye devam ediyor.
Education plays a crucial role in preventing the spread of AIDS.
Eğitim, AIDS’in yayılmasını önlemede kritik rol oynar.
Syn:HIV-related disease
albeit
conj
her ne kadar, ...olsa da
The project was successful, albeit more expensive than expected.
Proje beklenenden daha pahalı olsa da başarılı oldu.
He agreed to help, albeit reluctantly.
İstemeyerek de olsa yardım etmeyi kabul etti.
Syn:althoughthough
alert
adj
uyanık, tetikte, dikkatli
The guard remained alert throughout the night shift.
Görevli gece vardiyası boyunca tetikte kaldı.
Drivers must stay alert in heavy traffic conditions.
Sürücüler yoğun trafikte dikkatli olmalıdır.
Syn:vigilantaware
Ant:unaware
alien
adj
yabancı, alışılmadık, uzaylı
The concept felt alien to those unfamiliar with technology.
Kavram teknolojiye aşina olmayanlara yabancı geldi.
Scientists are searching for signs of alien life.
Bilim insanları uzaylı yaşam belirtilerini araştırıyor.
Syn:foreignextraterrestrial
Ant:familiar
align
v
hizalamak, uyumlu hale getirmek
The company aligned its strategy with market demands.
Şirket stratejisini piyasa talepleriyle uyumlu hale getirdi.
Make sure the text is aligned properly on the page.
Metnin sayfada düzgün hizalandığından emin olun.
Syn:coordinateadjust
Ant:misalign
alignment
n
hizalanma, uyum
Their goals are in alignment with our long-term vision.
Hedefleri uzun vadeli vizyonumuzla uyumlu.
Proper wheel alignment improves vehicle safety.
Doğru tekerlek hizalaması araç güvenliğini artırır.
Syn:coordination
Ant:conflict
alike
adv
benzer şekilde, aynı şekilde
The two sisters think alike despite their different careers.
İki kız kardeş farklı kariyerlere rağmen benzer şekilde düşünüyor.
All students are treated alike regardless of background.
Tüm öğrenciler geçmişlerinden bağımsız olarak aynı şekilde muamele görür.
Syn:similarly
Ant:differently
allegation
n
iddia, suçlama
The allegation of corruption damaged his reputation.
Yolsuzluk iddiası itibarını zedeledi.
Several allegations were investigated by the committee.
Birkaç iddia komite tarafından soruşturuldu.
Syn:accusation
Ant:proof
allege
v
iddia etmek
The journalist alleged misconduct within the organization.
Gazeteci kuruluş içinde usulsüzlük iddia etti.
It was alleged that the funds were misused.
Fonların kötüye kullanıldığı iddia edildi.
Syn:claimassert
Ant:deny
allegedly
adv
iddia edildiğine göre
The politician allegedly accepted illegal donations.
İddiaya göre siyasetçi yasa dışı bağışlar kabul etti.
The company allegedly violated environmental laws.
Şirketin çevre yasalarını ihlal ettiği iddia ediliyor.
Syn:reportedly
alleviate
v
hafifletmek, azaltmak, dindirmek
The new program aims to alleviate unemployment among young people.
Yeni program gençler arasındaki işsizliği azaltmayı hedefliyor.
A short walk helped alleviate his stress.
Kısa bir yürüyüş stresini hafifletmeye yardımcı oldu.
Syn:relieveease
Ant:worsen
alliance
n
ittifak, birlik
The two countries formed a strategic alliance.
İki ülke stratejik bir ittifak kurdu.
The alliance strengthened economic cooperation.
İttifak ekonomik iş birliğini güçlendirdi.
Syn:partnershipcoalition
Ant:rivalry
allocate
v
tahsis etmek, ayırmak
The government allocated funds for healthcare reform.
Hükümet sağlık reformu için fon tahsis etti.
We need to allocate more time to research.
Araştırmaya daha fazla zaman ayırmamız gerekiyor.
Syn:assigndistribute
Ant:withhold
allocation
n
tahsis, dağıtım
The allocation of resources must be transparent.
Kaynakların tahsisi şeffaf olmalıdır.
Budget allocation is a key management decision.
Bütçe tahsisi önemli bir yönetim kararıdır.
Syn:distribution
allowance
n
harçlık, ödenek, tahsisat
He receives a monthly allowance from his parents.
Ailesinden aylık harçlık alıyor.
The company provides a travel allowance.
Şirket seyahat ödeneği sağlıyor.
Syn:stipend
ally
n
müttefik, destekçi
The country remains a close ally of its neighbors.
Ülke komşularının yakın müttefiki olmaya devam ediyor.
She proved to be a strong ally during difficult times.
Zor zamanlarda güçlü bir destekçi olduğunu kanıtladı.
Syn:partnersupporter
Ant:enemy
alongside
prep
birlikte, yanında, yanı sıra
She worked alongside experienced engineers.
Deneyimli mühendislerle birlikte çalıştı.
Economic growth must happen alongside environmental protection.
Ekonomik büyüme çevre korumasıyla birlikte gerçekleşmelidir.
Syn:besidetogether with
altogether
adv
tamamen, toplamda, hep birlikte
The plan was rejected altogether due to safety concerns.
Güvenlik endişeleri nedeniyle plan tamamen reddedildi.
There were altogether 50 participants in the study.
Çalışmada toplam 50 katılımcı vardı.
Syn:completelyentirely
Ant:partially
aluminium
n
alüminyum
The frame is made of lightweight aluminium.
Çerçeve hafif alüminyumdan yapılmıştır.
Aluminium is widely used in aircraft manufacturing.
Alüminyum uçak üretiminde yaygın olarak kullanılır.
amateur
n
amatör, acemi
Despite being an amateur, she performed confidently on stage.
Amatör olmasına rağmen sahnede özgüvenle performans sergiledi.
Amateur photographers often experiment freely.
Amatör fotoğrafçılar genellikle özgürce denemeler yapar.
Syn:beginnernovice
Ant:professional
ambassador
n
elçi, büyükelçi
The ambassador attended the international summit.
Büyükelçi uluslararası zirveye katıldı.
She serves as a cultural ambassador for her country.
Ülkesinin kültürel elçisi olarak görev yapıyor.
Syn:diplomat
ambiguous
adj
belirsiz, muğlak, çift anlamlı
The rules were ambiguous, so people interpreted them differently.
Kurallar belirsizdi, bu yüzden insanlar farklı yorumladı.
His ambiguous reply left everyone unsure.
Muğlak cevabı herkesi emin olamaz hâle getirdi.
Syn:vagueunclear
Ant:clear
ambulance
n
ambulans
An ambulance arrived within minutes of the accident.
Kazadan birkaç dakika sonra ambulans geldi.
The injured man was rushed to hospital by ambulance.
Yaralı adam ambulansla hastaneye götürüldü.
amend
v
değiştirmek, düzeltmek, tadil etmek
The constitution was amended to reflect modern values.
Anayasa modern değerleri yansıtacak şekilde değiştirildi.
Please amend the document before submitting it.
Lütfen belgeyi göndermeden önce düzeltin.
Syn:modifyrevise
Ant:maintain
amendment
n
değişiklik, tadilat, ek madde
The amendment was approved by parliament.
Değişiklik parlamento tarafından onaylandı.
Citizens voted on a constitutional amendment.
Vatandaşlar anayasal bir değişiklik için oy kullandı.
Syn:revision
amid
prep
arasında, ortasında, eşliğinde
She remained calm amid the chaos.
Kaosun ortasında sakin kaldı.
The decision was announced amid growing tension.
Karar artan gerilim eşliğinde açıklandı.
Syn:among
amplify
v
büyütmek, artırmak, güçlendirmek
News can amplify fear if it spreads without context.
Haberler bağlam olmadan yayılırsa korkuyu büyütebilir.
The microphone amplified her voice across the hall.
Mikrofon sesini salona yayacak şekilde güçlendirdi.
Syn:intensifymagnify
Ant:reduce
amusing
adj
eğlenceli, komik
The comedian told an amusing story about his childhood.
Komedyen çocukluğu hakkında eğlenceli bir hikâye anlattı.
I found the movie surprisingly amusing.
Filmi şaşırtıcı derecede eğlenceli buldum.
Syn:entertaining
Ant:boring
analogy
n
analoji, benzetme
He used an analogy to explain complex physics concepts.
Karmaşık fizik kavramlarını açıklamak için bir benzetme kullandı.
The teacher drew an analogy between the brain and a computer.
Öğretmen beyin ile bilgisayar arasında bir analoji kurdu.
Syn:comparison
analyst
n
analist, uzman
The financial analyst predicted a market downturn.
Mali analist piyasa düşüşünü öngördü.
Political analysts debated the election results.
Siyasi analistler seçim sonuçlarını tartıştı.
Syn:expert
ancestor
n
ata, soyundan gelen
Their ancestors migrated centuries ago.
Ataları yüzyıllar önce göç etti.
He discovered that one of his ancestors was a famous explorer.
Atalarından birinin ünlü bir kaşif olduğunu keşfetti.
Syn:forefather
Ant:descendant
anchor
n
çapa, sunucu, dayanak
The ship dropped anchor near the harbor.
Gemi liman yakınında çapa attı.
She works as a news anchor on national television.
Ulusal televizyonda haber sunucusu olarak çalışıyor.
Syn:host
angel
n
melek, iyi kalpli kişi
The child looked peaceful, like a sleeping angel.
Çocuk uyuyan bir melek gibi huzurlu görünüyordu.
She’s been an angel helping us through this crisis.
Bu kriz boyunca bize yardım ederek adeta bir melek oldu.
animation
n
animasyon, canlandırma
The studio specializes in 3D animation films.
Stüdyo 3D animasyon filmleri konusunda uzmanlaşmıştır.
The animation brought the characters vividly to life.
Animasyon karakterleri canlı şekilde hayata geçirdi.
annually
adv
yıllık olarak, her yıl
The conference is held annually in different cities.
Konferans her yıl farklı şehirlerde düzenlenir.
Employees receive performance reviews annually.
Çalışanlar yıllık performans değerlendirmesi alır.
Syn:yearly
anonymous
adj
anonim, kimliği bilinmeyen
An anonymous donor funded the entire project.
Kimliği bilinmeyen bir bağışçı tüm projeyi finanse etti.
The survey was conducted anonymously to ensure honesty.
Anket dürüstlüğü sağlamak için anonim olarak yapıldı.
Syn:unnamed
Ant:identified
anticipate
v
öngörmek, beklemek, tahmin etmek
Experts anticipate further economic growth next year.
Uzmanlar gelecek yıl daha fazla ekonomik büyüme öngörüyor.
We did not anticipate such a strong reaction.
Bu kadar güçlü bir tepki beklemiyorduk.
Syn:expectpredict
Ant:unexpected
anxiety
n
kaygı, endişe
She felt intense anxiety before the interview.
Mülakat öncesi yoğun kaygı hissetti.
Economic uncertainty has increased public anxiety.
Ekonomik belirsizlik halkın endişesini artırdı.
Syn:stressworry
Ant:calm
apology
n
özür, özür dileme
He offered a sincere apology for his mistake.
Hatası için içten bir özür sundu.
The company issued a public apology.
Şirket kamuoyuna açık bir özür yayımladı.
Syn:regret
Ant:refusal
apparatus
n
cihaz, aygıt, düzenek
The laboratory apparatus must be handled carefully.
Laboratuvar cihazı dikkatle kullanılmalıdır.
The breathing apparatus supplied oxygen during the rescue.
Solunum cihazı kurtarma sırasında oksijen sağladı.
Syn:equipment
appealing
adj
çekici, cazip, hoş
The proposal is financially appealing to investors.
Teklif yatırımcılar için finansal açıdan cazip.
The design is simple yet visually appealing.
Tasarım sade ama görsel olarak çekici.
Syn:attractive
Ant:unappealing
appetite
n
iştah, istek, arzu
After weeks of stress, she finally regained her appetite and started eating properly again.
Haftalar süren stresin ardından sonunda iştahını geri kazandı ve tekrar düzgün beslenmeye başladı.
The documentary increased the public’s appetite for political reform.
Belgesel, halkın siyasi reforma olan isteğini artırdı.
Syn:hungerdesire
Ant:loss of appetite
applaud
v
alkışlamak, takdir etmek
The audience stood up to applaud the performers after the final scene.
Seyirciler son sahneden sonra sanatçıları alkışlamak için ayağa kalktı.
Experts applauded the government’s decision to invest in education.
Uzmanlar hükümetin eğitime yatırım kararını takdir etti.
Syn:cheerpraise
Ant:criticize
applicable
adj
uygulanabilir, geçerli
The discount is only applicable to online purchases.
İndirim yalnızca çevrim içi alışverişler için geçerlidir.
These rules are applicable to all employees without exception.
Bu kurallar istisnasız tüm çalışanlar için uygulanabilir.
Syn:relevantvalid
Ant:irrelevant
applicant
n
başvuran, aday
Each applicant must submit a detailed resume and cover letter.
Her başvuran ayrıntılı bir özgeçmiş ve niyet mektubu sunmalıdır.
The company interviewed over 200 applicants for the position.
Şirket pozisyon için 200’den fazla adayı mülakata aldı.
Syn:candidate
appoint
v
atamak, görevlendirmek
The board appointed a new CEO to lead the restructuring process.
Yönetim kurulu yeniden yapılandırma sürecini yönetmesi için yeni bir CEO atadı.
She was appointed as head of the research department.
Araştırma departmanının başına atandı.
Syn:assignnominate
Ant:dismiss
appreciation
n
takdir, minnettarlık, değer artışı
He expressed deep appreciation for the team’s hard work.
Ekibin sıkı çalışması için derin takdirini dile getirdi.
Property prices showed steady appreciation over the last decade.
Son on yılda emlak fiyatları istikrarlı bir değer artışı gösterdi.
Syn:gratituderecognition
Ant:ingratitude
appropriately
adv
uygun şekilde, yerinde bir biçimde
Please dress appropriately for the formal event.
Lütfen resmi etkinlik için uygun şekilde giyinin.
The manager handled the complaint appropriately and calmly.
Yönetici şikâyeti uygun ve sakin bir şekilde ele aldı.
Syn:properlysuitably
Ant:inappropriately
arbitrary
adj
keyfi, rastgele, nedensiz
The decision seemed arbitrary and lacked clear justification.
Karar keyfi görünüyordu ve net bir gerekçesi yoktu.
The system selects users in an arbitrary manner.
Sistem kullanıcıları rastgele bir şekilde seçiyor.
Syn:randomcapricious
Ant:deliberate
architectural
adj
mimari
The city is famous for its architectural heritage.
Şehir mimari mirasıyla ünlüdür.
The building has impressive architectural details.
Binanın etkileyici mimari detayları var.
Syn:structural
archive
n
arşiv, kayıt
The documents were stored safely in the national archive.
Belgeler ulusal arşivde güvenle saklandı.
The newspaper maintains a digital archive of past articles.
Gazete geçmiş makalelerin dijital arşivini tutuyor.
Syn:recordrepository
arena
n
arena, mücadele alanı, platform
The debate moved from academic theory into the political arena.
Tartışma akademik teoriden siyasi arenaya taşındı.
The arena was filled with thousands of excited fans.
Arena binlerce heyecanlı hayranla doluydu.
Syn:fieldstage
arguably
adv
tartışmasız denebilir ki, muhtemelen
She is arguably the best player in the league this season.
Bu sezon ligdeki en iyi oyuncu olduğu tartışmasız denebilir.
This is arguably the most significant discovery of the decade.
Bu, on yılın en önemli keşfi sayılabilir.
Syn:perhapspossibly
arm
v
silahlandırmak, donatmak
The country decided to arm its forces in response to growing threats.
Ülke artan tehditlere karşı güçlerini silahlandırmaya karar verdi.
The system is armed with advanced security features.
Sistem gelişmiş güvenlik özellikleriyle donatılmıştır.
Syn:equip
Ant:disarm
array
n
dizi, çeşitlilik, sıra
The store offers a wide array of electronic devices.
Mağaza geniş bir elektronik cihaz yelpazesi sunar.
The data is displayed in an organized array.
Veriler düzenli bir dizi halinde gösterilir.
Syn:rangevariety
arrow
n
ok, ok işareti
The arrow hit the target precisely in the center.
Ok hedefin tam ortasına isabet etti.
Follow the arrow on the sign to find the exit.
Çıkışı bulmak için tabeladaki ok işaretini takip edin.
articulate
v
net ifade etmek, dile getirmek
She articulated her concerns clearly during the meeting.
Toplantı sırasında endişelerini açıkça ifade etti.
It’s important to articulate your goals before starting a project.
Bir projeye başlamadan önce hedeflerini net şekilde dile getirmek önemlidir.
Syn:expressstate
Ant:mumble
artwork
n
sanat eseri, resim
The gallery displayed contemporary artwork from local artists.
Galeri yerel sanatçılardan çağdaş sanat eserleri sergiledi.
Each piece of artwork tells a unique story.
Her sanat eseri benzersiz bir hikâye anlatır.
Syn:paintingcreation
ash
n
kül
The volcano covered the village in thick ash.
Volkan köyü kalın külle kapladı.
After the fire, nothing remained but ash and smoke.
Yangından sonra geriye sadece kül ve duman kaldı.
aside
adv
bir yana, kenara
He pulled her aside to discuss the issue privately.
Konuyu özel olarak konuşmak için onu kenara çekti.
Setting emotions aside, we must make a rational decision.
Duyguları bir yana bırakarak mantıklı bir karar vermeliyiz.
Syn:apart
aspiration
n
hedef, arzu, ideal
Her aspiration is to become a leading scientist in her field.
Onun hedefi alanında önde gelen bir bilim insanı olmaktır.
Many young people share the aspiration of financial independence.
Birçok genç finansal bağımsızlık arzusunu paylaşır.
Syn:ambition
aspire
v
hedeflemek, arzulamak
He aspires to build a company that changes the world.
Dünyayı değiştiren bir şirket kurmayı hedefliyor.
She aspires to academic excellence.
Akademik mükemmelliği arzuluyor.
Syn:aimseek
Ant:settle
assassination
n
suikast
The assassination of the leader shocked the nation.
Lidere yapılan suikast ülkeyi şoke etti.
The investigation into the assassination lasted for years.
Suikast soruşturması yıllarca sürdü.
Syn:murder
assault
n
saldırı, hücum
The victim reported the assault to the police immediately.
Mağdur saldırıyı derhal polise bildirdi.
The army launched an assault at dawn.
Ordu şafakta bir saldırı başlattı.
Syn:attack
Ant:defense
assemble
v
toplamak, bir araya getirmek
Workers assembled the furniture following the instructions carefully.
Çalışanlar talimatları dikkatle izleyerek mobilyayı kurdu.
The committee assembled to discuss urgent matters.
Komite acil konuları görüşmek üzere toplandı.
Syn:gatherconstruct
Ant:disperse
assembly
n
meclis, toplantı, montaj
The national assembly passed a new law.
Ulusal meclis yeni bir yasa kabul etti.
The device requires careful assembly before use.
Cihaz kullanımdan önce dikkatli montaj gerektirir.
Syn:meetingparliament
assert
v
iddia etmek, ileri sürmek
She asserted her independence at a young age.
Küçük yaşta bağımsızlığını ileri sürdü.
The lawyer asserted that his client was innocent.
Avukat müvekkilinin masum olduğunu iddia etti.
Syn:declareclaim
Ant:deny
assertion
n
iddia, ileri sürme
His assertion lacked supporting evidence.
Onun iddiası destekleyici kanıttan yoksundu.
The report challenges the assertion that the policy failed.
Rapor politikanın başarısız olduğu iddiasını sorguluyor.
Syn:claimstatement
Ant:proof
asset
n
varlık, değer, kazanç
The company’s most valuable asset is its skilled workforce.
Şirketin en değerli varlığı nitelikli iş gücüdür.
Good communication is a major asset in leadership.
İyi iletişim liderlikte büyük bir değerdir.
Syn:resourceadvantage
Ant:liability
assign
v
atamak, görevlendirmek, vermek
The teacher assigned homework for the weekend.
Öğretmen hafta sonu için ödev verdi.
The manager assigned tasks to each team member.
Yönetici her ekip üyesine görev atadı.
Syn:allocatedesignate
Ant:withhold
assistance
n
yardım, destek
The program provides financial assistance to students in need.
Program ihtiyaç sahibi öğrencilere mali destek sağlar.
She thanked him for his assistance during the crisis.
Kriz sırasında yardımı için ona teşekkür etti.
Syn:helpsupport
Ant:obstruction
assumption
n
varsayım, sanı
The assumption that everyone agrees is incorrect.
Herkesin aynı fikirde olduğu varsayımı yanlıştır.
We based our strategy on the assumption of market growth.
Stratejimizi piyasa büyümesi varsayımına dayandırdık.
Syn:presumption
Ant:proof
assurance
n
güvence, teminat
The company gave assurance that customer data is protected.
Şirket müşteri verilerinin korunduğuna dair güvence verdi.
She needed assurance before making the investment.
Yatırım yapmadan önce güvenceye ihtiyaç duydu.
Syn:guarantee
Ant:doubt
assure
v
güvence vermek, temin etmek
I assure you that the issue will be resolved soon.
Sorunun yakında çözüleceğine sizi temin ederim.
The doctor assured the patient that the procedure was safe.
Doktor hastaya işlemin güvenli olduğunu güvence verdi.
Syn:guarantee
Ant:reassure
astonishing
adj
şaşırtıcı, hayret verici
The results were astonishing and exceeded all expectations.
Sonuçlar şaşırtıcıydı ve tüm beklentileri aştı.
Her recovery was astonishingly fast.
İyileşmesi hayret verici derecede hızlıydı.
Syn:remarkable
Ant:unremarkable
asylum
n
sığınma, iltica
The refugees sought asylum in neighboring countries.
Mülteciler komşu ülkelere sığınma talep etti.
The building was once used as a mental asylum.
Bina bir zamanlar akıl hastanesi olarak kullanıldı.
Syn:refuge
atrocity
n
vahşet, zulüm
The documentary exposed war atrocities.
Belgesel savaş vahşetlerini ortaya çıkardı.
The world reacted strongly to the reported atrocity.
Bildirilen vahşete dünya sert tepki verdi.
Syn:cruelty
attachment
n
bağlılık, ek dosya, duygusal bağ
She felt a strong attachment to her childhood home.
Çocukluk evine güçlü bir bağlılık hissediyordu.
Please see the attachment for further details.
Daha fazla ayrıntı için ekteki dosyaya bakınız.
Syn:connection
Ant:detachment
attain
v
ulaşmak, elde etmek
She worked tirelessly to attain her academic goals.
Akademik hedeflerine ulaşmak için durmadan çalıştı.
The athlete attained a new personal record.
Sporcu yeni bir kişisel rekora ulaştı.
Syn:achievereach
Ant:fail
attendance
n
katılım, hazır bulunma
Attendance at the conference exceeded expectations.
Konferansa katılım beklentileri aştı.
Regular attendance is required for course completion.
Dersi tamamlamak için düzenli katılım gereklidir.
Syn:presence
Ant:absence
attorney
n
avukat
The attorney presented strong evidence in court.
Avukat mahkemede güçlü kanıtlar sundu.
She consulted an attorney before signing the contract.
Sözleşmeyi imzalamadan önce bir avukata danıştı.
Syn:lawyer
attribute
v
atfetmek, bağlamak
She attributes her success to hard work and discipline.
Başarısını sıkı çalışmaya ve disipline bağlar.
Many scientists attribute climate change to human activity.
Birçok bilim insanı iklim değişikliğini insan faaliyetlerine bağlar.
Syn:ascribe
auction
n
açık artırma
The painting was sold at auction for a record price.
Tablo açık artırmada rekor fiyata satıldı.
They attended an auction to bid on rare antiques.
Nadir antikalara teklif vermek için açık artırmaya katıldılar.
Syn:bidding
audio
n
ses, ses kaydı
The audio quality of the podcast is excellent.
Podcast’in ses kalitesi mükemmel.
Please check the audio settings before the meeting.
Toplantıdan önce ses ayarlarını kontrol edin.
Syn:sound
audit
n
denetim, inceleme
The company underwent a financial audit last month.
Şirket geçen ay mali denetimden geçti.
The audit revealed several accounting errors.
Denetim birkaç muhasebe hatasını ortaya çıkardı.
Syn:inspection
authentic
adj
gerçek, otantik, özgün
The restaurant serves authentic Italian cuisine.
Restoran otantik İtalyan mutfağı sunuyor.
The signature was verified as authentic.
İmza gerçek olarak doğrulandı.
Syn:genuine
Ant:fake
authorize
v
yetkilendirmek, izin vermek
The manager authorized the payment immediately.
Yönetici ödemeyi hemen onayladı.
Only administrators can authorize system changes.
Sadece yöneticiler sistem değişikliklerine izin verebilir.
Syn:approvepermit
Ant:forbid
auto
n
otomobil, araç
He works in the auto industry.
Otomotiv sektöründe çalışıyor.
Auto insurance rates have increased this year.
Otomobil sigortası oranları bu yıl arttı.
Syn:car
automatic
adj
otomatik, kendiliğinden
The doors open automatically when someone approaches.
Biri yaklaştığında kapılar otomatik olarak açılır.
The process is automatic and requires no manual input.
Süreç otomatik olup manuel müdahale gerektirmez.
Syn:self-operating
Ant:manual
automatically
adv
otomatik olarak, kendiliğinden
The system automatically saves your progress.
Sistem ilerlemenizi otomatik olarak kaydeder.
The lights turn off automatically at midnight.
Işıklar gece yarısı kendiliğinden kapanır.
Syn:instantly
Ant:manually
autonomy
n
özerklik, bağımsızlık
The region demanded greater political autonomy.
Bölge daha fazla siyasi özerklik talep etti.
Children gradually develop autonomy as they grow older.
Çocuklar büyüdükçe özerklik geliştirir.
Syn:independence
Ant:dependence
availability
n
mevcudiyet, uygunluk, erişilebilirlik
Please check the availability of the product before placing your order.
Sipariş vermeden önce ürünün mevcudiyetini kontrol edin.
The availability of clean water is essential for public health.
Temiz suyun erişilebilirliği halk sağlığı için hayati önemdedir.
Syn:accessibilitysupply
Ant:unavailability
await
v
beklemek, karşılamak (resmi)
We eagerly await your response to our proposal.
Teklifimize vereceğiniz yanıtı sabırsızlıkla bekliyoruz.
A difficult decision awaits the new president.
Yeni başkanı zor bir karar bekliyor.
Syn:wait foranticipate
awareness
n
farkındalık, bilinç
Public awareness of climate change has increased significantly.
İklim değişikliği konusunda kamu farkındalığı önemli ölçüde arttı.
The campaign aims to raise awareness about mental health.
Kampanya ruh sağlığı konusunda bilinç artırmayı hedefliyor.
Syn:consciousnessrecognition
Ant:ignorance
awkward
adj
tuhaf, garip, beceriksiz
The silence between them felt awkward and uncomfortable.
Aralarındaki sessizlik tuhaf ve rahatsız ediciydi.
He made an awkward attempt to apologize.
Özür dilemek için beceriksiz bir girişimde bulundu.
Syn:embarrassingclumsy
Ant:smooth

B

79 kelime
backdrop
n
arka plan, sahne dekoru
The mountains provided a dramatic backdrop to the ceremony.
Dağlar törene etkileyici bir arka plan oluşturdu.
The speech was delivered against a backdrop of economic uncertainty.
Konuşma ekonomik belirsizlik ortamında yapıldı.
Syn:backgroundsetting
backing
n
destek, mali destek
The project received strong financial backing from investors.
Proje yatırımcılardan güçlü mali destek aldı.
She ran for office with the backing of her party.
Partisinin desteğiyle aday oldu.
Syn:supportendorsement
Ant:opposition
backup
n
yedek, destek planı
Always keep a backup of important files.
Önemli dosyaların her zaman bir yedeğini tutun.
The team called for backup during the emergency.
Ekip acil durumda destek çağırdı.
Syn:reservecopy
badge
n
rozet, arma, kimlik kartı
He showed his security badge at the entrance.
Girişte güvenlik rozetini gösterdi.
The badge symbolizes honor and achievement.
Rozet onur ve başarıyı simgeler.
Syn:embleminsignia
bail
n
kefalet
The suspect was released on bail pending trial.
Şüpheli duruşma öncesinde kefaletle serbest bırakıldı.
His family paid bail to secure his temporary freedom.
Ailesi geçici özgürlüğünü sağlamak için kefalet ödedi.
Syn:security
balanced
adj
dengeli, ölçülü
A balanced diet is essential for good health.
Dengeli beslenme iyi sağlık için gereklidir.
She gave a balanced view of the controversial issue.
Tartışmalı konu hakkında dengeli bir görüş sundu.
Syn:stablefair
Ant:unbalanced
ballet
n
bale
She has trained in classical ballet since childhood.
Çocukluğundan beri klasik bale eğitimi aldı.
The ballet performance received standing ovations.
Bale gösterisi ayakta alkışlandı.
balloon
n
balon
The child released the balloon into the sky.
Çocuk balonu gökyüzüne bıraktı.
Prices have ballooned dramatically over the past year.
Fiyatlar geçen yıl içinde hızla yükseldi.
Syn:inflate
Ant:deflate
ballot
n
oy pusulası, oy
The election was conducted by secret ballot.
Seçim gizli oy pusulasıyla yapıldı.
Citizens cast their ballot early in the morning.
Vatandaşlar sabah erken saatlerde oy kullandı.
Syn:vote
banner
n
pankart, afiş
A large banner welcomed visitors at the entrance.
Girişte ziyaretçileri büyük bir pankart karşıladı.
Protesters carried banners demanding justice.
Protestocular adalet talep eden pankartlar taşıdı.
Syn:flagsign
bare
adj
çıplak, yalın, asgari
The walls were bare without any decoration.
Duvarlar süslemesiz ve çıplaktı.
He survived with the bare minimum of supplies.
En az miktarda erzakla hayatta kaldı.
Syn:nakedminimal
Ant:covered
barely
adv
zorla, neredeyse hiç
I could barely hear her voice over the noise.
Gürültü yüzünden sesini zar zor duyabildim.
He barely passed the exam despite studying hard.
Çok çalışmasına rağmen sınavı kıl payı geçti.
Syn:hardlyscarcely
Ant:fully
bargain
n
pazarlık, karlı anlaşma
She got the dress at a real bargain.
Elbiseyi gerçekten karlı bir fiyata aldı.
The two companies reached a bargaining agreement.
İki şirket pazarlık sonucunda anlaşmaya vardı.
Syn:dealagreement
Ant:rip-off
barrel
n
varil, namlu
The oil was stored in large metal barrels.
Petrol büyük metal varillerde saklandı.
The gun’s barrel was pointed at the ground.
Silahın namlusu yere doğrultulmuştu.
Syn:cask
basement
n
bodrum
The basement flooded after the heavy rain.
Şiddetli yağmurdan sonra bodrumu su bastı.
They converted the basement into a home office.
Bodrumu ev ofisine dönüştürdüler.
Syn:celllar
basket
n
sepet
She placed the fruit carefully in the basket.
Meyveleri dikkatle sepete yerleştirdi.
He scored by throwing the ball into the basket.
Topu sepete atarak sayı yaptı.
bass
n
bas (müzik), levrek
The song features a deep bass line.
Şarkıda derin bir bas hattı var.
He caught a large bass while fishing.
Balık tutarken büyük bir levrek yakaladı.
bat
n
yasa topu, yarasa
He swung the bat and hit a home run.
Sopayı savurdu ve sayı yaptı.
A bat flew silently across the night sky.
Bir yarasa gece gökyüzünde sessizce uçtu.
battlefield
n
savaş alanı
The soldiers advanced across the battlefield at dawn.
Askerler şafakta savaş alanında ilerledi.
The issue became a political battlefield.
Konu siyasi bir mücadele alanına dönüştü.
Syn:war zone
bay
n
koy, körfez
The ship entered the quiet bay at sunset.
Gemi gün batımında sakin koya girdi.
The company kept competitors at bay.
Şirket rakiplerini uzak tuttu.
Syn:inlet
beam
n
kiriş, ışın
A beam of sunlight entered through the window.
Pencereden bir güneş ışını girdi.
The wooden beam supports the roof.
Ahşap kiriş çatıyı destekliyor.
Syn:ray
beast
n
canavar, vahşi hayvan
The legend spoke of a terrifying beast in the forest.
Efsane ormandaki korkunç bir canavardan bahsediyordu.
Hunger turned him into a desperate beast.
Açlık onu çaresiz bir canavara dönüştürdü.
Syn:monster
behalf
n
adına, lehine
She accepted the award on behalf of her team.
Ödülü ekibi adına kabul etti.
I’m calling on behalf of my manager.
Müdürüm adına arıyorum.
Syn:for
beloved
adj
sevgili, çok sevilen
The beloved teacher retired after 30 years of service.
Çok sevilen öğretmen 30 yılın ardından emekli oldu.
The city is famous for its beloved traditions.
Şehir sevilen gelenekleriyle ünlüdür.
Syn:cherished
Ant:hated
bench
n
bench, yargıç kürsüsü, yedek kulübesi
He sat quietly on a park bench.
Park bankında sessizce oturdu.
The judge returned to the bench after a short break.
Hâkim kısa bir aradan sonra kürsüye döndü.
benchmark
n
kıyas ölçütü, referans noktası
This study sets a new benchmark for quality.
Bu çalışma kalite için yeni bir ölçüt belirliyor.
Sales performance is measured against industry benchmarks.
Satış performansı sektör kıyas ölçütlerine göre değerlendirilir.
Syn:standardreference
beneath
prep
altında, altında yatan
The keys were hidden beneath the sofa.
Anahtarlar koltuğun altında saklıydı.
Beneath his calm exterior, he was extremely nervous.
Sakin görünümünün altında aşırı gergindi.
Syn:under
beneficial
adj
faydalı, yararlı
Regular exercise is beneficial to mental health.
Düzenli egzersiz ruh sağlığı için faydalıdır.
The agreement proved beneficial for both parties.
Anlaşma her iki taraf için de yararlı oldu.
Syn:advantageous
Ant:harmful
beneficiary
n
lehtar, yararlanıcı
She was named the sole beneficiary of the will.
Vasiyetin tek lehtarı olarak o gösterildi.
The beneficiaries of the program include small businesses.
Programın yararlanıcıları arasında küçük işletmeler var.
Syn:recipient
beside
prep
yanında, yanı başında
She sat beside her friend during the ceremony.
Törende arkadaşının yanında oturdu.
The house stands beside the river.
Ev nehrin yanında duruyor.
Syn:next to
besides
adv
ayrıca, bunun dışında
Besides English, she also speaks French fluently.
İngilizcenin yanı sıra Fransızcayı da akıcı konuşur.
I don’t want to go, and besides, I’m too tired.
Gitmek istemiyorum, ayrıca çok yorgunum.
Syn:moreover
betray
v
ihanet etmek, ele vermek
He betrayed his friend’s trust.
Arkadaşının güvenine ihanet etti.
Her expression betrayed her true feelings.
İfadesi gerçek duygularını ele verdi.
Syn:deceiveexpose
Ant:remain loyal
bias
n
önyargı, taraflılık
The report showed clear political bias.
Rapor açık siyasi taraflılık gösterdi.
Unconscious bias can influence hiring decisions.
Bilinçsiz önyargı işe alım kararlarını etkileyebilir.
Syn:prejudice
Ant:objectivity
bid
n
teklif, ihale teklifi
She placed a bid on the antique vase.
Antika vazoya teklif verdi.
The company submitted the highest bid.
Şirket en yüksek teklifi sundu.
Syn:offer
bind
v
bağlamak, zorunlu kılmak
The contract legally binds both parties.
Sözleşme her iki tarafı da hukuken bağlar.
The pages were bound together in leather.
Sayfalar deriyle ciltlendi.
Syn:tieoblige
Ant:release
biography
n
biyografi
The biography reveals unknown details about his life.
Biyografi hayatına dair bilinmeyen ayrıntıları ortaya koyuyor.
She is writing a biography of a famous scientist.
Ünlü bir bilim insanının biyografisini yazıyor.
Syn:life story
biological
adj
biyolojik
The study examined biological factors affecting behavior.
Çalışma davranışı etkileyen biyolojik faktörleri inceledi.
Biological parents have certain legal rights.
Biyolojik ebeveynlerin bazı yasal hakları vardır.
Syn:organic
bishop
n
piskopos
The bishop addressed the congregation during the service.
Piskopos ayin sırasında cemaate hitap etti.
The bishop played a key role in church reforms.
Piskopos kilise reformlarında önemli rol oynadı.
bizarre
adj
tuhaf, acayip
The story had a bizarre and unexpected ending.
Hikâyenin tuhaf ve beklenmedik bir sonu vardı.
He wore a bizarre outfit that drew attention.
Dikkat çeken acayip bir kıyafet giydi.
Syn:strange
Ant:normal
blade
n
bıçak ağzı, kanat, pala
The blade of the knife was extremely sharp.
Bıçağın ağzı son derece keskindi.
The helicopter’s blades rotated rapidly.
Helikopterin pervane kanatları hızla dönüyordu.
Syn:edge
blanket
n
battaniye, örtü
She wrapped herself in a warm blanket.
Sıcak bir battaniyeye sarındı.
A blanket of snow covered the village.
Köyü bir kar örtüsü kapladı.
Syn:cover
blast
n
patlama, güçlü esinti
The blast damaged several nearby buildings.
Patlama yakındaki birkaç binaya zarar verdi.
A blast of cold air entered the room.
Odaya soğuk bir hava akımı girdi.
Syn:explosion
bleed
v
kanamak
The wound began to bleed heavily.
Yara şiddetli şekilde kanamaya başladı.
The company continued to bleed money during the crisis.
Şirket kriz sırasında para kaybetmeye devam etti.
Syn:hemorrhage
Ant:heal
blend
v
karıştırmak, uyum sağlamak
Blend the ingredients until smooth.
Malzemeleri pürüzsüz olana kadar karıştırın.
He struggled to blend into the new culture.
Yeni kültüre uyum sağlamakta zorlandı.
Syn:mixmerge
Ant:separate
bless
v
kutsamak, nimet vermek
The priest blessed the couple during the ceremony.
Rahip tören sırasında çifti kutsadı.
She felt blessed to have such supportive friends.
Böyle destekleyici arkadaşlara sahip olduğu için kendini şanslı hissetti.
Syn:consecrate
Ant:curse
blessing
n
nimet, lütuf, hayır
Good health is a true blessing.
Sağlık gerçek bir nimettir.
The rain was a blessing for farmers after weeks of drought.
Haftalar süren kuraklıktan sonra yağmur çiftçiler için bir lütuftu.
Syn:gift
Ant:curse
blow
v
üflemek, patlamak, sert esmek, darbe indirmek
The wind began to blow fiercely as the storm approached the coast.
Fırtına kıyıya yaklaşırken rüzgâr şiddetle esmeye başladı.
The scandal dealt a serious blow to the company’s reputation.
Skandal şirketin itibarına ciddi bir darbe vurdu.
Syn:strikegust
Ant:protect
boast
v
övünmek, gururla söylemek
He likes to boast about his achievements at every opportunity.
Her fırsatta başarılarıyla övünmeyi sever.
The city boasts one of the largest libraries in the region.
Şehir bölgedeki en büyük kütüphanelerden birine sahip olmakla övünür.
Syn:bragpride oneself
Ant:be modest
bold
adj
cesur, iddialı, kalın (yazı)
She made a bold decision to quit her stable job and start a business.
İstikrarlı işini bırakıp iş kurma konusunda cesur bir karar verdi.
The title was printed in bold letters to attract attention.
Başlık dikkat çekmek için kalın harflerle yazılmıştı.
Syn:bravedaring
Ant:timid
bolster
v
desteklemek, güçlendirmek
Extra practice can bolster your confidence before an exam.
Ekstra pratik sınav öncesi özgüvenini güçlendirebilir.
The reforms were designed to bolster the economy.
Reformlar ekonomiyi güçlendirmek için tasarlandı.
Syn:strengthensupport
Ant:undermine
bombing
n
bombalama, bombalı saldırı
The bombing caused widespread destruction across the city.
Bombalama şehir genelinde büyük yıkıma neden oldu.
The investigation into the bombing lasted for years.
Bombalı saldırı soruşturması yıllarca sürdü.
Syn:explosion
bonus
n
ikramiye, prim, ekstra
The employees received a performance bonus at the end of the year.
Çalışanlar yıl sonunda performans primi aldı.
As a bonus, customers get free shipping on large orders.
Ekstra olarak müşteriler büyük siparişlerde ücretsiz kargo alıyor.
Syn:extra reward
booking
n
rezervasyon, kayıt
We made a hotel booking weeks before the holiday season.
Tatil sezonundan haftalar önce otel rezervasyonu yaptık.
Online booking systems have simplified travel planning.
Çevrim içi rezervasyon sistemleri seyahat planlamasını kolaylaştırdı.
Syn:reservation
boom
n
patlama (ekonomik), ani artış, gürültü
The tech industry experienced a massive boom over the last decade.
Teknoloji sektörü son on yılda büyük bir patlama yaşadı.
We heard a loud boom coming from the construction site.
İnşaat alanından yüksek bir patlama sesi duyduk.
Syn:surgeexplosion
Ant:recession
boost
v
artırmak, desteklemek
The new marketing strategy helped boost sales significantly.
Yeni pazarlama stratejisi satışları önemli ölçüde artırdı.
A strong cup of coffee can boost your energy levels.
Güçlü bir fincan kahve enerji seviyenizi artırabilir.
Syn:increaseenhance
Ant:reduce
bounce
v
sekmek, zıplamak, geri dönmek
The ball bounced off the wall and hit the window.
Top duvardan sekip pencereye çarptı.
After the crisis, the economy began to bounce back gradually.
Krizden sonra ekonomi yavaş yavaş toparlanmaya başladı.
Syn:reboundspring
Ant:fall
bound
adj
muhtemel, bağlı, gitmek üzere
With that level of preparation, she is bound to succeed.
O düzeyde hazırlıkla başarıya ulaşması kaçınılmaz.
The train is bound for London and leaves at noon.
Tren Londra’ya gidiyor ve öğlen kalkıyor.
Syn:destinedcertain
Ant:unlikely
boundary
n
sınır, limit
The river forms the natural boundary between the two countries.
Nehir iki ülke arasında doğal sınır oluşturur.
It’s important to set clear boundaries in professional relationships.
Profesyonel ilişkilerde net sınırlar koymak önemlidir.
Syn:borderlimit
Ant:center
bow
v
eğilmek, selam vermek
The actor bowed to the audience after the performance.
Oyuncu gösteri sonrası seyirciyi selamlamak için eğildi.
He bowed his head in respect during the ceremony.
Törende saygı göstermek için başını eğdi.
Syn:bendincline
Ant:straighten
breach
n
ihlal, gedik, yarık
The company was fined for a serious data breach.
Şirket ciddi bir veri ihlali nedeniyle para cezası aldı.
A breach in the wall allowed water to flood in.
Duvardaki bir gedik suyun içeri dolmasına neden oldu.
Syn:violationgap
Ant:compliance
breakdown
n
arızalanma, çöküş, ayrıntılı analiz
The car broke down due to engine failure.
Araba motor arızası nedeniyle bozuldu.
The report includes a detailed breakdown of expenses.
Rapor giderlerin ayrıntılı bir dökümünü içeriyor.
Syn:collapseanalysis
Ant:stability
breakthrough
n
çığır açan gelişme, büyük ilerleme
Scientists announced a breakthrough in cancer research.
Bilim insanları kanser araştırmalarında çığır açan bir gelişme duyurdu.
The invention marked a technological breakthrough.
İcat teknolojik bir dönüm noktası oldu.
Syn:discoveryadvance
Ant:setback
breed
v
üremek, yetiştirmek, doğurmak
Farmers breed cattle for both milk and meat production.
Çiftçiler hem süt hem et üretimi için sığır yetiştirir.
Violence tends to breed more violence if not addressed.
Şiddet önlenmezse daha fazla şiddet doğurma eğilimindedir.
Syn:reproduceraise
Ant:eliminate
brick
n
tuğla
The house was built with red bricks.
Ev kırmızı tuğlalarla inşa edildi.
He hit the wall like a ton of bricks when he heard the news.
Haberi duyduğunda sanki tuğla gibi çarpmıştı (çok sert etki etti).
Syn:block
briefly
adv
kısaca, kısa süreliğine
She briefly explained the main objectives of the project.
Projenin ana hedeflerini kısaca açıkladı.
He stepped outside briefly to take a phone call.
Telefon konuşması yapmak için kısa süreliğine dışarı çıktı.
Syn:shortlymomentarily
Ant:lengthily
broadband
n
geniş bant internet
The company provides high-speed broadband to rural areas.
Şirket kırsal bölgelere yüksek hızlı geniş bant internet sağlıyor.
Broadband access is essential for online education.
Çevrim içi eğitim için geniş bant erişimi gereklidir.
broadcaster
n
yayıncı
The national broadcaster aired the interview live.
Ulusal yayıncı röportajı canlı yayınladı.
She works as a sports broadcaster.
Spor yayıncısı olarak çalışıyor.
Syn:transmitter
broadly
adv
genel olarak, büyük ölçüde
The plan was broadly supported by the public.
Plan halk tarafından genel olarak desteklendi.
Broadly speaking, the economy is improving.
Genel olarak konuşursak ekonomi iyileşiyor.
Syn:generally
Ant:specifically
browser
n
tarayıcı
Make sure your browser is updated to the latest version.
Tarayıcınızın en son sürüme güncellendiğinden emin olun.
The website works on all major browsers.
Web sitesi tüm büyük tarayıcılarda çalışır.
brutal
adj
zalim, acımasız, sert
The regime was known for its brutal treatment of opponents.
Rejim muhaliflere yönelik acımasız muamelesiyle biliniyordu.
It was a brutal winter with record-low temperatures.
Rekor düşük sıcaklıklarla sert bir kıştı.
Syn:cruelharsh
Ant:gentle
buck
n
dolar (argo), erkek geyik
The shirt costs twenty bucks.
Gömlek yirmi dolar.
A buck ran across the forest clearing.
Bir erkek geyik orman açıklığından geçti.
Syn:dollar
buddy
n
arkadaş, dost
Hey buddy, how have you been?
Hey dostum, nasılsın?
He went on the trip with his childhood buddy.
Geziye çocukluk arkadaşıyla gitti.
Syn:friend
Ant:enemy
buffer
n
tampon, ara bölge, ara bellek
The country acted as a buffer between rival states.
Ülke rakip devletler arasında tampon görevi gördü.
A memory buffer stores data temporarily.
Bellek tamponu verileri geçici olarak depolar.
Syn:cushion
bug
n
böcek, yazılım hatası
There’s a bug in the system causing random crashes.
Sistemde rastgele çökmelere neden olan bir hata var.
A small bug crawled across the table.
Küçük bir böcek masanın üzerinde süründü.
Syn:errorinsect
bulk
n
büyük kısmı, hacim
The bulk of the work has already been completed.
İşin büyük kısmı zaten tamamlandı.
Buying in bulk can reduce overall costs.
Toplu alım genel maliyeti azaltabilir.
Syn:majority
Ant:minority
burden
n
yük, sorumluluk
The financial burden became too heavy to manage.
Mali yük yönetilemeyecek kadar ağırlaştı.
She didn’t want to be a burden to her family.
Ailesine yük olmak istemiyordu.
Syn:loadresponsibility
Ant:relief
bureaucracy
n
bürokrasi
The project was delayed by excessive bureaucracy.
Aşırı bürokrasi projeyi geciktirdi.
Many businesses struggle with complex bureaucracy.
Birçok işletme karmaşık bürokrasiyle mücadele ediyor.
Syn:administration
Ant:efficiency
burial
n
gömme, defin
The burial ceremony was attended by close relatives.
Defin törenine yakın akrabalar katıldı.
Archaeologists discovered an ancient burial site.
Arkeologlar antik bir gömü alanı keşfetti.
Syn:funeral
burst
v
patlamak, aniden başlamak
The balloon burst when it touched the candle flame.
Balon mum alevine değdiğinde patladı.
She burst into laughter after hearing the joke.
Şakayı duyunca aniden kahkahaya boğuldu.
Syn:explodeerupt
Ant:contain

C

236 kelime
cabin
n
kulübe, kabin, kamara
They spent the weekend in a wooden cabin in the mountains.
Hafta sonunu dağlarda ahşap bir kulübede geçirdiler.
The pilot returned to the cabin after the announcement.
Pilot anonsun ardından kabine döndü.
Syn:hut
cabinet
n
kabine, dolap
The prime minister held a cabinet meeting.
Başbakan kabine toplantısı yaptı.
She placed the dishes in the kitchen cabinet.
Tabakları mutfak dolabına yerleştirdi.
Syn:cupboard
calculation
n
hesaplama, değerlendirme
A simple calculation shows the project will exceed budget.
Basit bir hesaplama projenin bütçeyi aşacağını gösteriyor.
His decision was based on careful calculation of risks.
Kararı risklerin dikkatli değerlendirilmesine dayanıyordu.
Syn:computation
canal
n
kanal, su yolu
The Panama Canal connects two major oceans.
Panama Kanalı iki büyük okyanusu birbirine bağlar.
Irrigation canals supply water to the fields.
Sulama kanalları tarlalara su sağlar.
Syn:waterway
candle
n
mum
She lit a candle during the power outage.
Elektrik kesintisi sırasında mum yaktı.
The room was illuminated by a single candle.
Oda tek bir mumla aydınlatıldı.
canvas
n
kanvas, tuval
The artist painted a large landscape on canvas.
Sanatçı tuvale büyük bir manzara resmi yaptı.
The tent was made of heavy canvas material.
Çadır kalın kanvas malzemeden yapılmıştı.
capability
n
kabiliyet, yetenek, kapasite
The software has the capability to process large datasets.
Yazılım büyük veri kümelerini işleme kapasitesine sahip.
She demonstrated remarkable leadership capability.
Olağanüstü liderlik yeteneği gösterdi.
Syn:abilitycapacity
Ant:inability
capitalism
n
kapitalizm
The debate centered on the future of global capitalism.
Tartışma küresel kapitalizmin geleceği üzerineydi.
Critics argue that capitalism increases inequality.
Eleştirmenler kapitalizmin eşitsizliği artırdığını savunuyor.
Syn:free market
capitalist
n
kapitalist, sermayedar
The capitalist invested heavily in new industries.
Sermayedar yeni sektörlere büyük yatırım yaptı.
He described himself as a committed capitalist.
Kendini kararlı bir kapitalist olarak tanımladı.
Syn:investor
carbon
n
karbon
Carbon emissions contribute to climate change.
Karbon salımı iklim değişikliğine katkıda bulunur.
Diamonds are made of pure carbon.
Elmaslar saf karbondan oluşur.
cargo
n
yük, kargo
The ship carried valuable cargo across the ocean.
Gemi okyanus boyunca değerli yük taşıdı.
The cargo was inspected by customs officers.
Yük gümrük memurları tarafından denetlendi.
Syn:freight
carriage
n
taşıma, vagon, at arabası
The horse-drawn carriage moved slowly down the street.
Atlı araba sokakta yavaşça ilerledi.
Air carriage of goods requires strict regulations.
Malların hava yoluyla taşınması sıkı düzenlemeler gerektirir.
Syn:transport
carve
v
oymak, keserek şekil vermek
The artist carved a statue from a block of marble.
Sanatçı mermer bloktan bir heykel oydu.
She carved her name into the tree trunk.
Adını ağacın gövdesine kazıdı.
Syn:sculpt
casino
n
kumarhane
They spent the evening at a luxurious casino.
Akşamı lüks bir kumarhanede geçirdiler.
Casinos operate under strict government regulations.
Kumarhaneler sıkı devlet düzenlemeleri altında faaliyet gösterir.
casual
adj
gayriresmi, gündelik, rahat
The office allows casual dress on Fridays.
Ofis Cuma günleri gündelik giyime izin veriyor.
It was just a casual remark, not a serious accusation.
Bu sadece gayriresmi bir yorumdu, ciddi bir suçlama değildi.
Syn:informalrelaxed
Ant:formal
casualty
n
zayiat, yaralı, kayıp
The explosion resulted in several civilian casualties.
Patlama birkaç sivil kayba neden oldu.
The first casualty of war is often the truth.
Savaşın ilk kaybı çoğu zaman gerçektir.
Syn:victim
catalogue
n
katalog
The company released a new product catalogue.
Şirket yeni bir ürün kataloğu yayımladı.
The museum’s catalogue lists every exhibit in detail.
Müzenin kataloğu her sergiyi ayrıntılı listeler.
Syn:directory
cater
v
hizmet etmek, karşılamak
The event was catered by a well-known restaurant.
Etkinliğe tanınmış bir restoran hizmet verdi.
The school must cater to students with special needs.
Okul özel ihtiyaçları olan öğrencilere hizmet etmelidir.
Syn:provideserve
Ant:ignore
cattle
n
sığır, büyükbaş hayvan
The farmer owns hundreds of cattle on his land.
Çiftçi arazisinde yüzlerce sığır besliyor.
The disease spread rapidly among the cattle population.
Hastalık sığır popülasyonu arasında hızla yayıldı.
Syn:livestock
caution
n
dikkat, tedbir, ihtiyat
You should drive with caution on icy roads.
Buzlu yollarda dikkatli sürmelisiniz.
The doctor advised caution before starting the treatment.
Doktor tedaviye başlamadan önce tedbirli olunmasını önerdi.
Syn:careprudence
Ant:recklessness
cautious
adj
ihtiyatlı, temkinli, dikkatli
Investors remain cautious about the unstable market.
Yatırımcılar istikrarsız piyasa konusunda temkinli kalıyor.
She gave a cautious reply to avoid conflict.
Çatışmadan kaçınmak için ihtiyatlı bir cevap verdi.
Syn:carefulwary
Ant:reckless
cave
n
mağara
They explored a dark cave deep in the mountains.
Dağların derinliklerinde karanlık bir mağarayı keşfettiler.
The ancient drawings inside the cave attracted archaeologists.
Mağaranın içindeki antik çizimler arkeologların ilgisini çekti.
Syn:cavern
cease
v
durmak, sona ermek, kesilmek
The company decided to cease operations due to financial losses.
Şirket mali kayıplar nedeniyle faaliyetlerini durdurmaya karar verdi.
The noise finally ceased after midnight.
Gürültü sonunda gece yarısından sonra kesildi.
Syn:stopterminate
Ant:continue
cemetery
n
mezarlık
The cemetery was silent except for the sound of wind.
Mezarlık rüzgâr sesi dışında sessizdi.
Flowers were placed on the graves in the cemetery.
Mezarlıkta mezarların üzerine çiçekler bırakıldı.
Syn:graveyard
certainty
n
kesinlik, eminlik, kesin kanaat
There is no certainty about the outcome of the negotiations.
Müzakerelerin sonucu hakkında kesinlik yok.
She spoke with complete certainty about her decision.
Kararı hakkında tam bir eminlikle konuştu.
Syn:confidenceassurance
Ant:uncertainty
certificate
n
sertifika, belge
He received a certificate for completing the training course.
Eğitim programını tamamladığı için sertifika aldı.
The birth certificate is required for official registration.
Resmi kayıt için doğum belgesi gereklidir.
Syn:document
challenging
adj
zorlayıcı, meydan okuyan
The project proved to be more challenging than expected.
Proje beklenenden daha zorlayıcı çıktı.
Teaching teenagers can be both rewarding and challenging.
Gençlere öğretmek hem ödüllendirici hem de zorlayıcı olabilir.
Syn:difficultdemanding
Ant:easy
chamber
n
oda, salon, meclis
The senate chamber was filled with lawmakers.
Senato salonu milletvekilleriyle doluydu.
The air was trapped inside a sealed chamber.
Hava kapalı bir odanın içinde sıkışmıştı.
Syn:roomhall
championship
n
şampiyona, şampiyonluk
The team won the national championship last year.
Takım geçen yıl ulusal şampiyonluğu kazandı.
She trained for months to compete in the championship.
Şampiyonada yarışmak için aylarca antrenman yaptı.
Syn:tournament
chaos
n
kaos, kargaşa, düzensizlik
The sudden announcement caused chaos in the office.
Ani duyuru ofiste kargaşaya yol açtı.
Traffic chaos followed the heavy snowfall.
Yoğun kar yağışı trafik kaosuna neden oldu.
Syn:disorder
Ant:order
characterize
v
karakterize etmek, tanımlamak, özellik göstermek
The author uses humor to characterize the main figure.
Yazar ana karakteri tanımlamak için mizah kullanıyor.
High unemployment continues to characterize the region.
Yüksek işsizlik bölgeyi tanımlamaya devam ediyor.
Syn:describedefine
Ant:misrepresent
charm
n
çekicilik, büyü, etki
Her natural charm impressed everyone at the event.
Doğal çekiciliği etkinlikte herkesi etkiledi.
The old town has a unique historical charm.
Eski kasabanın kendine özgü tarihi bir cazibesi var.
Syn:appealattraction
charming
adj
çekici, hoş, sevimli
He gave a charming smile that eased the tension.
Gerginliği azaltan çekici bir gülümseme verdi.
The village is small but extremely charming.
Köy küçük ama son derece sevimli.
Syn:delighfulattractive
Ant:unpleasant
charter
n
tüzük, kiralama sözleşmesi, imtiyaz belgesi
The organization operates under an official charter.
Kurum resmi bir tüzük altında faaliyet gösteriyor.
They signed a charter to rent a private jet.
Özel jet kiralamak için sözleşme imzaladılar.
Syn:licensecontract
chase
v
kovalamak, takip etmek
The dog chased the cat around the garden.
Köpek kediyi bahçede kovaladı.
Many young professionals chase career success relentlessly.
Birçok genç profesyonel kariyer başarısını amansızca takip eder.
Syn:pursuefollow
Ant:avoid
cheek
n
yanak
She kissed him gently on the cheek.
Yanağından nazikçe öptü.
His cheeks turned red from embarrassment.
Utançtan yanakları kızardı.
cheer
v
tezahürat yapmak, neşelendirmek
Fans cheered loudly when the team scored.
Takım gol attığında taraftarlar yüksek sesle tezahürat yaptı.
She tried to cheer him up after the bad news.
Kötü haberden sonra onu neşelendirmeye çalıştı.
Syn:encourageapplaud
Ant:discourage
choir
n
koro
The church choir performed beautifully during the ceremony.
Kilise korosu tören sırasında harika performans sergiledi.
She joined the school choir at a young age.
Küçük yaşta okul korosuna katıldı.
Syn:chorus
chop
v
doğramak, kesmek
He chopped vegetables for the soup.
Çorba için sebzeleri doğradı.
The company plans to chop unnecessary expenses.
Şirket gereksiz harcamaları kesmeyi planlıyor.
Syn:cutslice
chronic
adj
kronik, sürekli
The patient suffers from chronic back pain.
Hasta kronik sırt ağrısı çekiyor.
Chronic stress can lead to serious health problems.
Sürekli stres ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir.
Syn:persistentlong-term
Ant:temporary
chunk
n
parça, iri parça
A large chunk of ice fell from the roof.
Çatıdan büyük bir buz parçası düştü.
She saved a chunk of her salary each month.
Maaşının büyük bir kısmını her ay biriktirdi.
Syn:pieceportion
circuit
n
devre, tur, yol
A short circuit caused the power outage.
Kısa devre elektrik kesintisine neden oldu.
The athlete completed the racing circuit twice.
Sporcu yarış pistini iki kez tamamladı.
Syn:loopnetwork
circulate
v
dolaşmak, yayılmak, dağıtmak
Blood circulates throughout the body.
Kan vücut boyunca dolaşır.
Rumors began to circulate on social media.
Sosyal medyada söylentiler yayılmaya başladı.
Syn:spreadflow
Ant:stop
circulation
n
dolaşım, sirkülasyon, tiraj
The newspaper has a daily circulation of 50,000 copies.
Gazetenin günlük tirajı 50.000 kopyadır.
Poor circulation can cause numbness in the hands.
Zayıf kan dolaşımı ellerde uyuşmaya neden olabilir.
Syn:distribution
citizenship
n
vatandaşlık
She applied for dual citizenship.
Çifte vatandaşlık için başvurdu.
Citizenship grants certain legal rights and responsibilities.
Vatandaşlık belirli yasal hak ve sorumluluklar verir.
Syn:nationality
civic
adj
yurttaşlıkla ilgili, kamusal
Civic engagement strengthens democracy.
Yurttaşlık katılımı demokrasiyi güçlendirir.
The city organized civic events for the community.
Şehir topluluk için kamusal etkinlikler düzenledi.
Syn:publicmunicipal
civilian
n
sivil
The attack resulted in civilian casualties.
Saldırı sivil kayıplara yol açtı.
Civilians were evacuated from the conflict zone.
Siviller çatışma bölgesinden tahliye edildi.
Syn:non-military
Ant:soldier
civilization
n
medeniyet, uygarlık
Ancient Egyptian civilization made remarkable advances.
Antik Mısır medeniyeti dikkat çekici ilerlemeler kaydetti.
Civilization depends on cooperation and shared values.
Medeniyet iş birliği ve ortak değerlere dayanır.
Syn:culturesociety
Ant:barbarism
clarify
v
açıklığa kavuşturmak, netleştirmek
Could you clarify your last statement?
Son ifadenizi netleştirebilir misiniz?
The manager clarified the new policy during the meeting.
Yönetici toplantıda yeni politikayı açıklığa kavuşturdu.
Syn:explainclear up
Ant:confuse
clarity
n
netlik, açıklık
The report lacks clarity in several sections.
Raporun bazı bölümlerinde netlik eksik.
She spoke with remarkable clarity and confidence.
Olağanüstü bir açıklık ve özgüvenle konuştu.
Syn:precisiontransparency
Ant:confusion
clash
n
çatışma, çarpışma
A violent clash broke out between protesters and police.
Protestocular ile polis arasında şiddetli bir çatışma çıktı.
Their opinions often clash during debates.
Tartışmalar sırasında görüşleri sık sık çatışır.
Syn:conflict
Ant:harmony
classification
n
sınıflandırma
The classification of species helps scientists study evolution.
Türlerin sınıflandırılması bilim insanlarının evrimi incelemesine yardımcı olur.
The data classification system ensures security.
Veri sınıflandırma sistemi güvenliği sağlar.
Syn:categorization
classify
v
sınıflandırmak, kategoriye ayırmak
The documents were classified as confidential.
Belgeler gizli olarak sınıflandırıldı.
Scientists classify plants according to their characteristics.
Bilim insanları bitkileri özelliklerine göre sınıflandırır.
Syn:categorize
cleaning
n
temizlik, temizleme
The house needs a thorough cleaning.
Ev kapsamlı bir temizlik gerektiriyor.
Spring cleaning is a common tradition.
Bahar temizliği yaygın bir gelenektir.
clerk
n
memur, tezgahtar
The clerk processed the paperwork efficiently.
Memur evrakları verimli şekilde işledi.
She works as a sales clerk in a department store.
Büyük mağazada satış görevlisi olarak çalışıyor.
Syn:assistant
cliff
n
uçurum, kayalık
The hikers stood at the edge of the cliff.
Yürüyüşçüler uçurumun kenarında durdu.
Waves crashed against the steep cliff.
Dalgalar dik kayalığa çarptı.
Syn:precipice
cling
v
sıkıca tutunmak, yapışmak
The child clung to his mother in fear.
Çocuk korkuyla annesine sıkıca tutundu.
Wet clothes clung to her skin.
Islak kıyafetler tenine yapıştı.
Syn:hold onstick
Ant:release
clinic
n
klinik
The patient was treated at a local clinic.
Hasta yerel bir klinikte tedavi edildi.
The clinic specializes in dental care.
Klinik diş bakımı konusunda uzmanlaşmıştır.
Syn:medical center
clinical
adj
klinik, soğukkanlı, tıbbi
The trial showed positive clinical results.
Deneme olumlu klinik sonuçlar gösterdi.
He maintained a clinical tone during the discussion.
Tartışma sırasında soğukkanlı bir ton korudu.
Syn:medicaldetached
Ant:emotional
clip
n
klips, kısa video, kesit
She secured the papers with a metal clip.
Belgeleri metal bir klipsle sabitledi.
The news clip went viral online.
Haber kesiti çevrim içi viral oldu.
Syn:clampsegment
closure
n
kapanış, kapatma, duygusal kapanış
The factory’s closure affected hundreds of workers.
Fabrikanın kapanması yüzlerce işçiyi etkiledi.
She sought closure after the end of the relationship.
İlişkinin bitiminden sonra duygusal kapanış aradı.
Syn:shutdown
cluster
n
küme, yığın
A cluster of stars was visible in the night sky.
Gece gökyüzünde bir yıldız kümesi görünüyordu.
Cases appeared in clusters across the region.
Vakalar bölgede kümeler halinde ortaya çıktı.
Syn:groupcollection
Ant:scatter
coalition
n
koalisyon, ittifak
Several parties formed a coalition government.
Birkaç parti koalisyon hükümeti kurdu.
Environmental groups created a coalition to fight pollution.
Çevre grupları kirlilikle mücadele için bir ittifak oluşturdu.
Syn:alliance
Ant:opposition
coastal
adj
kıyı ile ilgili, sahile ait
Coastal cities are vulnerable to rising sea levels.
Kıyı şehirleri yükselen deniz seviyelerine karşı hassastır.
The storm caused severe damage in coastal areas.
Fırtına kıyı bölgelerinde ciddi hasara yol açtı.
Syn:seaside
Ant:inland
cocktail
n
kokteyl, karışım
She ordered a cocktail at the bar.
Barda bir kokteyl sipariş etti.
The policy is a cocktail of economic and political ideas.
Politika ekonomik ve siyasi fikirlerin bir karışımıdır.
Syn:drinkmixture
cognitive
adj
bilişsel, zihinsel
Cognitive skills develop rapidly in early childhood.
Bilişsel beceriler erken çocuklukta hızla gelişir.
The illness affected his cognitive abilities.
Hastalık zihinsel yeteneklerini etkiledi.
Syn:mental
coherent
adj
tutarlı, mantıklı, bağlantılı
She gave a coherent explanation with clear steps.
Açık adımlarla tutarlı bir açıklama yaptı.
A coherent plan makes teamwork easier.
Tutarlı bir plan ekip çalışmasını kolaylaştırır.
Syn:logicalconsistent
Ant:incoherent
cohesion
n
uyum, bağlılık, bütünlük
Team cohesion improved after they solved problems together.
Birlikte sorun çözdükten sonra ekip uyumu arttı.
Social cohesion helps a country stay strong in difficult periods.
Toplumsal uyum zor dönemlerde bir ülkenin güçlü kalmasına yardım eder.
Syn:unitysolidarity
Ant:division
coincide
v
çakışmak, aynı zamana denk gelmek
The festival coincides with the national holiday.
Festival ulusal bayramla aynı zamana denk geliyor.
Their arrival coincided with the announcement.
Gelişleri duyuruyla çakıştı.
Syn:overlap
Ant:differ
coincidence
n
tesadüf
It was a strange coincidence that they met again in another city.
Başka bir şehirde tekrar karşılaşmaları tuhaf bir tesadüftü.
By coincidence, we chose the same restaurant.
Tesadüfen aynı restoranı seçtik.
Syn:chance
Ant:accident
collaborate
v
iş birliği yapmak, ortak çalışmak
Researchers from different countries collaborated on the vaccine project.
Farklı ülkelerden araştırmacılar aşı projesinde iş birliği yaptı.
The two companies decided to collaborate to expand into new markets.
İki şirket yeni pazarlara açılmak için ortak çalışma kararı aldı.
Syn:cooperateteam up
Ant:compete
collaboration
n
iş birliği, ortaklık
The project is the result of close collaboration between universities.
Proje üniversiteler arasındaki yakın iş birliğinin sonucudur.
Successful collaboration requires trust and clear communication.
Başarılı iş birliği güven ve net iletişim gerektirir.
Syn:cooperation
Ant:partnership
collective
adj
kolektif, ortak
The decision was made through collective agreement.
Karar ortak bir anlaşmayla alındı.
Climate change demands collective action from all nations.
İklim değişikliği tüm uluslardan kolektif eylem gerektirir.
Syn:jointshared
Ant:individual
collector
n
koleksiyoncu
A stamp collector offered a high price for the rare piece.
Bir pul koleksiyoncusu nadir parça için yüksek fiyat teklif etti.
The tax collector visited the village regularly.
Vergi tahsildarı köyü düzenli olarak ziyaret etti.
Syn:gatherer
collision
n
çarpışma, çatışma
The collision between the two cars blocked the highway.
İki arabanın çarpışması otoyolu kapattı.
The debate led to a collision of opposing ideas.
Tartışma zıt fikirlerin çatışmasına yol açtı.
Syn:crashimpact
Ant:avoidance
colonial
adj
sömürge ile ilgili, kolonyal
The country still bears the influence of its colonial past.
Ülke hâlâ sömürge geçmişinin etkisini taşıyor.
Colonial architecture remains visible in the old town.
Eski şehirde kolonyal mimari hâlâ görülüyor.
Syn:imperial
Ant:independent
colony
n
koloni, sömürge
The island was once a British colony.
Ada bir zamanlar İngiliz sömürgesiydi.
A colony of ants built a nest near the house.
Bir karınca kolonisi evin yakınında yuva yaptı.
Syn:settlement
colourful
adj
renkli, canlı, ilginç
The market was filled with colourful fabrics and spices.
Pazar renkli kumaşlar ve baharatlarla doluydu.
He gave a colourful description of his adventures.
Maceralarını canlı bir şekilde anlattı.
Syn:vividbright
Ant:dull
columnist
n
köşe yazarı
The columnist wrote about social issues every Sunday.
Köşe yazarı her pazar sosyal konular hakkında yazdı.
She is a well-known political columnist.
Tanınmış bir siyasi köşe yazarıdır.
Syn:writer
combat
v
mücadele etmek, savaşmak
The government is working to combat unemployment.
Hükümet işsizlikle mücadele etmek için çalışıyor.
Soldiers were trained to combat enemy forces.
Askerler düşman kuvvetleriyle savaşmak üzere eğitildi.
Syn:fightoppose
Ant:surrender
comic
n
çizgi roman, komedyen
He bought a vintage comic at the fair.
Fuarda eski bir çizgi roman satın aldı.
The comic made the audience laugh throughout the show.
Komedyen gösteri boyunca seyirciyi güldürdü.
commander
n
komutan
The commander gave the order to advance.
Komutan ilerleme emri verdi.
She served as the naval commander for five years.
Beş yıl boyunca deniz komutanı olarak görev yaptı.
Syn:leader
commence
v
başlamak, başlatmak
The ceremony will commence at noon.
Tören öğlen başlayacak.
Construction is set to commence next month.
İnşaatın gelecek ay başlaması planlanıyor.
Syn:begininitiate
Ant:finish
commentary
n
yorum, açıklama
The match was accompanied by live commentary.
Maç canlı yorum eşliğinde yayınlandı.
His commentary on the issue was insightful.
Konuya ilişkin yorumu derinlikliydi.
Syn:analysis
commentator
n
yorumcu, spiker
The commentator described the game with excitement.
Yorumcu maçı heyecanla anlattı.
Political commentators discussed the election results.
Siyasi yorumcular seçim sonuçlarını tartıştı.
Syn:analyst
commerce
n
ticaret, alışveriş
E-commerce has transformed global commerce.
E-ticaret küresel ticareti dönüştürdü.
The city became a center of trade and commerce.
Şehir ticaret ve alışveriş merkezi haline geldi.
Syn:trade
commissioner
n
komiser, yetkili
The commissioner announced new regulations.
Komiser yeni düzenlemeleri açıkladı.
A police commissioner led the investigation.
Polis komiseri soruşturmayı yönetti.
Syn:official
commodity
n
emtia, ticari mal, ürün
Oil is a highly traded commodity worldwide.
Petrol dünya çapında yoğun ticareti yapılan bir emtiadır.
Basic food commodities became more expensive.
Temel gıda ürünleri daha pahalı hale geldi.
Syn:goods
Ant:product
communist
n
komünist
He identified himself as a communist in his youth.
Gençliğinde kendini komünist olarak tanımladı.
The party followed communist principles.
Parti komünist prensipleri benimsedi.
companion
n
yoldaş, arkadaş, eş
The dog was his loyal companion for years.
Köpek yıllarca onun sadık yoldaşıydı.
She traveled with a close companion.
Yakın bir arkadaşıyla seyahat etti.
Syn:friendpartner
comparable
adj
karşılaştırılabilir
The two products are comparable in price and quality.
İki ürün fiyat ve kalite açısından karşılaştırılabilir.
Her performance was comparable to that of a professional.
Performansı bir profesyonelinkiyle kıyaslanabilirdi.
Syn:similar
Ant:different
comparative
adj
karşılaştırmalı
The study provides a comparative analysis of both systems.
Çalışma her iki sistemin karşılaştırmalı analizini sunuyor.
Comparative research reveals key differences.
Karşılaştırmalı araştırma temel farkları ortaya koyar.
Syn:relative
compassion
n
şefkat, merhamet
The nurse treated patients with compassion.
Hemşire hastalara şefkatle yaklaştı.
Compassion for others strengthens social bonds.
Başkalarına merhamet sosyal bağları güçlendirir.
Syn:empathykindness
Ant:cruelty
compel
v
zorlamak, mecbur bırakmak
The evidence compelled him to confess.
Kanıtlar onu itiraf etmeye zorladı.
Economic hardship compelled many to migrate.
Ekonomik zorluk birçok kişiyi göç etmeye mecbur bıraktı.
Syn:force
Ant:discourage
compelling
adj
ikna edici, etkileyici
The lawyer presented compelling arguments.
Avukat ikna edici argümanlar sundu.
The documentary told a compelling story.
Belgesel etkileyici bir hikâye anlattı.
Syn:persuasiveconvincing
Ant:unconvincing
compensate
v
telafi etmek, tazmin etmek
The company agreed to compensate the victims.
Şirket mağdurları tazmin etmeyi kabul etti.
He worked extra hours to compensate for lost time.
Kaybedilen zamanı telafi etmek için fazla mesai yaptı.
Syn:reimburseoffset
Ant:deprive
compensation
n
tazminat, telafi
Workers demanded compensation for injuries.
İşçiler yaralanmalar için tazminat talep etti.
Financial compensation was offered after the accident.
Kazadan sonra maddi tazminat teklif edildi.
Syn:reimbursement
competence
n
yeterlilik, ehliyet
Professional competence is essential in medicine.
Mesleki yeterlilik tıpta hayati önemdedir.
He demonstrated competence in crisis management.
Kriz yönetiminde yetkinlik gösterdi.
Syn:abilityskill
Ant:incompetence
competent
adj
yetkin, ehil, becerikli
She is a competent engineer with years of experience.
Yılların deneyimine sahip yetkin bir mühendistir.
The team proved competent under pressure.
Ekip baskı altında yetkinliğini kanıtladı.
Syn:capablequalified
Ant:incompetent
compile
v
derlemek, toplamak
She compiled a report from various sources.
Çeşitli kaynaklardan bir rapor derledi.
The programmer compiled the code successfully.
Programcı kodu başarıyla derledi.
Syn:assemblecollect
complement
v
tamamlamak, uyum sağlamak
The wine complements the flavor of the dish.
Şarap yemeğin lezzetini tamamlıyor.
His skills complement those of his partner.
Onun becerileri ortağınınkini tamamlıyor.
Syn:completeenhance
Ant:conflict
completion
n
tamamlanma, bitirme
The project reached completion ahead of schedule.
Proje planlanandan önce tamamlandı.
Upon completion of the course, students receive a diploma.
Kursun tamamlanmasının ardından öğrenciler diploma alır.
Syn:finishconclusion
Ant:start
complexity
n
karmaşıklık, karışıklık
The complexity of the issue requires careful analysis.
Konunun karmaşıklığı dikkatli analiz gerektirir.
The system’s complexity makes maintenance difficult.
Sistemin karmaşıklığı bakımı zorlaştırıyor.
Syn:complication
Ant:simplicity
compliance
n
uyum, riayet
The company ensures compliance with international laws.
Şirket uluslararası yasalara uyumu sağlıyor.
Compliance with safety standards is mandatory.
Güvenlik standartlarına uyum zorunludur.
Syn:adherence
Ant:violation
complication
n
komplikasyon, karmaşa
The surgery was successful with no complications.
Ameliyat komplikasyonsuz başarılı geçti.
A legal complication delayed the agreement.
Hukuki bir komplikasyon anlaşmayı geciktirdi.
Syn:problemdifficulty
Ant:solution
comply
v
uymak, itaat etmek
All employees must comply with company policies.
Tüm çalışanlar şirket politikalarına uymalıdır.
He refused to comply with the order.
Emre uymayı reddetti.
Syn:obeyconform
Ant:resist
compose
v
bestelemek, oluşturmak, yazmak
Mozart composed symphonies at a young age.
Mozart genç yaşta senfoniler besteledi.
The committee is composed of five members.
Komite beş üyeden oluşuyor.
Syn:createconstitute
Ant:destroy
composer
n
besteci
The composer premiered his latest symphony.
Besteci son senfonisinin ilk gösterimini yaptı.
She is a talented film composer.
Yetenekli bir film bestecisidir.
Syn:musician
composition
n
kompozisyon, bileşim
The composition of the soil affects crop growth.
Toprağın bileşimi ürün büyümesini etkiler.
Students were asked to write a short composition.
Öğrencilerden kısa bir kompozisyon yazmaları istendi.
Syn:structureessay
compound
n
bileşik, yerleşke
The drug is a chemical compound.
İlaç kimyasal bir bileşiktir.
The embassy is located within a secure compound.
Büyükelçilik güvenli bir yerleşke içinde bulunuyor.
Syn:mixturecomplex
comprehensive
adj
kapsamlı, ayrıntılı
The report provides a comprehensive overview of the issue.
Rapor konuya kapsamlı bir genel bakış sunuyor.
They conducted a comprehensive review of policies.
Politikaların kapsamlı bir incelemesini yaptılar.
Syn:thoroughcomplete
Ant:partial
comprise
v
oluşmak, içermek
The committee comprises experts from various fields.
Komite çeşitli alanlardan uzmanlardan oluşur.
Women comprise over half of the workforce.
Kadınlar iş gücünün yarısından fazlasını oluşturur.
Syn:consist of
Ant:exclude
compromise
n
uzlaşma, taviz
Both sides reached a compromise after lengthy talks.
Uzun görüşmelerden sonra her iki taraf uzlaştı.
Compromise is often necessary in politics.
Siyasette uzlaşma çoğu zaman gereklidir.
Syn:settlement
Ant:standoff
compulsory
adj
zorunlu, mecburi
Education is compulsory for children under 16.
16 yaş altındaki çocuklar için eğitim zorunludur.
Attendance at the meeting was compulsory.
Toplantıya katılım mecburiydi.
Syn:mandatoryrequired
Ant:optional
compute
v
hesaplamak, işlemek
The system can compute complex equations instantly.
Sistem karmaşık denklemleri anında hesaplayabilir.
Scientists compute data to analyze patterns.
Bilim insanları kalıpları analiz etmek için verileri işler.
Syn:calculateprocess
Ant:guess
conceal
v
gizlemek, saklamak
He tried to conceal his disappointment.
Hayal kırıklığını gizlemeye çalıştı.
The document concealed important information.
Belge önemli bilgileri sakladı.
Syn:hidecover
Ant:reveal
concede
v
kabul etmek, teslim olmak
He conceded defeat after the final round.
Son turdan sonra yenilgiyi kabul etti.
The government conceded that reforms were necessary.
Hükümet reformların gerekli olduğunu kabul etti.
Syn:admityield
Ant:deny
conceive
v
tasarlamak, aklında canlandırmak, hamile kalmak
She conceived the idea during a late-night discussion.
Fikri gece geç saatlerdeki bir tartışmada tasarladı.
They struggled to conceive a child for years.
Yıllarca çocuk sahibi olmakta zorlandılar.
Syn:designimagine
conception
n
konsept, anlayış, gebelik
The original conception of the project was ambitious.
Projenin ilk konsepti iddialıydı.
Her conception of justice differs from his.
Onun adalet anlayışı onunkinden farklıdır.
Syn:conceptidea
concession
n
taviz, imtiyaz
The union made a concession during negotiations.
Sendika müzakereler sırasında taviz verdi.
The company granted tax concessions to investors.
Şirket yatırımcılara vergi imtiyazları sağladı.
Syn:compromise
Ant:refusal
concise
adj
kısa ve öz, özlü, net
A concise summary saves time and reduces mistakes.
Kısa ve öz bir özet zaman kazandırır ve hataları azaltır.
His answer was concise but complete.
Cevabı kısa ama tamdı.
Syn:briefsuccinct
Ant:wordy
concrete
adj
somut, beton
The report needs concrete evidence rather than vague claims.
Raporun belirsiz iddialar yerine somut kanıtlara ihtiyacı var.
The bridge is made of reinforced concrete.
Köprü güçlendirilmiş betondan yapılmıştır.
Syn:tangiblesolid
Ant:abstract
condemn
v
kınamak, mahkûm etmek, lanetlemek
Leaders condemned the attack as a violation of international law.
Liderler saldırıyı uluslararası hukukun ihlali olarak kınadı.
The court condemned him to five years in prison.
Mahkeme onu beş yıl hapse mahkûm etti.
Syn:denouncecriticize
Ant:praise
confer
v
görüşmek, vermek (resmi)
The committee will confer before announcing the decision.
Komite kararı açıklamadan önce görüşecek.
The university conferred an honorary degree upon her.
Üniversite ona fahri derece verdi.
Syn:consultgrant
confess
v
itiraf etmek
He finally confessed to making the mistake.
Sonunda hatayı yaptığını itiraf etti.
Under pressure, she confessed her involvement in the scheme.
Baskı altında planla ilgisini itiraf etti.
Syn:admitacknowledge
Ant:deny
confession
n
itiraf
His confession changed the course of the trial.
Onun itirafı davanın seyrini değiştirdi.
The police recorded a detailed confession.
Polis ayrıntılı bir itiraf kaydetti.
Syn:admission
Ant:denial
configuration
n
yapılandırma, düzen
The system configuration must be updated regularly.
Sistem yapılandırması düzenli olarak güncellenmelidir.
Different seating configurations were tested in the hall.
Salonda farklı oturma düzenleri test edildi.
Syn:setup
Ant:arrangement
confine
v
sınırlandırmak, hapsetmek
The disease was confined to a small rural area.
Hastalık küçük bir kırsal alanla sınırlıydı.
He was confined to his room for the weekend.
Hafta sonu odasına kapatıldı.
Syn:restrictlimit
Ant:release
confirmation
n
doğrulama, onay
Please wait for email confirmation of your booking.
Lütfen rezervasyonunuzun e-posta onayını bekleyin.
The test results provided confirmation of the diagnosis.
Test sonuçları teşhisi doğruladı.
Syn:verification
Ant:refusal
confront
v
yüzleşmek, karşı karşıya gelmek
She had to confront her fears to move forward.
İlerlemek için korkularıyla yüzleşmek zorundaydı.
The manager confronted the employee about the complaint.
Yönetici şikâyet hakkında çalışanla yüzleşti.
Syn:facechallenge
Ant:avoid
confrontation
n
çatışma, yüzleşme
A heated confrontation broke out during the meeting.
Toplantı sırasında hararetli bir çatışma çıktı.
The policy may lead to confrontation between groups.
Politika gruplar arasında çatışmaya yol açabilir.
Syn:conflict
Ant:harmony
confusion
n
karışıklık, şaşkınlık
The sudden change caused confusion among employees.
Ani değişiklik çalışanlar arasında karışıklık yarattı.
There was confusion about the new schedule.
Yeni program hakkında karışıklık vardı.
Syn:uncertainty
Ant:clarity
congratulate
v
tebrik etmek
I congratulate you on your remarkable achievement.
Olağanüstü başarın için seni tebrik ederim.
They congratulated her for winning the award.
Ödülü kazandığı için onu tebrik ettiler.
Syn:praiseapplaud
Ant:criticize
congregation
n
cemaat, topluluk
The congregation gathered for the Sunday service.
Cemaat pazar ayini için toplandı.
The priest addressed the congregation warmly.
Rahip cemaate sıcak bir şekilde hitap etti.
Syn:assembly
congressional
adj
kongre ile ilgili
The bill requires congressional approval.
Yasa tasarısı kongre onayı gerektirir.
Congressional hearings were broadcast live.
Kongre oturumları canlı yayınlandı.
Syn:legislative
conquer
v
fethetmek, üstesinden gelmek
The empire sought to conquer neighboring territories.
İmparatorluk komşu toprakları fethetmeye çalıştı.
She worked hard to conquer her fear of public speaking.
Topluluk önünde konuşma korkusunu yenmek için çok çalıştı.
Syn:overcomedefeat
Ant:surrender
conscience
n
vicdan
He acted according to his conscience.
Vicdanına göre hareket etti.
Her conscience would not allow her to lie.
Vicdanı yalan söylemesine izin vermedi.
Syn:morality
consciousness
n
bilinç, farkındalık
The patient regained consciousness after the surgery.
Hasta ameliyattan sonra bilincini geri kazandı.
The film raises public consciousness about poverty.
Film yoksulluk konusunda toplumsal bilinç oluşturuyor.
Syn:awareness
Ant:unconsciousness
consecutive
adj
art arda, ardışık
She won three consecutive championships.
Art arda üç şampiyonluk kazandı.
The company reported losses for five consecutive quarters.
Şirket beş çeyrek üst üste zarar bildirdi.
Syn:successive
consensus
n
uzlaşı, fikir birliği
The committee reached a consensus after long discussions.
Uzun tartışmalardan sonra komite fikir birliğine vardı.
There is no scientific consensus on the issue yet.
Konu hakkında henüz bilimsel bir uzlaşı yok.
Syn:agreement
Ant:disagreement
consent
n
onay, rıza
Parental consent is required for minors.
Reşit olmayanlar için ebeveyn onayı gerekir.
She gave her consent to the proposal.
Teklife onay verdi.
Syn:approval
Ant:refusal
consequently
adv
sonuç olarak, bu nedenle
The company expanded rapidly and consequently increased profits.
Şirket hızla büyüdü ve sonuç olarak kârını artırdı.
He missed the deadline and consequently lost the contract.
Son tarihi kaçırdı ve bu nedenle sözleşmeyi kaybetti.
Syn:thereforethus
conservation
n
koruma
The conservation of wildlife is a global priority.
Yaban hayatının korunması küresel bir önceliktir.
Energy conservation reduces environmental impact.
Enerji tasarrufu çevresel etkiyi azaltır.
Syn:preservation
conserve
v
korumak, tasarruf etmek
We must conserve natural resources for future generations.
Gelecek nesiller için doğal kaynakları korumalıyız.
The device is designed to conserve energy.
Cihaz enerji tasarrufu yapmak için tasarlanmıştır.
Syn:preserve
Ant:waste
considerable
adj
önemli ölçüde, hatırı sayılır
The project required considerable investment.
Proje hatırı sayılır yatırım gerektirdi.
She has considerable experience in the field.
Alanda önemli ölçüde deneyime sahip.
Syn:significantsubstantial
Ant:minor
considerably
adv
önemli ölçüde, kayda değer şekilde
The situation has improved considerably.
Durum önemli ölçüde iyileşti.
Prices have risen considerably this year.
Fiyatlar bu yıl kayda değer şekilde arttı.
Syn:significantly
consistency
n
tutarlılık, istikrar
The brand is known for the consistency of its products.
Marka ürünlerinin tutarlılığıyla bilinir.
Consistency in training leads to better results.
Antrenmanda istikrar daha iyi sonuçlar getirir.
Syn:stability
Ant:inconsistency
consistently
adv
tutarlı şekilde, istikrarlı olarak
She consistently performs at a high level.
Sürekli yüksek performans gösteriyor.
The policy has been consistently applied.
Politika istikrarlı şekilde uygulandı.
Syn:steadily
consolidate
v
güçlendirmek, birleştirmek
The company consolidated its offices into one location.
Şirket ofislerini tek bir yerde birleştirdi.
He consolidated his position after the promotion.
Terfiden sonra konumunu güçlendirdi.
Syn:strengthenmerge
Ant:weaken
conspiracy
n
komplo
The investigation uncovered a political conspiracy.
Soruşturma siyasi bir komployu ortaya çıkardı.
He was accused of participating in a conspiracy.
Bir komploya katılmakla suçlandı.
Syn:plot
constituency
n
seçim bölgesi, seçmen kitlesi
The senator met with her constituency.
Senatör seçim bölgesindeki seçmenlerle görüştü.
The policy appealed to a broad constituency.
Politika geniş bir seçmen kitlesine hitap etti.
Syn:electorate
constitute
v
oluşturmak, teşkil etmek
Women constitute nearly half of the workforce.
Kadınlar iş gücünün neredeyse yarısını oluşturur.
These actions constitute a breach of contract.
Bu eylemler sözleşme ihlali teşkil eder.
Syn:formmake up
Ant:exclude
constitution
n
anayasa
The constitution guarantees freedom of speech.
Anayasa ifade özgürlüğünü güvence altına alır.
The committee proposed amendments to the constitution.
Komite anayasada değişiklik önerdi.
Syn:charter
constitutional
adj
anayasal, yasal
The court ruled that the law was constitutional.
Mahkeme yasanın anayasal olduğuna karar verdi.
Citizens have constitutional rights.
Vatandaşların anayasal hakları vardır.
Syn:legal
Ant:unlawful
constraint
n
kısıtlama, engel
Budget constraints limited the project’s scope.
Bütçe kısıtlamaları projenin kapsamını sınırladı.
Time constraints forced them to act quickly.
Zaman kısıtlamaları onları hızlı hareket etmeye zorladı.
Syn:limitation
Ant:freedom
consult
v
danışmak, görüşmek
You should consult a doctor before taking the medication.
İlacı almadan önce doktora danışmalısınız.
The manager consulted the team before making a decision.
Yönetici karar vermeden önce ekibe danıştı.
Syn:seek advice
Ant:ignore
consultant
n
danışman
The company hired a financial consultant.
Şirket bir finans danışmanı işe aldı.
She works as a management consultant.
Yönetim danışmanı olarak çalışıyor.
Syn:adviser
consultation
n
istişare, danışma
The decision was made after public consultation.
Karar kamu istişaresinden sonra alındı.
He scheduled a consultation with his lawyer.
Avukatıyla bir danışma randevusu ayarladı.
Syn:discussion
consumption
n
tüketim
The consumption of fossil fuels contributes to pollution.
Fosil yakıt tüketimi kirliliğe katkıda bulunur.
Alcohol consumption should be moderate.
Alkol tüketimi ölçülü olmalıdır.
Syn:useintake
Ant:production
contemplate
v
düşünmek, göz önünde bulundurmak
She contemplated moving abroad for better opportunities.
Daha iyi fırsatlar için yurt dışına taşınmayı düşündü.
He sat quietly, contemplating his future.
Geleceğini düşünerek sessizce oturdu.
Syn:considerreflect
Ant:ignore
contempt
n
hor görme, aşağılama
He looked at the decision with contempt.
Karara küçümseyerek baktı.
The court charged him with contempt of court.
Mahkeme onu mahkemeye saygısızlıkla suçladı.
Syn:disdain
Ant:respect
contend
v
iddia etmek, mücadele etmek
The lawyer contended that the evidence was insufficient.
Avukat kanıtın yetersiz olduğunu iddia etti.
Athletes contend for the gold medal.
Sporcular altın madalya için mücadele eder.
Syn:arguecompete
Ant:yield
contender
n
rakip, iddialı aday
She is a strong contender for the presidency.
Başkanlık için güçlü bir adaydır.
The boxer emerged as a top contender.
Boksör güçlü bir rakip olarak ortaya çıktı.
Syn:candidate
content
n
içerik, memnuniyet
The website provides high-quality educational content.
Web sitesi yüksek kaliteli eğitsel içerik sunuyor.
She felt content with her simple life.
Sade hayatından memnun hissediyordu.
Syn:materialsatisfaction
Ant:dissatisfaction
contention
n
çekişme, iddia
The issue remains a point of contention between the parties.
Konu taraflar arasında hâlâ çekişme konusu.
His contention was supported by evidence.
İddiası kanıtlarla desteklendi.
Syn:disputeargument
Ant:agreement
continually
adv
sürekli, devamlı olarak
The system is continually updated for security.
Sistem güvenlik için sürekli güncelleniyor.
She continually strives for improvement.
Sürekli gelişim için çaba gösteriyor.
Syn:constantly
contractor
n
müteahhit, yüklenici
The contractor completed the building on time.
Müteahhit binayı zamanında tamamladı.
They hired a contractor to renovate the house.
Evi yenilemek için bir yüklenici tuttular.
Syn:builder
contradiction
n
çelişki, zıtlık
His statement was in direct contradiction to earlier reports.
Onun ifadesi önceki raporlarla doğrudan çelişiyordu.
There is a clear contradiction in the data.
Verilerde açık bir çelişki var.
Syn:conflictinconsistency
Ant:agreement
contrary
adj
zıt, aksi
The results were contrary to expectations.
Sonuçlar beklentilerin aksiydi.
On the contrary, the plan succeeded.
Aksine plan başarılı oldu.
Syn:oppositereverse
Ant:similar
contributor
n
katkıda bulunan, yazar
The magazine thanked its contributors.
Dergi katkıda bulunanlara teşekkür etti.
He is a major contributor to the research project.
Araştırma projesine büyük katkı sağlayan biridir.
Syn:participant
controversial
adj
tartışmalı
The decision was highly controversial among voters.
Karar seçmenler arasında oldukça tartışmalıydı.
He is known for his controversial opinions.
Tartışmalı görüşleriyle tanınır.
Syn:debatable
Ant:uncontroversial
controversy
n
tartışma, çekişme
The decision sparked widespread controversy across the country.
Karar ülke genelinde geniş çaplı tartışmaya yol açtı.
The controversy surrounding the law lasted for months.
Yasa etrafındaki tartışma aylarca sürdü.
Syn:disputedebate
Ant:agreement
convenience
n
kolaylık, rahatlık
Online shopping offers great convenience for busy people.
Çevrim içi alışveriş yoğun insanlar için büyük kolaylık sağlar.
For convenience, the meeting was held online.
Kolaylık olması için toplantı çevrim içi yapıldı.
Syn:easecomfort
Ant:inconvenience
convention
n
gelenek, kongre, sözleşme
It’s a social convention to shake hands when meeting someone.
Birisiyle tanışırken tokalaşmak sosyal bir gelenektir.
The annual convention attracted thousands of participants.
Yıllık kongre binlerce katılımcı çekti.
Syn:customconference
conventional
adj
geleneksel, alışılmış, standart
The company relies on conventional marketing methods.
Şirket geleneksel pazarlama yöntemlerine dayanıyor.
She chose a conventional career path.
Alışılmış bir kariyer yolu seçti.
Syn:traditionaltypical
Ant:unconventional
conversion
n
dönüşüm, çevrim
The conversion of the old factory into apartments was successful.
Eski fabrikanın dairelere dönüştürülmesi başarılı oldu.
The software handles file format conversion automatically.
Yazılım dosya formatı dönüşümünü otomatik olarak yapar.
Syn:transformationchange
convey
v
iletmek, aktarmak, taşımak
The speech conveyed a strong message of unity.
Konuşma güçlü bir birlik mesajı iletti.
Pipes convey water to the fields.
Borular suyu tarlalara taşır.
Syn:communicatetransport
Ant:withhold
convict
v
mahkûm etmek
The jury convicted him of fraud.
Jüri onu dolandırıcılıktan mahkûm etti.
She was convicted after a lengthy trial.
Uzun bir yargılamadan sonra mahkûm edildi.
Syn:sentencefind guilty
Ant:acquit
conviction
n
inanç, mahkûmiyet, kanaat
She spoke with deep conviction about justice.
Adalet hakkında derin bir inançla konuştu.
His conviction resulted in a prison sentence.
Mahkûmiyeti hapis cezasıyla sonuçlandı.
Syn:beliefcertainty
Ant:doubt
convincing
adj
ikna edici, inandırıcı
The evidence was convincing enough to change their minds.
Kanıtlar fikirlerini değiştirecek kadar ikna ediciydi.
He gave a convincing performance in the interview.
Mülakatta inandırıcı bir performans sergiledi.
Syn:persuasivecredible
Ant:unconvincing
cooperate
v
iş birliği yapmak
The two countries agreed to cooperate on security issues.
İki ülke güvenlik konularında iş birliği yapmayı kabul etti.
Employees must cooperate to complete the project on time.
Çalışanlar projeyi zamanında tamamlamak için iş birliği yapmalıdır.
Syn:collaborate
Ant:resist
cooperative
adj
iş birliğine açık, yardımsever
The staff were cooperative during the transition period.
Personel geçiş döneminde iş birliğine açıktı.
It’s important to maintain a cooperative attitude.
İş birliğine açık bir tutum sürdürmek önemlidir.
Syn:helpfulcollaborative
Ant:uncooperative
coordinate
v
koordine etmek, eşgüdüm sağlamak
She coordinated the event with several departments.
Etkinliği birkaç departmanla koordine etti.
The rescue teams coordinated their efforts efficiently.
Kurtarma ekipleri çabalarını verimli şekilde eşgüdüm sağladı.
Syn:organizealign
Ant:disorganize
coordination
n
koordinasyon, eşgüdüm
Successful projects require close coordination between teams.
Başarılı projeler ekipler arasında yakın koordinasyon gerektirir.
Good coordination improves performance in sports.
İyi koordinasyon sporda performansı artırır.
Syn:synchronization
coordinator
n
koordinatör
The coordinator ensured all tasks were completed on time.
Koordinatör tüm görevlerin zamanında tamamlanmasını sağladı.
She works as a project coordinator.
Proje koordinatörü olarak çalışıyor.
Syn:organizer
cop
n
polis (argo)
The cop asked for his identification.
Polis kimliğini istedi.
A cop directed traffic at the intersection.
Bir polis kavşakta trafiği yönlendirdi.
Syn:police officer
cope
v
baş etmek, üstesinden gelmek
She struggled to cope with the sudden loss.
Ani kayıpla baş etmekte zorlandı.
Small businesses must cope with rising costs.
Küçük işletmeler artan maliyetlerle baş etmek zorunda.
Syn:managehandle
Ant:fail
copper
n
bakır
The wires are made of pure copper.
Teller saf bakırdan yapılmıştır.
Copper is widely used in electrical systems.
Bakır elektrik sistemlerinde yaygın olarak kullanılır.
copyright
n
telif hakkı
The author holds the copyright to her novel.
Yazar romanının telif hakkına sahiptir.
Copyright laws protect creative works.
Telif yasaları yaratıcı eserleri korur.
corporation
n
şirket, kurum
The corporation operates in over 30 countries.
Şirket 30’dan fazla ülkede faaliyet gösteriyor.
A multinational corporation invested in the project.
Çok uluslu bir şirket projeye yatırım yaptı.
Syn:companyenterprise
correction
n
düzeltme, ıslah
The teacher made several corrections on the essay.
Öğretmen kompozisyonda birkaç düzeltme yaptı.
The system requires immediate correction.
Sistem acil düzeltme gerektiriyor.
Syn:adjustment
Ant:error
correlate
v
ilişkilendirmek, bağlantı kurmak
Researchers correlated stress levels with sleep quality.
Araştırmacılar stres seviyelerini uyku kalitesiyle ilişkilendirdi.
High income does not always correlate with happiness.
Yüksek gelir her zaman mutlulukla bağlantılı değildir.
Syn:associatelink
Ant:separate
correlation
n
korelasyon, ilişki
The study found a strong correlation between diet and health.
Çalışma diyet ile sağlık arasında güçlü bir ilişki buldu.
There is little correlation between age and performance.
Yaş ile performans arasında az ilişki var.
Syn:connectionrelationship
correspond
v
yazışmak, karşılık gelmek
They corresponded regularly by email.
Düzenli olarak e-posta yoluyla yazıştılar.
The results correspond to earlier findings.
Sonuçlar önceki bulgulara karşılık geliyor.
Syn:matchalign
Ant:differ
correspondence
n
yazışma, mektuplaşma
The correspondence between the two leaders was kept confidential.
İki lider arasındaki yazışma gizli tutuldu.
Business correspondence must be professional.
İş yazışmaları profesyonel olmalıdır.
Syn:communication
correspondent
n
muhabir
The foreign correspondent reported from the conflict zone.
Yabancı muhabir çatışma bölgesinden haber verdi.
She works as a news correspondent.
Haber muhabiri olarak çalışıyor.
Syn:reporter
corresponding
adj
karşılık gelen, denk
The chart shows corresponding figures for each year.
Grafik her yıl için karşılık gelen rakamları gösteriyor.
Each problem has a corresponding solution.
Her sorunun karşılık gelen bir çözümü vardır.
Syn:equivalent
corridor
n
koridor
The hospital corridor was crowded with visitors.
Hastane koridoru ziyaretçilerle doluydu.
The deal opens a trade corridor between countries.
Anlaşma ülkeler arasında bir ticaret koridoru açıyor.
Syn:hallway
corrupt
adj
yolsuz, bozuk
The official was found guilty of corrupt practices.
Yetkili yolsuz uygulamalardan suçlu bulundu.
The file became corrupt after the system crash.
Sistem çökmesinden sonra dosya bozuldu.
Syn:dishonestdamaged
Ant:honest
corruption
n
yolsuzluk, bozulma
The scandal exposed widespread corruption in the system.
Skandal sistemde yaygın yolsuzluğu ortaya çıkardı.
Corruption of data can cause serious errors.
Veri bozulması ciddi hatalara neden olabilir.
Syn:bribery
Ant:integrity
costly
adj
pahalı, maliyetli
The mistake proved to be extremely costly.
Hata son derece maliyetli oldu.
Medical treatment can be costly without insurance.
Sigorta olmadan tıbbi tedavi pahalı olabilir.
Syn:expensivepricey
Ant:cheap
councillor
n
meclis üyesi, belediye üyesi
The councillor proposed a new housing plan.
Meclis üyesi yeni bir konut planı önerdi.
Local councillors voted on the budget.
Yerel meclis üyeleri bütçe için oy kullandı.
Syn:representative
counselling
n
danışmanlık, rehberlik
She sought counselling after the traumatic event.
Travmatik olaydan sonra danışmanlık aldı.
The school offers career counselling services.
Okul kariyer danışmanlığı hizmeti sunuyor.
Syn:therapy
counsellor
n
danışman, rehber
The counsellor helped students manage stress.
Danışman öğrencilere stres yönetiminde yardımcı oldu.
He works as a financial counsellor.
Finans danışmanı olarak çalışıyor.
Syn:adviser
counter
n
tezgâh, sayaç, karşı argüman
She stood at the counter to pay the bill.
Faturayı ödemek için tezgâhta durdu.
He presented a strong counter to the accusation.
Suçlamaya güçlü bir karşı argüman sundu.
Syn:responsereply
counterpart
n
muadil, karşılık gelen kişi
The minister met his foreign counterpart.
Bakan yabancı mevkidaşıyla görüştü.
Each department has a counterpart in the headquarters.
Her departmanın merkezde bir muadili vardır.
Syn:equivalent
countless
adj
sayısız, çok sayıda
Countless lives were affected by the disaster.
Afetten sayısız insan etkilendi.
She spent countless hours preparing for the exam.
Sınava hazırlanmak için sayısız saat harcadı.
Syn:numerousmany
Ant:few
coup
n
darbe
The military launched a coup against the government.
Ordu hükümete karşı darbe başlattı.
The company achieved a major marketing coup.
Şirket büyük bir pazarlama başarısı elde etti.
Syn:overthrow
courtesy
n
nezaket, incelik
He treated everyone with courtesy and respect.
Herkese nezaket ve saygıyla davrandı.
As a courtesy, she called ahead to confirm.
Nezaket gereği önceden arayıp teyit etti.
Syn:politeness
Ant:rudeness
coverage
n
kapsam, yayın, sigorta kapsamı
The news coverage focused on the election results.
Haber yayını seçim sonuçlarına odaklandı.
The insurance coverage includes medical expenses.
Sigorta kapsamı tıbbi giderleri içerir.
Syn:reportingprotection
crack
v
çatlatmak, kırmak, çatlamak
The ice began to crack under the weight.
Ağırlık altında buz çatlamaya başladı.
He cracked the code after hours of effort.
Saatler süren çabadan sonra kodu çözdü.
Syn:breaksplit
Ant:seal
craft
n
zanaat, beceri, el sanatı
She learned the craft of woodworking from her grandfather.
Zanaatı büyükbabasından öğrendi.
Writing is both an art and a craft.
Yazmak hem sanat hem de bir beceridir.
Syn:skilltrade
crawl
v
emeklemek, sürünmek
The baby began to crawl across the floor.
Bebek yerde emeklemeye başladı.
Traffic crawled during rush hour.
Yoğun saatte trafik sürünerek ilerledi.
Syn:creepmove slowly
Ant:run
creativity
n
yaratıcılık
The job requires imagination and creativity.
İş hayal gücü ve yaratıcılık gerektirir.
Encouraging creativity helps innovation.
Yaratıcılığı teşvik etmek yeniliği destekler.
Syn:imagination
Ant:rigidity
creator
n
yaratıcı, oluşturan
The creator of the app updated its features.
Uygulamanın yaratıcısı özellikleri güncelledi.
He is regarded as the creator of modern theory.
Modern teorinin yaratıcısı olarak kabul edilir.
Syn:foundermaker
credibility
n
güvenilirlik, itibar
The scandal damaged the company’s credibility.
Skandal şirketin güvenilirliğine zarar verdi.
Maintaining credibility is crucial for journalists.
Gazeteciler için güvenilirliği korumak hayati önem taşır.
Syn:trustworthiness
Ant:distrust
credible
adj
güvenilir, inandırıcı
She provided credible evidence to support her claim.
İddiasını desteklemek için güvenilir kanıt sundu.
The witness seemed credible in court.
Tanık mahkemede inandırıcı görünüyordu.
Syn:believablereliable
Ant:unreliable
creep
v
sinsice ilerlemek, yavaşça hareket etmek
A shadow seemed to creep along the wall.
Duvarda bir gölge sinsice ilerliyordu.
Fear began to creep into his thoughts.
Korku düşüncelerine yavaşça sızmaya başladı.
Syn:sneakcrawl
Ant:advance boldly
critically
adv
eleştirel olarak, kritik şekilde
The report was critically acclaimed.
Rapor eleştirel olarak övgü aldı.
The patient is critically ill.
Hasta kritik durumda.
Syn:severelyanalytically
critique
n
eleştiri, inceleme
The professor offered a detailed critique of the essay.
Profesör kompozisyonun ayrıntılı eleştirisini yaptı.
The film received positive critiques.
Film olumlu eleştiriler aldı.
Syn:reviewanalysis
Ant:praise
crown
n
taç, zirve
The king placed the crown on his head.
Kral tacı başına yerleştirdi.
Winning the championship was the crown of her career.
Şampiyonluğu kazanmak kariyerinin zirvesiydi.
Syn:tiarapeak
crude
adj
ham, işlenmemiş, kaba
The report was based on crude estimates rather than precise data.
Rapor kesin veriler yerine ham tahminlere dayanıyordu.
His crude remarks offended several people in the audience.
Onun kaba sözleri izleyicilerden birkaç kişiyi rahatsız etti.
Syn:rawrough
Ant:refined
cruise
n
gemi turu, seyir
They went on a Mediterranean cruise during the summer.
Yazın Akdeniz’de bir gemi turuna çıktılar.
The car was set to cruise along the highway smoothly.
Araba otoyolda sorunsuz şekilde seyretmek üzere ayarlanmıştı.
Syn:voyage
crush
v
ezmek, parçalamak, ağır yenilgiye uğratmak
The machine can crush metal into small pieces.
Makine metali küçük parçalara ezebilir.
The team crushed their rivals in the final match.
Takım final maçında rakiplerini ağır yenilgiye uğrattı.
Syn:squeezedefeat
Ant:protect
crystal
n
kristal, billur
The necklace was made of clear crystal.
Kolye berrak kristalden yapılmıştı.
The lake water was crystal clear.
Göl suyu kristal kadar berraktı.
Syn:gem
cue
n
ipucu, işaret, sahne sırası
The actor waited for his cue before entering the stage.
Oyuncu sahneye çıkmadan önce işaretini bekledi.
Her silence was a cue that something was wrong.
Onun sessizliği bir şeylerin yanlış olduğuna dair ipucuydu.
Syn:signalhint
cult
n
tarikat, aşırı bağlı grup
The cult leader convinced followers to isolate themselves.
Tarikat lideri takipçilerini kendilerini izole etmeye ikna etti.
The film developed a cult following over time.
Film zamanla sadık bir hayran kitlesi kazandı.
Syn:sect
cultivate
v
yetiştirmek, geliştirmek, işlemek
Farmers cultivate crops in fertile soil.
Çiftçiler verimli toprakta ürün yetiştirir.
She worked hard to cultivate strong professional relationships.
Güçlü profesyonel ilişkiler geliştirmek için çok çalıştı.
Syn:developgrow
Ant:neglect
cumulative
adj
birikimli, kümülatif, toplam etkili
The effect is cumulative: small habits shape big results over time.
Etki birikimlidir: küçük alışkanlıklar zamanla büyük sonuçlar doğurur.
Cumulative costs can become surprisingly high.
Birikimli maliyetler şaşırtıcı derecede yüksek olabilir.
Syn:accumulated
Ant:instant
curiosity
n
merak
His curiosity led him to explore new ideas.
Merakı onu yeni fikirler keşfetmeye yönlendirdi.
The child looked around with wide-eyed curiosity.
Çocuk etrafına büyük bir merakla baktı.
Syn:inquisitiveness
Ant:indifference
curious
adj
meraklı, garip
I’m curious about how the system works.
Sistemin nasıl çalıştığını merak ediyorum.
It was a curious coincidence that they met again.
Tekrar karşılaşmaları garip bir tesadüftü.
Syn:inquisitivestrange
Ant:uninterested
curriculum
n
müfredat
The school updated its curriculum to include coding classes.
Okul kodlama derslerini içerecek şekilde müfredatını güncelledi.
A balanced curriculum supports holistic development.
Dengeli bir müfredat bütüncül gelişimi destekler.
Syn:syllabus
custody
n
velayet, gözaltı
The court granted custody of the child to the mother.
Mahkeme çocuğun velayetini anneye verdi.
The suspect remained in police custody overnight.
Şüpheli gece boyunca polis gözaltısında kaldı.
Syn:guardianship
Ant:detention
cute
adj
sevimli, tatlı
The puppy looked incredibly cute.
Yavru köpek inanılmaz derecede sevimli görünüyordu.
She gave him a cute smile.
Ona tatlı bir gülümseme verdi.
Syn:adorable
Ant:ugly
cutting
adj
keskin, acı (söz)
He made a cutting remark that hurt her feelings.
Onu inciten acı bir söz söyledi.
Cutting-edge technology drives innovation.
Son teknoloji yeniliği yönlendirir.
Syn:sharpharsh
Ant:gentle
cynical
adj
alaycı, kuşkucu
He was cynical about politicians’ promises.
Siyasetçilerin vaatleri konusunda kuşkucuydu.
Her cynical tone suggested she didn’t believe him.
Alaycı tonu ona inanmadığını gösteriyordu.
Syn:skepticalpessimistic
Ant:optimistic

D

148 kelime
dairy
n
süt ürünleri, mandıra
This farm produces organic dairy products.
Bu çiftlik organik süt ürünleri üretir.
She avoids dairy due to lactose intolerance.
Laktoz intoleransı nedeniyle süt ürünlerinden kaçınır.
dam
n
baraj, set
The dam controls water flow in the valley.
Baraj vadideki su akışını kontrol eder.
The government invested in building a new dam.
Hükümet yeni bir baraj inşasına yatırım yaptı.
Syn:barrier
damaging
adj
zararlı, yıkıcı
The scandal had damaging effects on his career.
Skandal kariyerine zarar verici etkiler yaptı.
Excessive sun exposure can be damaging to skin.
Aşırı güneşe maruz kalmak cilt için zararlı olabilir.
Syn:harmfuldestructive
Ant:beneficial
dare
v
cesaret etmek, meydan okumak
She didn’t dare question the decision.
Kararı sorgulamaya cesaret edemedi.
I dare you to try something new.
Seni yeni bir şey denemeye davet ediyorum.
Syn:challengerisk
Ant:avoid
darkness
n
karanlık, belirsizlik
The room was filled with darkness after the lights went out.
Işıklar söndükten sonra oda karanlığa büründü.
He felt lost in emotional darkness.
Duygusal karanlık içinde kaybolmuş hissetti.
Syn:gloomshadow
Ant:light
database
n
veritabanı
The company stores customer data in a secure database.
Şirket müşteri verilerini güvenli bir veritabanında saklıyor.
The database must be updated regularly.
Veritabanı düzenli olarak güncellenmelidir.
Syn:data store
dawn
n
şafak, tan vakti, başlangıç
They set off at dawn to avoid the heat.
Sıcaktan kaçınmak için şafakta yola çıktılar.
The invention marked the dawn of a new era.
İcat yeni bir çağın başlangıcını işaret etti.
Syn:sunrise
Ant:beginning
deadline
n
son teslim tarihi
The team worked late to meet the deadline.
Ekip son teslim tarihine yetişmek için geç saatlere kadar çalıştı.
Missing the deadline could result in penalties.
Son tarihi kaçırmak cezalara yol açabilir.
Syn:due date
deadly
adj
ölümcül, çok tehlikeli
The virus is highly contagious and potentially deadly.
Virüs son derece bulaşıcı ve potansiyel olarak ölümcül.
It was a deadly serious warning.
Bu son derece ciddi bir uyarıydı.
Syn:fatallethal
Ant:harmless
dealer
n
satıcı, bayi, aracı
She bought the car from an authorized dealer.
Arabayı yetkili bir bayiden aldı.
The art dealer specializes in rare paintings.
Sanat tüccarı nadir tablolar konusunda uzmanlaşmıştır.
Syn:selleragent
debris
n
enkaz, döküntü
Firefighters cleared debris from the road after the storm.
İtfaiyeciler fırtınadan sonra yoldaki enkazı temizledi.
The explosion scattered debris everywhere.
Patlama her yere enkaz saçtı.
Syn:rubble
debut
n
ilk çıkış, ilk gösterim
The singer made her debut on national television.
Şarkıcı ulusal televizyonda ilk çıkışını yaptı.
The actor’s film debut was highly praised.
Oyuncunun filmdeki ilk performansı çok övüldü.
Syn:premiere
decision-making
n
karar alma
Effective decision-making requires reliable information.
Etkili karar alma güvenilir bilgi gerektirir.
Leadership involves strong decision-making skills.
Liderlik güçlü karar alma becerileri içerir.
decisive
adj
kararlı, belirleyici
The battle was a decisive victory.
Savaş belirleyici bir zaferdi.
She took decisive action to solve the crisis.
Krizi çözmek için kararlı adımlar attı.
Syn:determinedconclusive
Ant:indecisive
deck
n
güverte, desteler (kart)
Passengers gathered on the deck to watch the sunset.
Yolcular gün batımını izlemek için güvertede toplandı.
He shuffled the deck of cards before dealing.
Dağıtmadan önce iskambil destesini karıştırdı.
declaration
n
bildiri, ilan, beyan
The declaration of independence changed history.
Bağımsızlık bildirisi tarihi değiştirdi.
She signed a tax declaration form.
Vergi beyannamesini imzaladı.
Syn:statementannouncement
dedicated
adj
adanmış, kendini adamış
She is dedicated to improving public education.
Kamu eğitimini geliştirmeye adanmıştır.
A dedicated server handles large traffic.
Adanmış bir sunucu yüksek trafiği yönetir.
Syn:committed
Ant:uncommitted
dedication
n
adanmışlık, özveri
His dedication to the project impressed everyone.
Projeye olan adanmışlığı herkesi etkiledi.
Success requires dedication and discipline.
Başarı adanmışlık ve disiplin gerektirir.
Syn:commitment
Ant:apathy
deed
n
eylem, tapı, fiil
He was recognized for his heroic deed.
Kahramanca eylemi için takdir edildi.
The property deed was transferred legally.
Mülkiyet tapusu yasal olarak devredildi.
Syn:actaction
deem
v
saymak, kabul etmek
The proposal was deemed unacceptable.
Teklif kabul edilemez sayıldı.
The court deemed the evidence sufficient.
Mahkeme kanıtı yeterli kabul etti.
Syn:considerregard
Ant:reject
default
n
temerrüt, varsayılan
Failure to repay may result in loan default.
Geri ödeme yapılmaması kredi temerrüdüne yol açabilir.
The system uses default settings.
Sistem varsayılan ayarları kullanır.
Syn:failure
defect
n
kusur, hata, bozukluk
The product was returned due to a manufacturing defect.
Ürün üretim hatası nedeniyle iade edildi.
A genetic defect caused the condition.
Genetik bir kusur duruma neden oldu.
Syn:flawfault
Ant:perfection
defender
n
savunucu, defans oyuncusu
He is a strong defender of human rights.
İnsan haklarının güçlü bir savunucusudur.
The defender blocked the shot.
Defans oyuncusu şutu engelledi.
Syn:protector
Ant:attacker
defensive
adj
savunmacı, koruyucu
She became defensive when questioned about her work.
Çalışması hakkında sorgulandığında savunmacı davrandı.
The team adopted a defensive strategy.
Takım savunma stratejisi benimsedi.
Syn:protective
Ant:offensive
deficiency
n
eksiklik, yetersizlik
Iron deficiency can cause fatigue.
Demir eksikliği yorgunluğa neden olabilir.
The report highlighted serious deficiencies in the system.
Rapor sistemde ciddi yetersizlikler olduğunu belirtti.
Syn:lackshortage
Ant:abundance
deficit
n
açık, eksik
Budget deficit increased this year.
Bütçe açığı bu yıl arttı.
The country faces a trade deficit.
Ülke ticaret açığıyla karşı karşıya.
Syn:shortfall
Ant:surplus
defy
v
meydan okumak, karşı gelmek
She chose to defy expectations and start her own company.
Beklentilere meydan okuyarak kendi şirketini kurdu.
The protesters defied the ban.
Protestocular yasağa karşı geldi.
Syn:resistchallenge
Ant:obey
delegate
v
devretmek, görevlendirmek
The manager delegated tasks to the team.
Yönetici görevleri ekibe devretti.
Authority can be delegated to subordinates.
Yetki astlara devredilebilir.
Syn:assigntransfer
Ant:retain
delegation
n
heyet, delegasyon
A delegation visited the capital for negotiations.
Bir heyet müzakereler için başkenti ziyaret etti.
The delegation represented several countries.
Heyet birkaç ülkeyi temsil etti.
Syn:groupmission
delete
v
silmek
Please delete unnecessary files from the folder.
Lütfen gereksiz dosyaları klasörden silin.
He accidentally deleted the email.
E-postayı yanlışlıkla sildi.
Syn:remove
Ant:restore
delicate
adj
narin, hassas, ince
This is a delicate matter requiring careful handling.
Bu dikkatli ele alınması gereken hassas bir konu.
The vase is too delicate to move.
Vazo taşınamayacak kadar narin.
Syn:fragilesensitive
Ant:robust
democracy
n
demokrasi
Democracy depends on free and fair elections.
Demokrasi özgür ve adil seçimlere dayanır.
Citizens have a voice in a democracy.
Vatandaşların demokraside söz hakkı vardır.
Syn:self-government
Ant:dictatorship
democratic
adj
demokratik
The country adopted democratic reforms.
Ülke demokratik reformlar benimsedi.
Democratic values emphasize equality.
Demokratik değerler eşitliği vurgular.
Syn:representative
Ant:authoritarian
demon
n
şeytan, iblis
The story described a demon haunting the village.
Hikâye köyü rahatsız eden bir şeytanı anlatıyordu.
He fought his inner demons.
İçindeki şeytanlarla mücadele etti.
Syn:devil
Ant:angel
demonstration
n
gösteri, kanıt
The demonstration attracted thousands of protesters.
Gösteri binlerce protestocu çekti.
The teacher gave a demonstration of the experiment.
Öğretmen deneyin bir gösterimini yaptı.
Syn:protestdisplay
denial
n
inkâr, reddetme
His denial of the accusation surprised everyone.
Suçlamayı inkâr etmesi herkesi şaşırttı.
The government issued a formal denial.
Hükümet resmi bir inkâr yayımladı.
Syn:rejectionrefusal
Ant:admission
denounce
v
kınamak, açıkça suçlamak
The minister publicly denounced the act of violence.
Bakan şiddet eylemini kamuoyu önünde kınadı.
Activists denounced the company for environmental damage.
Aktivistler şirketi çevreye verdiği zarar nedeniyle suçladı.
Syn:condemncriticize
Ant:praise
dense
adj
yoğun, sık, anlaşılması zor
A dense fog covered the highway.
Yoğun sis otoyolu kapladı.
The article is dense with technical terms.
Makale teknik terimlerle dolu ve anlaşılması zor.
Syn:thickcompact
Ant:sparse
density
n
yoğunluk, sıklık
The population density in the city center is very high.
Şehir merkezindeki nüfus yoğunluğu çok yüksek.
The density of the material makes it durable.
Malzemenin yoğunluğu onu dayanıklı kılar.
Syn:concentration
depart
v
ayrılmak, hareket etmek
The train will depart from platform three.
Tren üçüncü perondan hareket edecek.
She departed early to avoid traffic.
Trafikten kaçınmak için erken ayrıldı.
Syn:leaveexit
Ant:arrive
dependence
n
bağımlılık, bağımlı olma
Economic dependence on a single industry is risky.
Tek bir sektöre ekonomik bağımlılık risklidir.
The country reduced its dependence on imports.
Ülke ithalata olan bağımlılığını azalttı.
Syn:reliance
Ant:independence
dependent
adj
bağımlı, bağlı
Children are dependent on their parents for support.
Çocuklar destek için ebeveynlerine bağımlıdır.
The region is heavily dependent on tourism.
Bölge turizme büyük ölçüde bağımlıdır.
Syn:reliant
Ant:independent
depict
v
tasvir etmek, betimlemek
The painting depicts a peaceful rural landscape.
Tablo huzurlu bir kırsal manzarayı tasvir ediyor.
The film depicts life during wartime.
Film savaş zamanı yaşamı betimliyor.
Syn:describeportray
Ant:misrepresent
deploy
v
konuşlandırmak, devreye sokmak
The army deployed troops near the border.
Ordu sınır yakınında birlik konuşlandırdı.
The company deployed a new software update.
Şirket yeni bir yazılım güncellemesini devreye soktu.
Syn:positionimplement
Ant:withdraw
deployment
n
konuşlandırma, dağıtım
The deployment of forces was completed overnight.
Kuvvetlerin konuşlandırılması gece tamamlandı.
The deployment of the app took several hours.
Uygulamanın dağıtımı birkaç saat sürdü.
Syn:positioning
deposit
n
depozito, mevduat, yatırılan para
He paid a deposit to secure the apartment.
Daireyi güvence altına almak için depozito ödedi.
She made a cash deposit at the bank.
Bankaya nakit para yatırdı.
Syn:advancepayment
Ant:withdrawal
depression
n
depresyon, çöküntü, ekonomik durgunluk
She sought help for severe depression.
Şiddetli depresyon için yardım aldı.
The country experienced an economic depression in the 1930s.
Ülke 1930’larda ekonomik bir durgunluk yaşadı.
Syn:slumpsadness
Ant:optimism
deprive
v
mahrum bırakmak, yoksun bırakmak
The policy may deprive citizens of basic rights.
Politika vatandaşları temel haklardan mahrum bırakabilir.
Lack of sleep can deprive you of energy.
Uykusuzluk seni enerjiden yoksun bırakabilir.
Syn:denystrip
Ant:provide
deputy
n
yardımcı, vekil
The deputy mayor attended the ceremony.
Belediye başkan yardımcısı törene katıldı.
She served as deputy director for two years.
İki yıl boyunca müdür yardımcısı olarak görev yaptı.
Syn:assistantsubstitute
derive
v
türetmek, elde etmek
Many English words derive from Latin.
Birçok İngilizce kelime Latince’den türemiştir.
She derives great pleasure from reading.
Okumaktan büyük zevk alır.
Syn:obtainoriginate
descend
v
inmek, soydan gelmek
The hikers began to descend the mountain.
Yürüyüşçüler dağdan inmeye başladı.
She is descended from a noble family.
Soylu bir aileden gelmektedir.
Syn:go downoriginate from
Ant:ascend
descent
n
iniş, soy, köken
The plane began its descent into the city.
Uçak şehre inişe geçti.
He is of African descent.
Afrika kökenlidir.
Syn:declineheritage
Ant:ascent
designate
v
atanmak, belirlemek
The building was designated a historical site.
Bina tarihi alan olarak belirlendi.
She was designated as team leader.
Takım lideri olarak atandı.
Syn:assignappoint
Ant:revoke
desirable
adj
istenen, arzulanır
This job offers a desirable work-life balance.
Bu iş arzu edilen bir iş-yaşam dengesi sunuyor.
A quiet neighborhood is highly desirable.
Sessiz bir mahalle oldukça tercih edilir.
Syn:attractivepreferred
Ant:undesirable
desktop
n
masaüstü, bilgisayar ekranı
He saved the file on his desktop.
Dosyayı masaüstüne kaydetti.
The desktop computer needs an upgrade.
Masaüstü bilgisayarın yükseltilmesi gerekiyor.
desperately
adv
umutsuzca, çaresizce
She desperately tried to fix the mistake.
Hatayı düzeltmek için umutsuzca çabaladı.
They desperately need medical supplies.
Acilen tıbbi malzemeye ihtiyaçları var.
Syn:urgentlyfrantically
Ant:calmly
destruction
n
yıkım, tahribat
The earthquake caused massive destruction.
Deprem büyük yıkıma neden oldu.
The policy led to the destruction of jobs.
Politika işlerin yok olmasına yol açtı.
Syn:devastation
Ant:construction
destructive
adj
yıkıcı, zarar verici
The storm was highly destructive.
Fırtına son derece yıkıcıydı.
Negative criticism can be destructive to confidence.
Olumsuz eleştiri özgüveni zedeleyebilir.
Syn:damagingharmful
Ant:constructive
detain
v
gözaltına almak, alıkoymak
The police detained the suspect for questioning.
Polis şüpheliyi sorgulamak için gözaltına aldı.
He was detained at the airport.
Havalimanında alıkonuldu.
Syn:holdarrest
Ant:release
detection
n
tespit, saptama
Early detection improves survival rates.
Erken tespit hayatta kalma oranını artırır.
The system allows rapid detection of errors.
Sistem hataların hızlı tespitine olanak tanır.
Syn:discovery
detention
n
gözaltı, alıkoyma
The suspect remained in detention overnight.
Şüpheli gece boyunca gözaltında kaldı.
Students faced detention for breaking rules.
Kuralları ihlal eden öğrenciler alıkoyma cezası aldı.
Syn:custody
Ant:release
deteriorate
v
kötüleşmek, bozulmak
His health began to deteriorate rapidly.
Sağlığı hızla kötüleşmeye başladı.
Relations between the countries deteriorated.
Ülkeler arasındaki ilişkiler bozuldu.
Syn:worsendecline
Ant:improve
determination
n
kararlılık, azim
Her determination helped her succeed.
Kararlılığı başarıya ulaşmasını sağladı.
The team showed great determination in the final minutes.
Takım son dakikalarda büyük azim gösterdi.
Syn:resolveperseverance
Ant:hesitation
detrimental
adj
zararlı, olumsuz etkili
Lack of sleep is detrimental to memory and focus.
Uykusuzluk hafızaya ve odaklanmaya zararlıdır.
Constant conflict is detrimental to social trust.
Sürekli çatışma toplumsal güvene zarar verir.
Syn:harmfuldamaging
Ant:beneficial
devastate
v
yerle bir etmek, mahvetmek
The hurricane devastated the coastal town.
Kasırga kıyı kasabasını yerle bir etti.
The news devastated the entire family.
Haber tüm aileyi mahvetti.
Syn:destroyruin
Ant:restore
devil
n
şeytan
The story tells of a deal with the devil.
Hikâye şeytanla yapılan bir anlaşmayı anlatır.
He jokingly called his friend a little devil.
Şaka yollu arkadaşına küçük şeytan dedi.
Syn:demon
Ant:angel
devise
v
tasarlamak, geliştirmek
The engineer devised a new safety mechanism.
Mühendis yeni bir güvenlik mekanizması tasarladı.
They devised a clever plan to escape.
Kaçmak için akıllıca bir plan geliştirdiler.
Syn:inventdesign
devote
v
adamak, ayırmak
She devoted her life to education.
Hayatını eğitime adadı.
He devoted several hours to studying.
Çalışmaya birkaç saat ayırdı.
Syn:dedicatecommit
Ant:neglect
devotion
n
adanmışlık, bağlılık, özveri
Volkan Konak was known for his devotion to music and his deep connection with his audience.
Volkan Konak müziğe olan adanmışlığı ve dinleyicileriyle kurduğu derin bağ ile tanınırdı.
True devotion requires patience and consistency over many years.
Gerçek adanmışlık uzun yıllar boyunca sabır ve istikrar gerektirir.
Syn:dedicationcommitment
Ant:indifference
diagnose
v
teşhis etmek
The doctor diagnosed a rare illness.
Doktor nadir bir hastalığı teşhis etti.
Technicians diagnosed the problem quickly.
Teknisyenler sorunu hızla teşhis etti.
Syn:identifydetect
Ant:misdiagnose
diagnosis
n
teşhis
The diagnosis confirmed the infection.
Teşhis enfeksiyonu doğruladı.
Early diagnosis can save lives.
Erken teşhis hayat kurtarabilir.
Syn:identification
dictate
v
dikte etmek, dayatmak
The teacher dictated the sentences slowly.
Öğretmen cümleleri yavaşça dikte etti.
The crisis dictated urgent measures.
Kriz acil önlemleri dayattı.
Syn:imposecommand
dictator
n
diktatör
The dictator ruled the country with fear.
Diktatör ülkeyi korkuyla yönetti.
Citizens protested against the dictator.
Vatandaşlar diktatöre karşı protesto etti.
Syn:tyrant
Ant:democrat
differ
v
farklı olmak, ayrılmak
Their opinions differ on many issues.
Görüşleri birçok konuda farklıdır.
Results may differ depending on conditions.
Sonuçlar koşullara bağlı olarak değişebilir.
Syn:varydiverge
Ant:match
differentiate
v
ayırt etmek, farklılaştırmak
It’s important to differentiate fact from opinion.
Gerçek ile görüşü ayırt etmek önemlidir.
The brand differentiates itself through quality.
Marka kaliteyle kendini farklılaştırır.
Syn:distinguishseparate
Ant:confuse
dignity
n
onur, haysiyet
He faced the challenge with dignity.
Zorlukla onurla yüzleşti.
Every person deserves dignity and respect.
Her insan onur ve saygıyı hak eder.
Syn:honorrespect
Ant:humiliation
dilemma
n
ikilem, çıkmaz
She faced a moral dilemma.
Ahlaki bir ikilemle karşı karşıya kaldı.
The company is in a financial dilemma.
Şirket mali bir çıkmazda.
Syn:predicamentproblem
Ant:solution
dimension
n
boyut, ölçü
The problem has a political dimension.
Sorunun siyasi bir boyutu var.
The room’s dimensions are quite large.
Odanın ölçüleri oldukça büyük.
Syn:aspectsize
diminish
v
azalmak, küçülmek
The noise gradually diminished.
Gürültü yavaş yavaş azaldı.
His influence began to diminish over time.
Zamanla etkisi azalmaya başladı.
Syn:decreasedecline
Ant:increase
dip
v
batırmak, düşmek
She dipped the bread into the soup.
Ekmeği çorbaya batırdı.
Sales dipped slightly last quarter.
Satışlar geçen çeyrekte biraz düştü.
Syn:plungeimmerse
Ant:rise
diplomat
n
diplomat, elçi
The diplomat negotiated peace talks.
Diplomat barış görüşmelerini yürüttü.
A senior diplomat attended the summit.
Kıdemli bir diplomat zirveye katıldı.
Syn:envoy
diplomatic
adj
diplomatik, nazik
The issue was resolved through diplomatic channels.
Konu diplomatik kanallar yoluyla çözüldü.
She gave a diplomatic response to avoid conflict.
Çatışmayı önlemek için diplomatik bir yanıt verdi.
Syn:tactfulpolitic
Ant:rude
directory
n
dizin, rehber
The files are organized in a directory.
Dosyalar bir dizinde düzenlenmiştir.
The phone directory lists all local businesses.
Telefon rehberi tüm yerel işletmeleri listeler.
Syn:index
disability
n
engellilik, sakatlık
The program supports people with disabilities.
Program engelli bireyleri destekler.
He received benefits due to his disability.
Engeli nedeniyle yardım aldı.
Syn:impairment
Ant:ability
disabled
adj
engelli
The building has facilities for disabled access.
Binada engelli erişimine uygun düzenlemeler var.
She became disabled after the accident.
Kazadan sonra engelli kaldı.
Syn:impaired
Ant:able-bodied
disagreement
n
anlaşmazlık, uyuşmazlık
They had a disagreement over the budget.
Bütçe konusunda anlaşmazlık yaşadılar.
Minor disagreements are normal in any team.
Küçük anlaşmazlıklar her ekipte normaldir.
Syn:conflict
Ant:agreement
disappoint
v
hayal kırıklığına uğratmak
The results may disappoint some investors.
Sonuçlar bazı yatırımcıları hayal kırıklığına uğratabilir.
He didn’t want to disappoint his parents.
Ailesini hayal kırıklığına uğratmak istemedi.
Syn:let downdiscourage
Ant:satisfy
disappointment
n
hayal kırıklığı
The cancellation caused great disappointment.
İptal büyük hayal kırıklığına neden oldu.
She couldn’t hide her disappointment.
Hayal kırıklığını gizleyemedi.
Syn:regretfrustration
Ant:satisfaction
disastrous
adj
felaket niteliğinde, yıkıcı
The company made a disastrous investment that led to bankruptcy.
Şirket iflasa yol açan felaket bir yatırım yaptı.
The storm had disastrous consequences for the coastal towns.
Fırtına kıyı kasabaları için yıkıcı sonuçlar doğurdu.
Syn:catastrophicdevastating
Ant:successful
discard
v
atmak, elden çıkarmak, gözden çıkarmak
She discarded the old documents to avoid confusion.
Karışıklığı önlemek için eski belgeleri attı.
He discarded the idea after realizing it wasn’t practical.
Pratik olmadığını anlayınca fikri rafa kaldırdı.
Syn:throw awayabandon
Ant:keep
discharge
v
taburcu etmek, boşaltmak, görevden almak
The hospital discharged the patient after a full recovery.
Hastane hastayı tamamen iyileştikten sonra taburcu etti.
The factory was fined for discharging waste into the river.
Fabrika nehre atık boşalttığı için para cezası aldı.
Syn:releaseemit
Ant:detain
disclose
v
açıklamak, ifşa etmek
The company refused to disclose financial details.
Şirket mali ayrıntıları açıklamayı reddetti.
She disclosed the information during the interview.
Röportaj sırasında bilgiyi ifşa etti.
Syn:revealexpose
Ant:conceal
disclosure
n
açıklama, ifşa, bildirim
The disclosure of the report shocked the public.
Raporun açıklanması halkı şoke etti.
Full disclosure is required before signing the contract.
Sözleşme imzalanmadan önce tam açıklama gereklidir.
Syn:revelation
Ant:concealment
discourage
v
vazgeçirmek, caydırmak
His criticism discouraged her from applying.
Eleştirisi onun başvurmasını engelledi.
Strict penalties discourage illegal activities.
Sert cezalar yasa dışı faaliyetleri caydırır.
Syn:deterdishearten
Ant:encourage
discourse
n
söylem, tartışma
The topic sparked intense public discourse.
Konu yoğun kamusal tartışma başlattı.
Academic discourse requires clear evidence.
Akademik söylem net kanıt gerektirir.
Syn:debatediscussion
Ant:silence
discrepancy
n
uyuşmazlık, çelişki, fark
There was a discrepancy between the two numbers in the report.
Rapordaki iki sayı arasında fark vardı.
The teacher noticed a discrepancy in the student’s story.
Öğretmen öğrencinin anlattığında bir çelişki fark etti.
Syn:inconsistencydifference
Ant:agreement
discretion
n
takdir yetkisi, ihtiyat
Use your discretion when sharing personal data.
Kişisel verileri paylaşırken takdir yetkini kullan.
The judge acted at his own discretion.
Hâkim kendi takdirine göre hareket etti.
Syn:judgmentprudence
Ant:compulsion
discrimination
n
ayrımcılık, ayırım
Discrimination is prohibited by law in many countries.
Ayrımcılık birçok ülkede yasalarla yasaklanmıştır.
Equal treatment is important in public services.
Kamu hizmetlerinde eşit muamele önemlidir.
Syn:biasprejudice
Ant:equality
dismissal
n
görevden alma, reddetme
His sudden dismissal surprised the staff.
Onun ani görevden alınması personeli şaşırttı.
The dismissal of the complaint angered the victims.
Şikâyetin reddedilmesi mağdurları kızdırdı.
Syn:firingrejection
Ant:appointment
disorder
n
düzensizlik, bozukluk, hastalık
The patient suffers from a rare genetic disorder.
Hasta nadir bir genetik bozukluktan muzdarip.
The protest ended in chaos and disorder.
Protesto kaos ve düzensizlikle sona erdi.
Syn:chaosillness
Ant:order
displace
v
yerinden etmek, zorla göç ettirmek
The war displaced thousands of civilians.
Savaş binlerce sivili yerinden etti.
New technology may displace traditional jobs.
Yeni teknoloji geleneksel işleri ortadan kaldırabilir.
Syn:removereplace
Ant:settle
disposal
n
bertaraf, atık yönetimi
Waste disposal must follow environmental regulations.
Atık bertarafı çevre düzenlemelerine uygun olmalıdır.
He placed the documents at her disposal.
Belgeleri onun kullanımına sundu.
Syn:discardavailability
Ant:retention
dispose
v
elden çıkarmak, bertaraf etmek
They disposed of the old equipment safely.
Eski ekipmanı güvenli şekilde bertaraf ettiler.
The judge disposed of the case quickly.
Hâkim davayı hızlıca sonuçlandırdı.
Syn:discardsettle
Ant:keep
dispute
n
anlaşmazlık, çekişme
The two companies settled the dispute peacefully.
İki şirket anlaşmazlığı barışçıl şekilde çözdü.
The contract is still in dispute.
Sözleşme hâlâ anlaşmazlık konusu.
Syn:conflictargument
Ant:agreement
disrupt
v
aksatmak, bozmak
The strike disrupted public transportation.
Grev toplu taşımayı aksattı.
Loud noise can disrupt concentration.
Yüksek ses konsantrasyonu bozabilir.
Syn:interruptdisturb
Ant:facilitate
disruption
n
aksama, bozulma
The storm caused major disruption to flights.
Fırtına uçuşlarda büyük aksamalara neden oldu.
Technological disruption reshaped the industry.
Teknolojik değişim sektörü yeniden şekillendirdi.
Syn:disturbance
Ant:stability
dissolve
v
çözülmek, dağılmak, feshetmek
Sugar dissolves quickly in hot water.
Şeker sıcak suda hızla çözülür.
The government dissolved the parliament.
Hükümet parlamentoyu feshetti.
Syn:disintegrate
Ant:form
distant
adj
uzak, mesafeli
They live in a distant village.
Uzak bir köyde yaşıyorlar.
He seemed emotionally distant during the conversation.
Konuşma sırasında duygusal olarak mesafeliydi.
Syn:farremote
Ant:near
distinct
adj
ayrı, belirgin
The two concepts are clearly distinct.
İki kavram açıkça ayrıdır.
There was a distinct smell of smoke.
Belirgin bir duman kokusu vardı.
Syn:separateclear
Ant:similar
distinction
n
ayrım, fark
There is a clear distinction between theory and practice.
Teori ile uygulama arasında net bir ayrım vardır.
She graduated with distinction.
Üstün başarıyla mezun oldu.
Syn:difference
Ant:similarity
distinctive
adj
ayırt edici, kendine özgü
He has a distinctive voice.
Kendine özgü bir sesi var.
The building has a distinctive architectural style.
Bina ayırt edici bir mimari tarza sahip.
Syn:uniquecharacteristic
Ant:ordinary
distinguish
v
ayırt etmek, farklılaştırmak
It’s important to distinguish facts from rumors.
Gerçekleri söylentilerden ayırt etmek önemlidir.
Her talent distinguishes her from others.
Yeteneği onu diğerlerinden ayırır.
Syn:differentiateseparate
Ant:confuse
distort
v
çarpıtmak, bozmak
The lens can distort the image.
Lens görüntüyü bozabilir.
Media coverage distorted the truth.
Medya haberleri gerçeği çarpıttı.
Syn:twistmisrepresent
Ant:clarify
distract
v
dikkatini dağıtmak
The noise distracted her from studying.
Gürültü ders çalışmasını engelledi.
Don’t let fear distract you from your goals.
Korkunun seni hedeflerinden uzaklaştırmasına izin verme.
Syn:divertdisturb
Ant:focus
distress
n
sıkıntı, üzüntü, zor durum
He was in financial distress.
Mali sıkıntı içindeydi.
The news caused great distress.
Haber büyük üzüntüye yol açtı.
Syn:anxietysuffering
Ant:comfort
disturb
v
rahatsız etmek, bozmak
Please do not disturb the patient.
Lütfen hastayı rahatsız etmeyin.
The noise disturbed the peaceful atmosphere.
Gürültü huzurlu ortamı bozdu.
Syn:interruptupset
Ant:calm
disturbing
adj
rahatsız edici
The film contains disturbing scenes.
Film rahatsız edici sahneler içeriyor.
The report revealed disturbing statistics.
Rapor rahatsız edici istatistikler ortaya koydu.
Syn:unsettling
Ant:comforting
dive
v
dalmak, atlamak
The diver dived into the deep water.
Dalgıç derin suya daldı.
Sales dived after the scandal.
Skandaldan sonra satışlar düştü.
Syn:plungedrop
Ant:rise
diverse
adj
çeşitli, farklı
The city has a diverse population.
Şehir çeşitli bir nüfusa sahip.
The team includes members from diverse backgrounds.
Ekip farklı geçmişlerden üyeler içeriyor.
Syn:varied
Ant:uniform
diversity
n
çeşitlilik
Cultural diversity enriches society.
Kültürel çeşitlilik toplumu zenginleştirir.
The company promotes diversity in the workplace.
Şirket iş yerinde çeşitliliği teşvik eder.
Syn:variety
Ant:uniformity
divert
v
yönlendirmek, saptırmak
The river was diverted to prevent flooding.
Irmak taşkını önlemek için yönlendirildi.
He tried to divert attention from the mistake.
Hatanın dikkatini başka yöne çekmeye çalıştı.
Syn:redirect
Ant:focus
divine
adj
ilahi, kutsal
The priest spoke of divine justice.
Rahip ilahi adaletten bahsetti.
She looked absolutely divine at the ceremony.
Törende son derece büyüleyici görünüyordu.
Syn:sacred
Ant:worldly
divorce
n
boşanma
The couple decided to file for divorce.
Çift boşanma davası açmaya karar verdi.
Divorce rates have increased in recent years.
Son yıllarda boşanma oranları arttı.
Syn:separation
Ant:marriage
doctrine
n
doktrin, öğreti
The policy is based on a strict economic doctrine.
Politika katı bir ekonomik doktrine dayanıyor.
The church follows traditional doctrine.
Kilise geleneksel öğretiyi takip eder.
Syn:principle
documentation
n
belgelendirme, dokümantasyon
The project requires detailed documentation.
Proje ayrıntılı belgelendirme gerektirir.
Proper documentation ensures transparency.
Uygun dokümantasyon şeffaflık sağlar.
Syn:records
domain
n
alan, etki alanı
This issue falls within the legal domain.
Bu konu hukuki alana girer.
The website domain was registered last year.
Web sitesi alan adı geçen yıl kaydedildi.
Syn:fieldarea
dominance
n
hâkimiyet, üstünlük
The company achieved market dominance.
Şirket piyasa hâkimiyeti elde etti.
Cultural dominance can influence language.
Kültürel hâkimiyet dili etkileyebilir.
Syn:control
Ant:submission
dominant
adj
baskın, egemen
English is the dominant language in business.
İngilizce iş dünyasında baskın dildir.
He played a dominant role in negotiations.
Müzakerelerde baskın bir rol oynadı.
Syn:prevailing
Ant:inferior
donation
n
bağış
The hospital received a generous donation.
Hastane cömert bir bağış aldı.
Blood donation saves lives.
Kan bağışı hayat kurtarır.
Syn:contribution
donor
n
bağışçı
The donor remained anonymous.
Bağışçı anonim kaldı.
Organ donors help many patients.
Organ bağışçıları birçok hastaya yardım eder.
Syn:contributor
dose
n
doz
The doctor prescribed a small dose.
Doktor küçük bir doz yazdı.
A high dose may cause side effects.
Yüksek doz yan etkilere neden olabilir.
Syn:amount
dot
n
nokta, benek
Place a dot at the end of the sentence.
Cümlenin sonuna nokta koy.
The island is just a small dot on the map.
Ada haritada küçük bir nokta gibi.
Syn:point
downtown
n
şehir merkezi
They opened a new store downtown.
Şehir merkezinde yeni bir mağaza açtılar.
Traffic downtown is always busy.
Şehir merkezinde trafik her zaman yoğundur.
Syn:city center
drain
v
boşaltmak, tüketmek
The sink won’t drain properly.
Lavabo düzgün boşalmıyor.
The project drained all his energy.
Proje tüm enerjisini tüketti.
Syn:exhaustempty
Ant:fill
dramatically
adv
dramatik biçimde, önemli ölçüde
Prices increased dramatically.
Fiyatlar dramatik biçimde arttı.
Her mood changed dramatically after the news.
Haber sonrası ruh hali önemli ölçüde değişti.
Syn:significantly
Ant:slightly
drift
v
sürüklenmek, kaymak
The boat began to drift away from the shore.
Tekne kıyıdan sürüklenmeye başladı.
His thoughts drifted during the lecture.
Ders sırasında düşünceleri dağıldı.
Syn:floatwander
Ant:stay
driving
adj
itici, sürüşle ilgili
Ambition was the driving force behind his success.
Başarısının arkasındaki itici güç hırstı.
Driving lessons start next week.
Sürüş dersleri gelecek hafta başlıyor.
Syn:motivating
drought
n
kuraklık
The region suffered from severe drought.
Bölge şiddetli kuraklık yaşadı.
Drought affects crop production.
Kuraklık ürün üretimini etkiler.
Syn:aridity
Ant:flood
drown
v
boğulmak, suda ölmek
The swimmer nearly drowned in the rough sea.
Yüzücü dalgalı denizde neredeyse boğuluyordu.
The noise drowned out her voice.
Gürültü onun sesini bastırdı.
Syn:submergeoverwhelm
Ant:surface
dual
adj
çift, iki yönlü
The system has a dual purpose: security and efficiency.
Sistemin iki amacı var: güvenlik ve verimlilik.
She holds dual citizenship.
Çifte vatandaşlığa sahip.
Syn:doubletwofold
Ant:single
dub
v
adlandırmak, lakap takmak
The media dubbed him a rising star.
Medya ona yükselen yıldız adını verdi.
The film was dubbed into several languages.
Film birkaç dile dublajlandı.
Syn:labelnickname
dubious
adj
şüpheli, kuşkulu, güvenilmez
The source is dubious, so verify it before sharing.
Kaynak şüpheli, paylaşmadan önce doğrula.
His excuse sounded dubious to everyone.
Mazereti herkese kuşkulu geldi.
Syn:questionabledoubtful
Ant:certain
dull
adj
sıkıcı, donuk, mat
The lecture was dull and repetitive.
Ders sıkıcı ve tekrarlıydı.
The knife became dull after heavy use.
Bıçak yoğun kullanımdan sonra köreldi.
Syn:boringblunt
Ant:excitingsharp
dumb
adj
aptal, konuşamayan
It was a dumb mistake to ignore the warning.
Uyarıyı görmezden gelmek aptalca bir hataydı.
The character pretended to be dumb to avoid suspicion.
Karakter şüphe çekmemek için dilsiz taklidi yaptı.
Syn:stupidmute
Ant:intelligent
dump
v
boşaltmak, atmak, terk etmek
They dumped waste into the river illegally.
Atıkları yasadışı şekilde nehre boşalttılar.
He felt betrayed when she dumped him.
Onu terk ettiğinde ihanete uğramış hissetti.
Syn:discardabandon
Ant:keep
duo
n
ikili, iki kişilik grup
The musical duo released a new album.
Müzik ikilisi yeni bir albüm çıkardı.
The comedy duo performed brilliantly.
Komedi ikilisi harika performans sergiledi.
Syn:pair
duration
n
süre, zaman dilimi
The duration of the course is six weeks.
Kursun süresi altı haftadır.
The pain lasted for a short duration.
Ağrı kısa bir süre devam etti.
Syn:lengthperiod
Ant:moment
dynamic
adj
dinamik, hareketli
The company operates in a dynamic market.
Şirket dinamik bir pazarda faaliyet gösteriyor.
She is a dynamic speaker who engages the audience.
Dinleyiciyi etkileyen dinamik bir konuşmacıdır.
Syn:energeticactive
Ant:static

E

119 kelime
eager
adj
hevesli, istekli
She was eager to learn new skills.
Yeni beceriler öğrenmeye hevesliydi.
The students were eager for the results.
Öğrenciler sonuçlar için sabırsızlanıyordu.
Syn:keenenthusiastic
Ant:reluctant
earnings
n
kazanç, gelir
The company reported record earnings this year.
Şirket bu yıl rekor kazanç bildirdi.
His earnings increased after the promotion.
Terfiden sonra geliri arttı.
Syn:incomerevenue
Ant:loss
ease
n
kolaylık, rahatlık
The new software improves ease of use.
Yeni yazılım kullanım kolaylığını artırıyor.
She completed the task with ease.
Görevi rahatlıkla tamamladı.
Syn:comfortsimplicity
Ant:difficulty
echo
n
yankı, yansıma
Her voice produced a loud echo in the hall.
Sesi salonda güçlü bir yankı oluşturdu.
The speech echoed public concerns.
Konuşma halkın endişelerini yansıttı.
Syn:reverberation
ecological
adj
ekolojik, çevresel
Ecological balance is essential for survival.
Ekolojik denge hayati öneme sahiptir.
The project addresses ecological issues.
Proje çevresel sorunları ele alıyor.
Syn:environmental
economics
n
ekonomi bilimi
He studied economics at university.
Üniversitede ekonomi okudu.
Economics explains how markets function.
Ekonomi piyasaların nasıl işlediğini açıklar.
economist
n
ekonomist
The economist predicted a recession.
Ekonomist bir durgunluk öngördü.
A famous economist gave a lecture.
Ünlü bir ekonomist konferans verdi.
editorial
n
başyazı
The newspaper published a critical editorial.
Gazete eleştirel bir başyazı yayımladı.
She wrote an editorial on climate change.
İklim değişikliği üzerine bir başyazı yazdı.
Syn:opinion piece
educator
n
eğitimci
The educator emphasized critical thinking.
Eğitimci eleştirel düşünmeyi vurguladı.
Experienced educators shape young minds.
Deneyimli eğitimciler genç zihinleri şekillendirir.
Syn:teacher
effectiveness
n
etkililik
The effectiveness of the policy is under review.
Politikanın etkililiği gözden geçiriliyor.
Training improves effectiveness at work.
Eğitim iş yerinde etkililiği artırır.
Syn:efficiency
Ant:ineffectiveness
efficiency
n
verimlilik
The new engine improves fuel efficiency.
Yeni motor yakıt verimliliğini artırıyor.
Efficiency is crucial in manufacturing.
Üretimde verimlilik hayati önemdedir.
Syn:productivity
Ant:waste
efficiently
adv
verimli şekilde
The team completed the project efficiently.
Ekip projeyi verimli şekilde tamamladı.
Resources must be used efficiently.
Kaynaklar verimli kullanılmalıdır.
Syn:productively
Ant:inefficiently
ego
n
ego, benlik
His ego prevented him from apologizing.
Egosu özür dilemesini engelledi.
A healthy ego builds confidence.
Sağlıklı bir ego özgüven oluşturur.
Syn:self-esteem
Ant:humility
elaborate
v
ayrıntılandırmak
Could you elaborate on your proposal?
Teklifini ayrıntılandırabilir misin?
She elaborated her plan in detail.
Planını ayrıntılı şekilde açıkladı.
Syn:explainexpand
Ant:summarize
elbow
n
dirsek
He injured his elbow during the match.
Maç sırasında dirseğini sakatladı.
She nudged him with her elbow.
Onu dirseğiyle dürttü.
electoral
adj
seçimle ilgili
The country adopted electoral reforms.
Ülke seçim reformları benimsedi.
Electoral campaigns can be costly.
Seçim kampanyaları pahalı olabilir.
electronics
n
elektronik
The store specializes in consumer electronics.
Mağaza tüketici elektroniğinde uzmanlaşmıştır.
Electronics play a vital role in modern life.
Elektronik modern yaşamda hayati rol oynar.
elegant
adj
zarif, şık
She wore an elegant dress to the gala.
Galaya zarif bir elbise giydi.
The solution was simple and elegant.
Çözüm basit ve şıktı.
Syn:graceful
Ant:clumsy
elementary
adj
temel, ilköğretim
He teaches at an elementary school.
Bir ilkokulda öğretmenlik yapıyor.
The mistake was elementary.
Hata çok basitti.
Syn:basicfundamental
Ant:advanced
elevate
v
yükseltmek, yüceltmek
The speech elevated public morale.
Konuşma halkın moralini yükseltti.
The platform elevates the user experience.
Platform kullanıcı deneyimini artırıyor.
Syn:raiselift
Ant:lower
eligible
adj
uygun, hak kazanan
Only eligible candidates may apply.
Sadece uygun adaylar başvurabilir.
She is eligible for a scholarship.
Burs için hak kazanmıştır.
Syn:qualified
Ant:ineligible
eliminate
v
ortadan kaldırmak, elemek
The program aims to eliminate poverty.
Program yoksulluğu ortadan kaldırmayı amaçlıyor.
He was eliminated from the competition.
Yarışmadan elendi.
Syn:removeeradicate
Ant:introduce
elite
n
seçkin, elit
The university attracts the elite of society.
Üniversite toplumun seçkinlerini çeker.
Elite athletes train intensively.
Elit sporcular yoğun şekilde antrenman yapar.
Syn:topprivileged
Ant:mass
embark
v
girişmek, yola çıkmak
She embarked on a new career path.
Yeni bir kariyer yolculuğuna başladı.
They embarked on a journey across Europe.
Avrupa çapında bir yolculuğa çıktılar.
Syn:beginundertake
Ant:finish
embarrassment
n
utanç, mahcubiyet
His mistake caused deep embarrassment.
Hatası büyük utanca yol açtı.
She felt embarrassment after the incident.
Olaydan sonra mahcup hissetti.
Syn:shame
Ant:pride
embassy
n
elçilik
The embassy issued travel warnings.
Elçilik seyahat uyarısı yayımladı.
Protesters gathered outside the embassy.
Protestocular elçilik önünde toplandı.
embed
v
gömülmek, yerleştirmek
The journalist embedded herself with the troops.
Gazeteci birliklere katıldı (gömülü olarak çalıştı).
The chip is embedded in the device.
Çip cihaza yerleştirilmiştir.
Syn:insertimplant
Ant:extract
embody
v
somutlaştırmak, temsil etmek
She embodies the spirit of resilience.
Dayanıklılık ruhunu temsil ediyor.
The statue embodies national pride.
Heykel ulusal gururu simgeliyor.
Syn:representpersonify
embrace
v
kucaklamak, benimsemek
They embraced each other warmly.
Birbirlerini sıcak şekilde kucakladılar.
The company embraced new technology.
Şirket yeni teknolojiyi benimsedi.
Syn:adoptaccept
Ant:reject
emergence
n
ortaya çıkış, belirme
The emergence of new ideas changed the field.
Yeni fikirlerin ortaya çıkışı alanı değiştirdi.
The disease’s emergence worried scientists.
Hastalığın ortaya çıkışı bilim insanlarını endişelendirdi.
Syn:appearance
Ant:disappearance
emission
n
salım, yayım
Carbon emissions contribute to climate change.
Karbon salımı iklim değişikliğine katkı sağlar.
The factory reduced harmful emissions.
Fabrika zararlı salımları azalttı.
Syn:discharge
emotionally
adv
duygusal olarak
She was emotionally exhausted after the event.
Olaydan sonra duygusal olarak tükenmişti.
He responded emotionally to the criticism.
Eleştiriye duygusal tepki verdi.
empire
n
imparatorluk
The Roman Empire expanded rapidly.
Roma İmparatorluğu hızla genişledi.
He built a business empire.
Bir iş imparatorluğu kurdu.
Syn:kingdom
empirical
adj
deneysel, gözlemsel
The study is based on empirical evidence.
Çalışma deneysel kanıtlara dayanıyor.
Empirical research supports the theory.
Deneysel araştırma teoriyi destekliyor.
Syn:experimental
Ant:theoretical
empower
v
güçlendirmek, yetki vermek
The program aims to empower women.
Program kadınları güçlendirmeyi amaçlıyor.
Education empowers individuals.
Eğitim bireyleri güçlendirir.
Syn:enablestrengthen
Ant:disempower
enact
v
yürürlüğe koymak, yasalaştırmak
The government enacted new legislation.
Hükümet yeni yasa yürürlüğe koydu.
The law was enacted last year.
Yasa geçen yıl çıkarıldı.
Syn:passimplement
Ant:repeal
encompass
v
içermek, kapsamak
The project encompasses multiple disciplines.
Proje birden fazla disiplini kapsıyor.
The valley encompasses several villages.
Vadi birkaç köyü içerir.
Syn:includeembrace
Ant:exclude
encouragement
n
teşvik, cesaretlendirme
Her words of encouragement boosted his confidence.
Onun teşvik sözleri özgüvenini artırdı.
Teachers provide encouragement to students.
Öğretmenler öğrencilere cesaret verir.
Syn:support
Ant:discouragement
encouraging
adj
umut verici, teşvik edici
The results are encouraging so far.
Şimdiye kadar sonuçlar umut verici.
She received encouraging feedback.
Teşvik edici geri bildirim aldı.
Syn:promising
Ant:discouraging
endeavour
n
çaba, girişim
Scientific endeavour drives progress.
Bilimsel çaba ilerlemeyi sağlar.
The project was a joint endeavour.
Proje ortak bir girişimdi.
Syn:effortattempt
endless
adj
sonsuz, bitmeyen
They faced endless problems.
Sonsuz sorunlarla karşılaştılar.
The road seemed endless.
Yol bitmeyecekmiş gibi görünüyordu.
Syn:infinite
Ant:finite
endorse
v
desteklemek, onaylamak
The organization endorsed the proposal.
Kuruluş teklifi destekledi.
The celebrity endorsed the product.
Ünlü kişi ürünü onayladı.
Syn:supportapprove
Ant:oppose
endorsement
n
destek, onay, tavsiye
The candidate received the endorsement of several major unions.
Aday birkaç büyük sendikanın desteğini aldı.
Celebrity endorsement can significantly increase product sales.
Ünlü onayı ürün satışlarını önemli ölçüde artırabilir.
Syn:approvalsupport
Ant:opposition
endure
v
katlanmak, dayanmak, sürmek
She had to endure years of hardship before achieving success.
Başarıya ulaşmadan önce yıllarca zorluğa katlandı.
The tradition has endured for centuries.
Gelenek yüzyıllardır sürmektedir.
Syn:withstandtolerate
Ant:surrender
enforce
v
uygulamak, zorla kabul ettirmek
The police are responsible for enforcing the law.
Polis yasayı uygulamakla sorumludur.
The school strictly enforces its rules.
Okul kurallarını sıkı şekilde uygular.
Syn:implementimpose
Ant:ignore
enforcement
n
uygulama, icra
Law enforcement agencies investigated the crime.
Kolluk kuvvetleri suçu soruşturdu.
Strict enforcement ensures compliance.
Sıkı uygulama uyumu sağlar.
Syn:implementation
Ant:neglect
engagement
n
katılım, bağlılık, nişan
Employee engagement improves productivity.
Çalışan bağlılığı verimliliği artırır.
Their engagement was announced last week.
Nişanları geçen hafta duyuruldu.
Syn:involvementcommitment
Ant:disengagement
engaging
adj
çekici, ilgi çekici
The speaker gave an engaging presentation.
Konuşmacı ilgi çekici bir sunum yaptı.
It’s an engaging novel that keeps readers hooked.
Okuyucuyu sürükleyen etkileyici bir roman.
Syn:captivating
Ant:boring
enjoyable
adj
keyifli, zevkli
The trip was both relaxing and enjoyable.
Gezi hem rahatlatıcı hem de keyifliydi.
She found the class surprisingly enjoyable.
Dersi şaşırtıcı derecede zevkli buldu.
Syn:pleasant
Ant:unpleasant
enquire
v
sormak, bilgi almak
He enquired about the train schedule.
Tren saatleri hakkında bilgi aldı.
She enquired whether the position was still available.
Pozisyonun hâlâ açık olup olmadığını sordu.
Syn:askinquire
enrich
v
zenginleştirmek, geliştirmek
Travel can enrich your understanding of other cultures.
Seyahat diğer kültürleri anlamanı zenginleştirebilir.
The program enriches students’ academic experience.
Program öğrencilerin akademik deneyimini geliştirir.
Syn:enhance
Ant:impoverish
enrol
v
kaydolmak, kayıt yaptırmak
She enrolled in a language course.
Bir dil kursuna kaydoldu.
Students must enrol before the deadline.
Öğrenciler son tarihten önce kayıt yaptırmalıdır.
Syn:register
Ant:withdraw
ensue
v
izlemek, meydana gelmek
A heated debate ensued after the announcement.
Duyurudan sonra hararetli bir tartışma başladı.
Chaos ensued when the power went out.
Elektrikler kesilince kaos yaşandı.
Syn:followresult from
Ant:precede
entail
v
gerektirmek, içermek, zorunlu kılmak
Building a reliable system may entail extra testing.
Güvenilir bir sistem kurmak ekstra test gerektirebilir.
True leadership entails responsibility, not comfort.
Gerçek liderlik rahatlık değil sorumluluk gerektirir.
Syn:involverequire
Ant:avoid
enterprise
n
girişim, işletme
Starting a new enterprise requires courage and capital.
Yeni bir girişim başlatmak cesaret ve sermaye gerektirir.
Free enterprise drives innovation.
Serbest girişim yeniliği teşvik eder.
Syn:businessventure
entertaining
adj
eğlenceli, keyifli
The show was highly entertaining.
Program oldukça eğlenceliydi.
He told an entertaining story.
Eğlenceli bir hikâye anlattı.
Syn:amusing
Ant:dull
enthusiast
n
meraklı, hevesli
A photography enthusiast joined the workshop.
Bir fotoğraf meraklısı atölyeye katıldı.
He’s a car enthusiast who attends every exhibition.
Her sergiye katılan bir araba tutkunu.
Syn:fandevotee
entitle
v
hak kazandırmak, adlandırmak
The ticket entitles you to free entry.
Bilet size ücretsiz giriş hakkı verir.
The book is entitled “Future Visions.”
Kitabın adı “Gelecek Vizyonları”dır.
Syn:authorizename
Ant:disqualify
entity
n
varlık, kurum
The company is a separate legal entity.
Şirket ayrı bir tüzel kişiliktir.
Each entity has its own responsibilities.
Her varlığın kendi sorumlulukları vardır.
Syn:organizationunit
entrepreneur
n
girişimci
The entrepreneur launched a successful startup.
Girişimci başarılı bir start-up kurdu.
Young entrepreneurs drive economic growth.
Genç girişimciler ekonomik büyümeyi destekler.
Syn:founder
envelope
n
zarf, kılıf
She placed the letter inside the envelope.
Mektubu zarfa koydu.
The plane was flying at the edge of its performance envelope.
Uçak performans sınırında uçuyordu.
epidemic
n
salgın
The country is facing a flu epidemic.
Ülke grip salgınıyla karşı karşıya.
Obesity has become a global epidemic.
Obezite küresel bir salgın haline geldi.
Syn:outbreak
equality
n
eşitlik
Equality before the law is a fundamental principle.
Kanun önünde eşitlik temel bir ilkedir.
Many societies aim to improve equality of opportunity.
Birçok toplum fırsat eşitliğini geliştirmeyi hedefler.
Syn:fairness
Ant:inequality
equation
n
denklem, eşitlik
The problem can be solved using a simple equation.
Sorun basit bir denklemle çözülebilir.
Success is not always a simple equation.
Başarı her zaman basit bir eşitlik değildir.
Syn:formula
equip
v
donatmak, teçhiz etmek
The lab is equipped with modern technology.
Laboratuvar modern teknolojiyle donatılmıştır.
Training equips employees with necessary skills.
Eğitim çalışanları gerekli becerilerle donatır.
Syn:providearm
Ant:deprive
equivalent
adj
eşdeğer, denk
This qualification is equivalent to a bachelor’s degree.
Bu yeterlilik lisans derecesine eşdeğerdir.
The two offers are roughly equivalent.
İki teklif yaklaşık olarak denktir.
Syn:equalcomparable
Ant:different
era
n
dönem, çağ
The invention marked a new era in communication.
Buluş iletişimde yeni bir dönemi başlattı.
We live in the digital era.
Dijital çağda yaşıyoruz.
Syn:period
eradicate
v
yok etmek, ortadan kaldırmak
Vaccination programs helped eradicate some diseases.
Aşılama programları bazı hastalıkları ortadan kaldırdı.
Consistent effort can eradicate bad habits.
İstikrarlı çaba kötü alışkanlıkları yok edebilir.
Syn:eliminateremove
Ant:preserve
erect
v
inşa etmek, dikmek
Workers erected a statue in the square.
İşçiler meydana bir heykel dikti.
The fence was erected for safety reasons.
Güvenlik nedeniyle çit kuruldu.
Syn:buildconstruct
Ant:demolish
erupt
v
patlamak, aniden başlamak
The volcano erupted unexpectedly.
Volkan beklenmedik şekilde patladı.
Violence erupted after the match.
Maçtan sonra şiddet olayları patlak verdi.
Syn:explode
Ant:subside
escalate
v
tırmanmak, şiddetlenmek
The conflict began to escalate rapidly.
Çatışma hızla tırmanmaya başladı.
Costs have escalated beyond expectations.
Maliyetler beklentilerin üzerine çıktı.
Syn:intensify
Ant:decrease
essence
n
öz, esas
The essence of leadership is responsibility.
Liderliğin özü sorumluluktur.
In essence, the plan failed due to poor management.
Esasen plan kötü yönetim nedeniyle başarısız oldu.
Syn:coresubstance
essentially
adv
esasen, temelde
The project is essentially complete.
Proje esasen tamamlandı.
Essentially, we need better coordination.
Temelde daha iyi koordinasyona ihtiyacımız var.
Syn:basically
establishment
n
kuruluş, tesis
The establishment of the university dates back to 1900.
Üniversitenin kuruluşu 1900’e dayanır.
The restaurant is a well-known establishment.
Restoran tanınmış bir işletmedir.
Syn:foundation
eternal
adj
sonsuz, ebedi
The poet wrote about eternal love.
Şair sonsuz aşk hakkında yazdı.
The stars seem eternal in the night sky.
Yıldızlar gece gökyüzünde ebedi görünür.
Syn:everlasting
Ant:temporary
ethic
n
ilke, ahlak kuralı
Professional ethic requires honesty.
Mesleki etik dürüstlük gerektirir.
He questioned the ethic of the decision.
Kararın ahlaki yönünü sorguladı.
Syn:morality
ethical
adj
etik, ahlaki, doğru ilkelere uygun
It is ethical to acknowledge the original source.
Orijinal kaynağı belirtmek etiktir.
Leaders must make ethical decisions even under pressure.
Liderler baskı altında bile etik kararlar vermelidir.
Syn:moralprincipledrighteous
Ant:unethicalimmoral
ethnic
adj
etnik, kültürel
The city has diverse ethnic communities.
Şehir çeşitli etnik topluluklara sahiptir.
Ethnic traditions are celebrated annually.
Etnik gelenekler her yıl kutlanır.
Syn:cultural
evacuate
v
tahliye etmek, boşaltmak
Residents were evacuated after the earthquake.
Depremden sonra sakinler tahliye edildi.
The building was evacuated due to a fire alarm.
Yangın alarmı nedeniyle bina boşaltıldı.
Syn:clearempty
Ant:fill
evaluation
n
değerlendirme
The teacher completed a performance evaluation.
Öğretmen performans değerlendirmesini tamamladı.
Evaluation of the project will take time.
Projenin değerlendirilmesi zaman alacak.
Syn:assessment
evident
adj
açık, belirgin
It was evident that he was nervous.
Onun gergin olduğu açıktı.
The benefits are evident in the results.
Faydalar sonuçlarda belirgindir.
Syn:obvious
Ant:hidden
evoke
v
çağrıştırmak, uyandırmak
The song evokes childhood memories.
Şarkı çocukluk anılarını çağrıştırıyor.
The image evokes a sense of nostalgia.
Görüntü nostalji duygusu uyandırıyor.
Syn:arousetrigger
Ant:suppress
evolution
n
evrim, gelişim
The theory of evolution transformed biology.
Evrim teorisi biyolojiyi dönüştürdü.
The evolution of technology is rapid.
Teknolojinin gelişimi hızlıdır.
Syn:development
evolutionary
adj
evrimsel
Evolutionary biology studies adaptation.
Evrimsel biyoloji uyumu inceler.
The change was evolutionary rather than revolutionary.
Değişim devrimsel değil evrimseldi.
evolve
v
evrimleşmek, gelişmek
Languages evolve over time.
Diller zamanla evrimleşir.
The company evolved into a global brand.
Şirket küresel bir markaya dönüştü.
Syn:developtransform
Ant:stagnate
exaggerate
v
abartmak
He tends to exaggerate his achievements.
Başarılarını abartma eğilimindedir.
Don’t exaggerate the problem.
Sorunu abartma.
Syn:overstate
Ant:understate
exceed
v
aşmak, geçmek
The cost exceeded the budget.
Maliyet bütçeyi aştı.
She exceeded expectations.
Beklentileri aştı.
Syn:surpass
Ant:fall short
excellence
n
mükemmellik, üstünlük
The award recognizes excellence in research.
Ödül araştırmada mükemmelliği tanır.
She strives for excellence in everything.
Her konuda mükemmellik için çabalar.
Syn:superiority
Ant:mediocrity
exception
n
istisna, ayrıcalık
Everyone attended except one exception.
Herkes katıldı, bir istisna dışında.
This rule has no exception.
Bu kuralın istisnası yoktur.
Syn:exemption
Ant:norm
exceptional
adj
olağanüstü, istisnai
She has exceptional talent.
Olağanüstü bir yeteneğe sahip.
The results were exceptional.
Sonuçlar istisnai derecede iyiydi.
Syn:outstanding
Ant:ordinary
excess
n
fazlalık, aşırılık
The medicine taken in excess can be harmful.
Aşırı alınan ilaç zararlı olabilir.
Excess sugar leads to health problems.
Aşırı şeker sağlık sorunlarına yol açar.
Syn:surplus
Ant:deficit
excessive
adj
aşırı, fazla
The price is excessive for such a product.
Böyle bir ürün için fiyat aşırı.
Excessive noise can damage hearing.
Aşırı gürültü işitmeye zarar verebilir.
Syn:extremeoverwhelming
Ant:moderate
exclude
v
dışlamak, hariç tutmak
The club excludes non-members.
Kulüp üye olmayanları hariç tutar.
She felt excluded from the group.
Kendini gruptan dışlanmış hissetti.
Syn:omitreject
Ant:include
exclusion
n
dışlama, hariç tutma
The exclusion of women from the debate was criticized.
Kadınların tartışmadan dışlanması eleştirildi.
Social exclusion can lead to poverty.
Toplumsal dışlanma yoksulluğa yol açabilir.
Syn:omissionrejection
Ant:inclusion
exclusive
adj
özel, yalnızca birine ait
This is an exclusive interview.
Bu özel bir röportajdır.
The club offers exclusive membership benefits.
Kulüp özel üyelik avantajları sunar.
Syn:privateunique
Ant:inclusive
exclusively
adv
yalnızca, sadece
The product is sold exclusively online.
Ürün yalnızca çevrim içi satılıyor.
The club is exclusively for members.
Kulüp sadece üyelere özeldir.
Syn:solelyonly
Ant:inclusively
execute
v
uygulamak, idam etmek, yerine getirmek
The company executed the plan flawlessly.
Şirket planı kusursuz şekilde uyguladı.
The prisoner was executed after the trial.
Mahkûm yargılamadan sonra idam edildi.
Syn:carry outimplement
Ant:abort
execution
n
uygulama, infaz, icra
The execution of the strategy was impressive.
Stratejinin uygulanması etkileyiciydi.
The execution took place at dawn.
İnfaz şafakta gerçekleşti.
Syn:implementationperformance
exert
v
uygulamak, göstermek (çaba)
He exerted great effort to finish the race.
Yarışı bitirmek için büyük çaba sarf etti.
The leader exerted pressure on the committee.
Lider komiteye baskı uyguladı.
Syn:applyexercise
Ant:relax
exhibit
v
sergilemek, göstermek
The museum exhibits ancient artifacts.
Müze antik eserleri sergiliyor.
She exhibited remarkable patience.
Olağanüstü sabır gösterdi.
Syn:displaydemonstrate
Ant:hide
exile
n
sürgün
The writer lived in exile for many years.
Yazar yıllarca sürgünde yaşadı.
He was sent into exile after the coup.
Darbeden sonra sürgüne gönderildi.
Syn:banishment
Ant:return
exit
n
çıkış
The emergency exit is on the left.
Acil çıkış soldadır.
He rushed toward the exit.
Çıkışa doğru koştu.
Syn:way out
Ant:entrance
exotic
adj
egzotik, alışılmadık
They served exotic dishes from Asia.
Asya’dan egzotik yemekler servis ettiler.
She adopted an exotic style of clothing.
Alışılmadık bir giyim tarzı benimsedi.
Syn:unusualforeign
Ant:common
expansion
n
genişleme, yayılma
The company announced its expansion into Europe.
Şirket Avrupa’ya genişlediğini duyurdu.
Rapid urban expansion changed the landscape.
Hızlı kentsel genişleme manzarayı değiştirdi.
Syn:growth
Ant:contraction
expenditure
n
harcama, gider
Government expenditure increased this year.
Hükümet harcamaları bu yıl arttı.
Military expenditure is under review.
Askerî harcamalar gözden geçiriliyor.
Syn:spending
Ant:income
experimental
adj
deneysel, deneyimsel
The treatment is still experimental.
Tedavi hâlâ deneysel aşamadadır.
They adopted an experimental teaching method.
Deneysel bir öğretim yöntemi benimsediler.
Syn:trialinnovative
Ant:conventional
expertise
n
uzmanlık, uzman bilgisi
She has expertise in cybersecurity.
Siber güvenlikte uzmanlığa sahip.
The project requires technical expertise.
Proje teknik uzmanlık gerektiriyor.
Syn:skillproficiency
Ant:inexperience
expire
v
süresi dolmak, sona ermek
The contract will expire next month.
Sözleşmenin süresi gelecek ay dolacak.
His passport expired last year.
Pasaportunun süresi geçen yıl doldu.
Syn:endlapse
Ant:begin
explicit
adj
açık, net
The instructions were clear and explicit.
Talimatlar açık ve netti.
The film contains explicit content.
Film açık içerik barındırıyor.
Syn:cleardirect
Ant:vague
explicitly
adv
açıkça, belirgin şekilde
The rules explicitly forbid cheating.
Kurallar kopyayı açıkça yasaklıyor.
She explicitly stated her concerns.
Endişelerini açıkça ifade etti.
Syn:clearly
Ant:implicitly
exploit
v
sömürmek, faydalanmak
The company was accused of exploiting workers.
Şirket işçileri sömürmekle suçlandı.
She exploited every opportunity to learn.
Öğrenmek için her fırsatı değerlendirdi.
Syn:take advantage ofabuse
Ant:protect
exploitation
n
sömürü, istismar
The exploitation of natural resources harms the environment.
Doğal kaynakların sömürülmesi çevreye zarar verir.
Child exploitation is a serious crime.
Çocuk istismarı ciddi bir suçtur.
Syn:abusemisuse
Ant:protection
explosive
adj
patlayıcı, çok hızlı artan
The device contained explosive material.
Cihaz patlayıcı madde içeriyordu.
The news had an explosive impact.
Haber büyük bir etki yarattı.
Syn:volatiledramatic
Ant:stable
exposure
n
maruz kalma, açığa çıkma
Prolonged exposure to sunlight can damage skin.
Uzun süre güneşe maruz kalmak cilde zarar verebilir.
The scandal led to the exposure of corruption.
Skandal yolsuzluğun açığa çıkmasına yol açtı.
Syn:publicitycontact
Ant:shelter
extension
n
uzatma, ek, genişletme
The company requested an extension of the deadline.
Şirket son tarihin uzatılmasını talep etti.
They built an extension to the house.
Eve bir ek bina yaptılar.
Syn:prolongationaddition
Ant:reduction
extensive
adj
kapsamlı, geniş kapsamlı
The report includes extensive research.
Rapor kapsamlı araştırma içeriyor.
The damage was extensive after the fire.
Yangından sonra zarar büyüktü.
Syn:comprehensive
Ant:limited
extensively
adv
geniş ölçüde, kapsamlı şekilde
The topic has been extensively studied.
Konu geniş ölçüde incelenmiştir.
He traveled extensively across Asia.
Asya’yı kapsamlı şekilde gezdi.
Syn:widely
Ant:rarely
extract
v
çıkarmak, özünü almak
The dentist extracted the tooth.
Dişçi dişi çekti.
They extracted valuable data from the survey.
Anketten değerli veriler çıkardılar.
Syn:removederive
Ant:insert
extremist
n
aşırıcı, radikal
The group was labeled as extremist.
Grup aşırıcı olarak etiketlendi.
Extremists often reject compromise.
Radikaller genellikle uzlaşmayı reddeder.
Syn:radical
Ant:moderate

F

82 kelime
fabric
n
kumaş, doku
The dress is made of fine fabric.
Elbise kaliteli kumaştan yapılmış.
Trust is the fabric of society.
Güven toplumun dokusudur.
Syn:textile
fabulous
adj
muhteşem, harika
They had a fabulous holiday.
Muhteşem bir tatil geçirdiler.
She did a fabulous job on the project.
Projede harika bir iş çıkardı.
Syn:wonderfulamazing
Ant:terrible
facilitate
v
kolaylaştırmak, sağlamak
The software facilitates communication between teams.
Yazılım ekipler arası iletişimi kolaylaştırır.
The agreement will facilitate trade.
Anlaşma ticareti kolaylaştıracak.
Syn:enableease
Ant:hinder
faction
n
hizip, klik
Political factions argued within the party.
Parti içinde siyasi hizipler tartıştı.
The movement split into rival factions.
Hareket rakip hiziplere bölündü.
Syn:groupsect
Ant:unity
faculty
n
fakülte, yetkinlik
She joined the faculty of medicine.
Tıp fakültesine katıldı.
He lost his mental faculties after the accident.
Kazadan sonra zihinsel yetilerini kaybetti.
Syn:ability
fade
v
solmak, yavaşça kaybolmak
The colors will fade in sunlight.
Renkler güneşte solar.
His enthusiasm began to fade.
Heyecanı azalmaya başladı.
Syn:diminishdisappear
Ant:intensify
failed
adj
başarısız
The failed attempt cost them time and money.
Başarısız girişim zaman ve para kaybettirdi.
He is a failed politician.
Başarısız bir siyasetçi olarak anılıyor.
Syn:unsuccessful
Ant:successful
fairness
n
adalet, hakkaniyet
The judge is known for his fairness.
Hâkim adaletiyle tanınır.
Fairness in competition is essential.
Rekabette hakkaniyet esastır.
Syn:justice
Ant:injustice
fake
adj
sahte, taklit
The painting turned out to be fake.
Tablonun sahte olduğu ortaya çıktı.
She gave a fake smile.
Sahte bir gülümseme verdi.
Syn:falsecounterfeit
Ant:genuine
fame
n
şöhret, ün
She gained fame after the movie.
Filmden sonra ün kazandı.
Fame often comes with pressure.
Şöhret genellikle baskı getirir.
Syn:celebrity
Ant:anonymity
fantasy
n
fantezi, hayal
He lives in a world of fantasy.
Hayal dünyasında yaşıyor.
The novel blends fantasy with reality.
Roman fantezi ile gerçeği birleştirir.
Syn:imagination
Ant:reality
fare
n
ücret, tarife
The bus fare increased this year.
Otobüs ücreti bu yıl arttı.
Airfare is expensive during holidays.
Tatillerde uçak bileti pahalıdır.
Syn:fee
Ant:cost
fatal
adj
ölümcül, yıkıcı
The accident proved fatal.
Kaza ölümcül oldu.
A fatal error stopped the system.
Ölümcül bir hata sistemi durdurdu.
Syn:deadlylethal
Ant:harmless
fate
n
kader, yazgı
They could not escape their fate.
Kaderlerinden kaçamadılar.
Fate brought them together.
Kader onları bir araya getirdi.
Syn:destiny
Ant:choice
favourable
adj
olumlu, elverişli
The results were favourable for the company.
Sonuçlar şirket için olumluydu.
Conditions are favourable for investment.
Koşullar yatırım için elverişli.
Syn:positive
Ant:adverse
feasible
adj
uygulanabilir, mümkün, gerçekçi
The plan is feasible if we manage time well.
Zamanı iyi yönetirsek plan uygulanabilir.
A feasible budget prevents future problems.
Uygulanabilir bir bütçe gelecekteki sorunları önler.
Syn:practicalworkable
Ant:impossible
feat
n
başarı, marifet
Climbing the mountain was an impressive feat.
Dağa tırmanmak etkileyici bir başarıydı.
It’s no small feat to run a marathon.
Maraton koşmak küçük bir başarı değildir.
Syn:achievement
Ant:failure
federal
adj
federal, merkezi
The federal government introduced new policies.
Federal hükümet yeni politikalar getirdi.
Federal law applies nationwide.
Federal yasa ülke genelinde geçerlidir.
Syn:national
Ant:state
feeding
n
besleme, beslenme
Breastfeeding has health benefits.
Emzirmenin sağlık faydaları vardır.
Animal feeding requires careful planning.
Hayvan besleme dikkatli planlama gerektirir.
Syn:nourishment
feminist
n
feminist, kadın hakları savunucusu
She identifies as a feminist.
Kendisini feminist olarak tanımlar.
The feminist movement advocates equality.
Feminist hareket eşitliği savunur.
Syn:activist
fever
n
ateş, hummalı durum
He has a high fever.
Yüksek ateşi var.
Election fever spread across the country.
Seçim heyecanı ülkeye yayıldı.
Syn:temperature
fibre
n
lif, fiber
Fruits are rich in fibre.
Meyveler lif açısından zengindir.
Optical fibre enables fast internet.
Fiber optik hızlı internet sağlar.
Syn:strand
fierce
adj
şiddetli, vahşi, yoğun
The competition was fierce.
Rekabet şiddetliydi.
A fierce storm hit the coast.
Kıyıya şiddetli bir fırtına vurdu.
Syn:intenseviolent
Ant:gentle
film-maker
n
film yapımcısı
The film-maker won an international award.
Film yapımcısı uluslararası ödül kazandı.
A young film-maker directed the documentary.
Genç bir film yapımcısı belgeseli yönetti.
Syn:director
filter
n
filtre
The filter removes impurities from water.
Filtre sudaki kirleri temizler.
Use a spam filter for emails.
E-postalar için spam filtresi kullan.
Syn:screensieve
fine
n
para cezası
The driver had to pay a fine.
Sürücü para cezası ödemek zorunda kaldı.
He received a fine for speeding.
Hız yaptığı için ceza aldı.
Syn:penalty
Ant:reward
firearm
n
ateşli silah
The suspect was carrying a firearm.
Şüpheli ateşli silah taşıyordu.
Strict laws regulate firearm ownership.
Ateşli silah sahipliği sıkı yasalarla düzenlenir.
Syn:gun
firefighter
n
itfaiyeci
The firefighter rescued a child from the burning house.
İtfaiyeci yanan evden bir çocuğu kurtardı.
Firefighters worked all night to control the wildfire.
İtfaiyeciler orman yangınını kontrol altına almak için gece boyunca çalıştı.
firework
n
havai fişek
Colorful fireworks lit up the sky during the festival.
Festival sırasında renkli havai fişekler gökyüzünü aydınlattı.
The grand finale ended with spectacular fireworks.
Büyük final muhteşem havai fişeklerle sona erdi.
firm
adj
kararlı, sağlam, sert
She remained firm in her decision despite criticism.
Eleştirilere rağmen kararında kararlı kaldı.
Use a firm grip to hold the tool safely.
Aleti güvenle tutmak için sağlam bir kavrama kullan.
Syn:strongsolid
Ant:weak
firmly
adv
kararlı şekilde, sıkıca
He firmly rejected the proposal.
Teklifi kararlı şekilde reddetti.
Hold the ladder firmly to prevent accidents.
Kazaları önlemek için merdiveni sıkıca tut.
Syn:stronglysecurely
Ant:loosely
fit
adj
uygun, sağlıklı, formda
This dress doesn’t fit me properly.
Bu elbise bana tam uymuyor.
She is physically fit and active.
Fiziksel olarak formda ve aktif.
Syn:suitablehealthy
Ant:unfit
fixture
n
sabit parça, demirbaş
The lights are permanent fixtures in the hall.
Lambalar salonun sabit parçalarıdır.
The sink is a kitchen fixture.
Lavabo mutfağın demirbaş bir parçasıdır.
flavour
n
lezzet, tat, aroma
This soup has a rich flavour.
Bu çorbanın yoğun bir lezzeti var.
The sauce adds extra flavour to the dish.
Sos yemeğe ekstra tat katar.
Syn:tastearoma
flaw
n
kusur, hata
The design has a serious flaw.
Tasarımda ciddi bir kusur var.
Even a small flaw can weaken the structure.
Küçük bir hata bile yapıyı zayıflatabilir.
Syn:defectfault
Ant:perfection
flawed
adj
hatalı, kusurlu
The argument was logically flawed.
Argüman mantıksal olarak hatalıydı.
The system is flawed and needs improvement.
Sistem kusurlu ve geliştirilmesi gerekiyor.
Syn:defectiveimperfect
Ant:flawless
flee
v
kaçmak, firar etmek
People fled the city during the war.
İnsanlar savaş sırasında şehirden kaçtı.
The suspect fled the scene of the crime.
Şüpheli olay yerinden kaçtı.
Syn:escaperun away
Ant:stay
fleet
n
filo
The navy deployed its fleet to the region.
Donanma filosunu bölgeye konuşlandırdı.
The company owns a fleet of delivery trucks.
Şirketin bir teslimat kamyonu filosu var.
flesh
n
et, ten
The wound cut through flesh.
Yara ete kadar kesmişti.
The idea began to take flesh in practice.
Fikir uygulamada somutlaşmaya başladı.
flexibility
n
esneklik, uyum sağlama
Flexibility in work hours improves morale.
Çalışma saatlerinde esneklik morali artırır.
Athletes need flexibility to avoid injury.
Sporcular sakatlanmamak için esnekliğe ihtiyaç duyar.
Syn:adaptability
Ant:rigidity
flourish
v
gelişmek, serpilmek
The business began to flourish after the investment.
Yatırımdan sonra işletme gelişmeye başladı.
Cultural activities flourish in open societies.
Kültürel faaliyetler açık toplumlarda gelişir.
Syn:thriveprosper
Ant:decline
fluctuate
v
dalgalanmak, değişkenlik göstermek
Currency rates fluctuate every day.
Döviz kurları her gün dalgalanır.
Motivation can fluctuate, so habits matter.
Motivasyon değişken olabilir, bu yüzden alışkanlıklar önemlidir.
Syn:varyswing
Ant:stabilize
fluid
adj
akışkan, değişken
The situation remains fluid and unpredictable.
Durum akışkan ve öngörülemez kalıyor.
Water is a common fluid.
Su yaygın bir akışkandır.
Syn:liquidflexible
Ant:stable
fond
adj
düşkün, sevgi dolu
She is fond of classical music.
Klasik müziğe düşkündür.
He has fond memories of his childhood.
Çocukluğuna dair güzel anıları var.
Syn:affectionate
Ant:dislike
fool
n
aptal, budala
Don’t make a fool of yourself.
Kendini aptal durumuna düşürme.
He felt like a fool after the mistake.
Hatadan sonra kendini aptal gibi hissetti.
Syn:idiot
Ant:genius
footage
n
görüntü kaydı
The CCTV footage helped identify the suspect.
Güvenlik kamerası görüntüleri şüpheliyi tespit etmeye yardımcı oldu.
News footage showed the aftermath of the storm.
Haber görüntüleri fırtınanın ardından yaşananları gösterdi.
Syn:video recording
forbid
v
yasaklamak, engellemek
The law forbids smoking in public areas.
Yasa kamusal alanlarda sigarayı yasaklıyor.
Her parents forbade her to go out late.
Ailesi geç saatte dışarı çıkmasını yasakladı.
Syn:prohibitban
Ant:allow
forecast
n
tahmin, öngörü
The weather forecast predicts heavy rain.
Hava tahmini şiddetli yağmur öngörüyor.
Economic forecasts indicate growth.
Ekonomik tahminler büyümeye işaret ediyor.
Syn:prediction
foreigner
n
yabancı
The policy affects both citizens and foreigners.
Politika hem vatandaşları hem de yabancıları etkiliyor.
As a foreigner, he struggled with the language.
Yabancı olarak dil konusunda zorlandı.
Syn:outsider
forge
v
dövmek, sahte yapmak, kurmak
They forged a strong partnership.
Güçlü bir ortaklık kurdular.
He was arrested for forging documents.
Belgede sahtecilik yaptığı için tutuklandı.
Syn:createfake
Ant:destroy
format
n
biçim, format
The document is available in PDF format.
Belge PDF formatında mevcut.
The show follows a similar format each week.
Program her hafta benzer bir format izliyor.
Syn:layoutstructure
formation
n
oluşum, formasyon
The formation of clouds signals rain.
Bulut oluşumu yağmuru işaret eder.
The team practiced defensive formations.
Takım savunma formasyonları çalıştı.
Syn:creation
Ant:disintegration
formerly
adv
eskiden, önceden
The building was formerly a hospital.
Bina eskiden hastaneydi.
He was formerly known as a writer.
Önceden yazar olarak biliniyordu.
Syn:previously
Ant:currently
formula
n
formül, yöntem
The scientist discovered a new formula.
Bilim insanı yeni bir formül keşfetti.
There is no simple formula for success.
Başarı için basit bir formül yoktur.
Syn:equation
formulate
v
formüle etmek, tasarlamak
The committee formulated a new policy.
Komite yeni bir politika oluşturdu.
She formulated her argument carefully.
Argümanını dikkatlice formüle etti.
Syn:devisedesign
forth
adv
ileri, öne doğru
She stepped forth to speak.
Konuşmak için öne çıktı.
He brought forth new evidence.
Yeni kanıtlar ortaya koydu.
Syn:forward
Ant:back
forthcoming
adj
yaklaşan, açık sözlü
The forthcoming event is highly anticipated.
Yaklaşan etkinlik merakla bekleniyor.
She was forthcoming about her plans.
Planları konusunda açık sözlüydü.
Syn:upcoming
Ant:reserved
fortunate
adj
şanslı, talihli
He was fortunate to survive the accident.
Kazadan sağ kurtulduğu için şanslıydı.
We are fortunate to have such support.
Böyle bir desteğe sahip olduğumuz için talihliyiz.
Syn:lucky
Ant:unfortunate
forum
n
forum, tartışma platformu
The issue was discussed in an online forum.
Konu çevrim içi forumda tartışıldı.
The summit provided a forum for dialogue.
Zirve diyalog için bir platform sağladı.
Syn:platform
fossil
n
fosil, kalıntı
The museum displays dinosaur fossils.
Müze dinozor fosilleri sergiliyor.
Coal is a fossil fuel.
Kömür fosil yakıttır.
foster
v
teşvik etmek, beslemek, koruyucu aile olmak
The school fosters creativity among students.
Okul öğrenciler arasında yaratıcılığı teşvik eder.
They decided to foster a child.
Bir çocuğa koruyucu aile olmaya karar verdiler.
Syn:encouragepromote
Ant:neglect
foundation
n
temel, vakıf
The foundation of the building is strong.
Binanın temeli sağlam.
She established a charity foundation.
Bir hayır vakfı kurdu.
Syn:basebasis
founder
n
kurucu
The founder built the company from scratch.
Kurucu şirketi sıfırdan kurdu.
The founder’s vision shaped the organization.
Kurucunun vizyonu organizasyonu şekillendirdi.
Syn:creator
fraction
n
kesir, küçük bir bölüm
Only a fraction of the budget was used.
Bütçenin sadece küçük bir kısmı kullanıldı.
A fraction of students failed the exam.
Öğrencilerin küçük bir bölümü sınavda başarısız oldu.
Syn:portionpart
Ant:whole
fragile
adj
kırılgan, hassas
The glass is fragile and easy to break.
Cam kırılgandır ve kolayca kırılır.
The peace agreement remains fragile.
Barış anlaşması hâlâ hassas durumda.
Syn:delicatebreakable
Ant:strong
fragment
n
parça, kırıntı
The vase broke into small fragments.
Vazo küçük parçalara ayrıldı.
A fragment of the conversation was recorded.
Konuşmanın bir parçası kaydedildi.
Syn:piecebit
Ant:whole
framework
n
çerçeve, iskelet
The agreement provides a framework for cooperation.
Anlaşma iş birliği için bir çerçeve sunuyor.
The building’s framework is made of steel.
Binanın iskeleti çelikten yapılmış.
Syn:structureoutline
franchise
n
franchise, imtiyaz
The restaurant operates as a franchise.
Restoran franchise olarak faaliyet gösteriyor.
He bought a franchise of a famous brand.
Ünlü bir markanın franchise’ını satın aldı.
Syn:license
frankly
adv
açıkçası, dürüstçe
Frankly, I don’t agree with your decision.
Açıkçası kararına katılmıyorum.
She spoke frankly about her concerns.
Endişeleri hakkında dürüstçe konuştu.
Syn:honestly
Ant:dishonestly
fraud
n
dolandırıcılık, hile
The businessman was charged with fraud.
İş insanı dolandırıcılıkla suçlandı.
Credit card fraud is increasing.
Kredi kartı dolandırıcılığı artıyor.
Syn:scam
Ant:honesty
freely
adv
özgürce, serbestçe
People can express their opinions freely.
İnsanlar görüşlerini özgürce ifade edebilir.
The information is freely available online.
Bilgi çevrim içi serbestçe erişilebilir.
Syn:openly
Ant:restricted
frequent
adj
sık, yaygın
He makes frequent visits to his hometown.
Memleketine sık ziyaretler yapar.
Power cuts are frequent in the area.
Bölgede elektrik kesintileri yaygındır.
Syn:commonregular
Ant:rare
frustrated
adj
hayal kırıklığına uğramış, sinirli
She felt frustrated by the delays.
Gecikmeler yüzünden hayal kırıklığına uğradı.
He became frustrated with the system.
Sistemden dolayı sinirlendi.
Syn:annoyeddisappointed
Ant:satisfied
frustrating
adj
sinir bozucu, can sıkıcı
It’s frustrating to wait for hours.
Saatlerce beklemek sinir bozucu.
The technical problem was extremely frustrating.
Teknik sorun son derece can sıkıcıydı.
Syn:annoying
Ant:satisfying
frustration
n
hayal kırıklığı, engellenme
He expressed his frustration openly.
Hayal kırıklığını açıkça dile getirdi.
Frustration can lead to anger.
Hayal kırıklığı öfkeye yol açabilir.
Syn:disappointment
Ant:satisfaction
fulfil
v
yerine getirmek, gerçekleştirmek
She fulfilled her promise.
Sözünü yerine getirdi.
The job fulfils his ambitions.
İş onun hedeflerini gerçekleştiriyor.
Syn:accomplishsatisfy
Ant:fail
full-time
adj
tam zamanlı
She works full-time at the hospital.
Hastanede tam zamanlı çalışıyor.
He found a full-time position.
Tam zamanlı bir iş buldu.
Syn:permanent
Ant:part-time
functional
adj
işlevsel, çalışır durumda
The device is fully functional.
Cihaz tamamen çalışır durumda.
The design is simple but functional.
Tasarım basit ama işlevsel.
Syn:practicaloperational
Ant:broken
fundamentally
adv
temelde, esas olarak
The proposal is fundamentally flawed in its assumptions.
Teklif varsayımları açısından temelde hatalı.
Fundamentally, we all want the same thing.
Esasen hepimiz aynı şeyi istiyoruz.
Syn:basicallyessentially
Ant:superficially
fundraising
n
fon toplama, bağış toplama
The charity organized a fundraising event.
Hayır kurumu bir bağış toplama etkinliği düzenledi.
Fundraising is essential for non-profit organizations.
Fon toplama kâr amacı gütmeyen kuruluşlar için hayati önem taşır.
funeral
n
cenaze
The funeral was attended by hundreds of people.
Cenazeye yüzlerce kişi katıldı.
They held a private funeral ceremony.
Özel bir cenaze töreni düzenlediler.
Syn:burial
furious
adj
öfkeli, çok kızgın
She was furious when she heard the news.
Haberi duyduğunda çok öfkeliydi.
A furious storm hit the coast.
Kıyıyı şiddetli bir fırtına vurdu.
Syn:angryenraged
Ant:calm

G

46 kelime
gallon
n
galon (hacim ölçüsü)
The tank holds ten gallons of water.
Depo on galon su alır.
Fuel prices are measured per gallon in some countries.
Bazı ülkelerde yakıt fiyatları galon başına ölçülür.
gambling
n
kumar
Gambling addiction can ruin lives.
Kumar bağımlılığı hayatları mahvedebilir.
The city restricts gambling activities.
Şehir kumar faaliyetlerini sınırlar.
Syn:betting
gaming
n
oyun oynama, oyun sektörü
Gaming has become a global industry.
Oyun sektörü küresel bir endüstri haline geldi.
He spends hours on online gaming.
Çevrim içi oyunlarda saatler geçiriyor.
gathering
n
toplantı, buluşma
A family gathering was held last weekend.
Geçen hafta bir aile buluşması yapıldı.
The protest was a peaceful gathering.
Protesto barışçıl bir toplanmaydı.
Syn:meeting
gauge
v
ölçmek, değerlendirmek, tahmin etmek
We used a survey to gauge student satisfaction.
Öğrenci memnuniyetini ölçmek için anket kullandık.
It’s hard to gauge the long-term impact immediately.
Uzun vadeli etkiyi hemen değerlendirmek zordur.
Syn:assessmeasure
Ant:ignore
gaze
n
bakış, dalgın bakış
She fixed her gaze on the horizon.
Gözlerini ufka dikti.
He looked at her with a steady gaze.
Ona sabit bir bakışla baktı.
Syn:starelook
Ant:glance
gear
n
ekipman, vites
The hikers packed their gear carefully.
Yürüyüşçüler ekipmanlarını dikkatlice topladı.
He shifted the car into second gear.
Arabayı ikinci vitese aldı.
Syn:equipment
gene
n
gen
Scientists discovered a new gene linked to the disease.
Bilim insanları hastalıkla bağlantılı yeni bir gen keşfetti.
Traits are passed through genes.
Özellikler genler yoluyla aktarılır.
generic
adj
genel, markasız
This medicine is a generic version of the original.
Bu ilaç orijinalin jenerik versiyonudur.
The speech was too generic to be inspiring.
Konuşma ilham veremeyecek kadar genel kaldı.
Syn:generalcommon
Ant:specific
genetic
adj
genetik, kalıtsal
The disorder is genetic in origin.
Hastalık genetik kökenlidir.
Genetic testing can identify risks.
Genetik test riskleri belirleyebilir.
Syn:hereditary
Ant:acquired
genius
n
dahi, üstün zekâ
He was considered a musical genius.
Müzik dahisi olarak kabul edildi.
The invention was a stroke of genius.
Buluş bir dahiyane hamleydi.
Syn:prodigybrilliant mind
Ant:idiot
genocide
n
soykırım
The memorial honors victims of genocide.
Anıt soykırım kurbanlarını onurlandırıyor.
The international court investigates genocide cases.
Uluslararası mahkeme soykırım davalarını inceliyor.
Syn:massacre
genuine
adj
gerçek, samimi
She gave a genuine smile.
Samimi bir gülümseme verdi.
The product is guaranteed to be genuine.
Ürünün gerçek olduğu garanti edilir.
Syn:authenticreal
Ant:fake
genuinely
adv
içtenlikle, gerçekten
He was genuinely happy for her success.
Başarısı için içtenlikle mutlu oldu.
She genuinely apologized for the mistake.
Hata için gerçekten özür diledi.
Syn:sincerely
Ant:falsely
gesture
n
jest, el hareketi
A simple gesture of kindness made her day.
Basit bir nezaket jesti gününü güzelleştirdi.
He made a gesture to signal silence.
Sessizliği işaret etmek için el hareketi yaptı.
Syn:signmotion
gig
n
kısa süreli iş, konser
The band played a gig at a local bar.
Grup yerel bir barda konser verdi.
Freelancers often work on short gigs.
Serbest çalışanlar genellikle kısa işler yapar.
Syn:show
glance
n
kısa bakış, göz atma
She gave him a quick glance.
Ona kısa bir bakış attı.
At a glance, the problem seemed simple.
İlk bakışta sorun basit görünüyordu.
Syn:peeklook
Ant:stare
glimpse
n
kısa süreli görüntü, kesit
I caught a glimpse of the celebrity.
Ünlüyü kısa süreli gördüm.
The documentary offers a glimpse into history.
Belgesel tarihe bir bakış sunuyor.
Syn:sightpeek
Ant:full view
globalization
n
küreselleşme
Globalization has transformed world trade.
Küreselleşme dünya ticaretini dönüştürdü.
Critics argue that globalization increases inequality.
Eleştirmenler küreselleşmenin eşitsizliği artırdığını savunur.
Syn:internationalization
Ant:isolation
globe
n
dünya küresi, dünya
The news spread across the globe.
Haber dünya çapında yayıldı.
A globe stood in the classroom.
Sınıfta bir dünya küresi vardı.
Syn:world
glorious
adj
şanlı, görkemli
It was a glorious victory.
Şanlı bir zaferdi.
The sunset was absolutely glorious.
Gün batımı son derece görkemliydi.
Syn:splendidmagnificent
Ant:awful
glory
n
şan, zafer
The team celebrated its glory.
Takım zaferini kutladı.
He dreamed of glory on the battlefield.
Savaş alanında şan hayali kurdu.
Syn:honorfame
Ant:shame
golden
adj
altın, çok değerli
She has a golden opportunity ahead.
Önünde altın bir fırsat var.
The field turned golden at sunset.
Tarla gün batımında altın rengine döndü.
Syn:preciousbright
Ant:dull
goodness
n
iyilik, merhamet
Her kindness and goodness impressed everyone.
Onun iyiliği herkesi etkiledi.
Thank goodness we arrived on time.
Neyse ki zamanında vardık.
Syn:virtue
Ant:evil
gorgeous
adj
harika, çok güzel
She wore a gorgeous dress.
Harika bir elbise giydi.
The landscape was absolutely gorgeous.
Manzara son derece güzeldi.
Syn:beautifulstunning
Ant:ugly
governance
n
yönetişim, yönetim
Good governance ensures accountability.
İyi yönetişim hesap verebilirliği sağlar.
Corporate governance affects company stability.
Kurumsal yönetişim şirket istikrarını etkiler.
Syn:administration
Ant:mismanagement
governor
n
vali, yönetici
The governor announced new reforms.
Vali yeni reformları duyurdu.
The central bank governor addressed inflation.
Merkez bankası başkanı enflasyona değindi.
Syn:administrator
grace
n
zarafet, lütuf
She moved with grace and confidence.
Zarafet ve özgüvenle hareket etti.
He accepted the award with grace.
Ödülü zarafetle kabul etti.
Syn:elegance
Ant:awkwardness
graphic
adj
grafiksel, açık anlatımlı
The report included graphic details.
Rapor açık ve ayrıntılı bilgiler içeriyordu.
Graphic design is a creative field.
Grafik tasarım yaratıcı bir alandır.
Syn:visual
graphics
n
grafikler, grafik tasarım
The game features advanced graphics.
Oyun gelişmiş grafiklere sahip.
The presentation used clear graphics.
Sunum net grafikler kullandı.
grasp
v
kavramak, yakalamak
It’s difficult to grasp the concept at first.
Başta kavramı anlamak zor olabilir.
He grasped her hand firmly.
Elini sıkıca kavradı.
Syn:understandseize
Ant:release
grave
adj
ciddi, mezar
The situation is grave and urgent.
Durum ciddi ve acil.
They visited his grave.
Onun mezarını ziyaret ettiler.
Syn:serious
gravity
n
yerçekimi, ciddiyet
The force of gravity keeps us on Earth.
Yerçekimi bizi Dünya’da tutar.
She understood the gravity of the situation.
Durumun ciddiyetini anladı.
Syn:seriousness
greatly
adv
büyük ölçüde, çok
The changes greatly improved performance.
Değişiklikler performansı büyük ölçüde artırdı.
I greatly appreciate your help.
Yardımını çok takdir ediyorum.
Syn:significantly
Ant:slightly
greenhouse
n
sera
The greenhouse protects plants from cold weather.
Sera bitkileri soğuk havadan korur.
Greenhouse gases contribute to climate change.
Sera gazları iklim değişikliğine katkı sağlar.
grid
n
şebeke, ızgara
The city’s power grid failed.
Şehrin elektrik şebekesi çöktü.
The layout follows a grid pattern.
Yerleşim ızgara düzenindedir.
Syn:network
grief
n
keder, yas
She was overwhelmed with grief.
Kederle baş edemiyordu.
Grief can take time to heal.
Yasın iyileşmesi zaman alabilir.
Syn:sorrow
Ant:joy
grin
n
sırıtış, gülümseme
He gave a wide grin.
Geniş bir sırıtış attı.
A grin spread across her face.
Yüzüne bir gülümseme yayıldı.
Syn:smile
Ant:frown
grind
v
öğütmek, ezmek
The machine grinds coffee beans.
Makine kahve çekirdeklerini öğütür.
He had to grind through the paperwork.
Evrak işlerini sabırla tamamlamak zorundaydı.
Syn:crushwork hard
Ant:rest
grip
n
tutma, kavrama
The climber lost his grip.
Tırmanıcı tutuşunu kaybetti.
The issue has a strong grip on society.
Konu toplum üzerinde güçlü bir etkiye sahip.
Syn:holdcontrol
Ant:release
grocery
n
market ürünü, bakkaliye
She bought groceries from the store.
Marketten yiyecek aldı.
The grocery bill increased this month.
Bu ay market faturası arttı.
Syn:food items
guerrilla
n
gerilla, düzensiz savaşçı
Guerrilla fighters attacked at night.
Gerilla savaşçıları gece saldırdı.
The group used guerrilla tactics.
Grup gerilla taktikleri kullandı.
guidance
n
rehberlik, yol gösterme
He sought guidance from his mentor.
Akıl hocasından rehberlik istedi.
Parental guidance is important.
Ebeveyn rehberliği önemlidir.
Syn:advicedirection
Ant:misguidance
guideline
n
kılavuz, rehber
The organization issued new guidelines.
Kuruluş yeni kılavuzlar yayımladı.
Follow the safety guidelines carefully.
Güvenlik kurallarını dikkatlice takip edin.
Syn:ruleinstruction
guilt
n
suçluluk, pişmanlık
She felt guilt after lying.
Yalan söyledikten sonra suçluluk hissetti.
He was overcome with guilt.
Suçluluk duygusuna kapıldı.
Syn:remorse
Ant:innocence
gut
n
bağırsak, içgüdü
Trust your gut when making difficult decisions.
Zor kararlar alırken içgüdüne güven.
The surgeon operated on his gut.
Cerrah onun bağırsaklarına ameliyat yaptı.
Syn:instinct

H

51 kelime
habitat
n
doğal yaşam alanı, habitat
The destruction of forests threatens animal habitats.
Ormanların yok edilmesi hayvanların yaşam alanlarını tehdit ediyor.
Polar bears are losing their natural habitat.
Kutup ayıları doğal habitatlarını kaybediyor.
Syn:environment
hail
v
selamlamak, yağmak, övmek
The crowd hailed the hero with applause.
Kalabalık kahramanı alkışlarla selamladı.
It began to hail during the storm.
Fırtına sırasında dolu yağmaya başladı.
Syn:greetpraise
Ant:criticize
halfway
adv
yarı yolda, yarısında
We stopped halfway to rest.
Yolun yarısında dinlenmek için durduk.
She realized halfway through the project that changes were needed.
Projenin ortasında değişiklik gerektiğini fark etti.
Syn:midway
halt
v
durmak, durdurmak
The police halted traffic after the accident.
Polis kazadan sonra trafiği durdurdu.
Production halted due to technical issues.
Teknik sorunlar nedeniyle üretim durdu.
Syn:stopcease
Ant:continue
handful
n
bir avuç, az sayıda
Only a handful of people attended the meeting.
Toplantıya sadece bir avuç insan katıldı.
He grabbed a handful of coins.
Bir avuç bozuk para aldı.
Syn:fewsmall number
Ant:many
handling
n
ele alma, işleme
The handling of the crisis was criticized.
Krizin ele alınışı eleştirildi.
Careful handling prevents damage.
Dikkatli kullanım hasarı önler.
Syn:management
Ant:mishandling
handy
adj
kullanışlı, pratik
This tool is very handy for quick repairs.
Bu alet hızlı tamirler için çok kullanışlı.
Keep your phone handy in case of emergency.
Acil durum için telefonunu yanında bulundur.
Syn:useful
Ant:inconvenient
harassment
n
taciz, rahatsız etme
The company has strict rules against harassment.
Şirketin tacize karşı katı kuralları vardır.
All complaints must be reviewed carefully.
Tüm şikâyetler dikkatle incelenmelidir.
Syn:intimidation
Ant:respect
harbour
n
liman, barındırmak
The ship entered the harbour at dawn.
Gemi şafakta limana girdi.
He harboured resentment for years.
Yıllarca kin besledi.
Syn:port
hardware
n
donanım, sert malzeme
The company sells computer hardware.
Şirket bilgisayar donanımı satıyor.
Hardware failure caused the shutdown.
Donanım arızası kapanmaya neden oldu.
Syn:equipment
Ant:software
harmony
n
uyum, ahenk
The team worked in perfect harmony.
Ekip tam bir uyum içinde çalıştı.
Social harmony depends on mutual respect.
Toplumsal uyum karşılıklı saygıya bağlıdır.
Syn:balanceunity
Ant:conflict
harsh
adj
sert, acımasız, zor
The teacher gave harsh criticism.
Öğretmen sert eleştiri yaptı.
The desert climate is harsh and dry.
Çöl iklimi sert ve kuraktır.
Syn:severestrict
Ant:gentle
harvest
n
hasat, ürün toplama
The harvest was successful this year.
Bu yıl hasat başarılıydı.
Farmers prepare for the autumn harvest.
Çiftçiler sonbahar hasadı için hazırlanır.
Syn:crop
Ant:yield
hatred
n
nefret
Hatred can destroy communities.
Nefret toplulukları yok edebilir.
He spoke with deep hatred in his voice.
Sesinde derin bir nefret vardı.
Syn:hate
Ant:love
haunt
v
rahatsız etmek, musallat olmak
The memory continued to haunt him.
Anı onu rahatsız etmeye devam etti.
The old house is said to be haunted.
Eski evin perili olduğu söyleniyor.
Syn:tormenttrouble
Ant:comfort
hazard
n
tehlike, risk
Smoking is a serious health hazard.
Sigara ciddi bir sağlık tehlikesidir.
Workers must wear helmets to avoid hazards.
İşçiler tehlikeleri önlemek için kask takmalıdır.
Syn:dangerrisk
Ant:safety
headquarters
n
merkez, genel merkez
The company’s headquarters is in London.
Şirketin genel merkezi Londra’dadır.
They visited the military headquarters.
Askerî karargâhı ziyaret ettiler.
Syn:main office
heal
v
iyileşmek, iyileştirmek
The wound healed quickly.
Yara hızla iyileşti.
Time helps heal emotional pain.
Zaman duygusal acıyı iyileştirir.
Syn:recovercure
Ant:injure
healthcare
n
sağlık hizmetleri
Access to healthcare is a basic right.
Sağlık hizmetlerine erişim temel bir haktır.
The government increased healthcare spending.
Hükümet sağlık harcamalarını artırdı.
Syn:medical care
heighten
v
artırmak, yükseltmek
The speech heightened tensions.
Konuşma gerilimi artırdı.
The new policy heightened awareness.
Yeni politika farkındalığı yükseltti.
Syn:intensify
Ant:reduce
helmet
n
kask, miğfer
Cyclists must wear a helmet.
Bisikletçiler kask takmalıdır.
The soldier adjusted his helmet.
Asker miğferini düzeltti.
hence
adv
bu nedenle, dolayısıyla
The road was closed; hence, we took another route.
Yol kapalıydı; bu nedenle başka bir rota izledik.
The evidence was weak, hence the decision.
Kanıt zayıftı, dolayısıyla karar verildi.
Syn:therefore
herb
n
ot, şifalı bitki
This soup contains fresh herbs.
Bu çorba taze otlar içerir.
Mint is a popular herb.
Nane popüler bir bitkidir.
Syn:plant
heritage
n
miras, kültürel miras
The city protects its cultural heritage.
Şehir kültürel mirasını koruyor.
He is proud of his family heritage.
Aile mirasıyla gurur duyuyor.
Syn:legacy
hidden
adj
gizli, saklı
The treasure was hidden underground.
Hazine yer altına gizlenmişti.
Hidden costs can surprise customers.
Gizli maliyetler müşterileri şaşırtabilir.
Syn:concealed
Ant:visible
hierarchy
n
hiyerarşi, ast-üst düzeni
The company has a clear hierarchy.
Şirketin net bir hiyerarşisi var.
Social hierarchy influences behavior.
Toplumsal hiyerarşi davranışı etkiler.
Syn:ranking
Ant:equality
high-profile
adj
yüksek profilli, çok dikkat çeken
It was a high-profile trial.
Bu yüksek profilli bir davaydı.
She took on a high-profile case.
Yüksek profilli bir davayı üstlendi.
Syn:prominent
Ant:low-key
highway
n
otoyol, ana yol
The accident occurred on the highway.
Kaza otoyolda meydana geldi.
They drove along the coastal highway.
Sahil otoyolunda ilerlediler.
Syn:motorway
hilarious
adj
çok komik
The movie was absolutely hilarious.
Film son derece komikti.
His joke was so hilarious that everyone laughed.
Şakası o kadar komikti ki herkes güldü.
Syn:funny
Ant:serious
hinder
v
engellemek, zorlaştırmak
Poor communication can hinder progress in a team.
Kötü iletişim bir ekipte ilerlemeyi engelleyebilir.
Fear of failure may hinder learning.
Başarısızlık korkusu öğrenmeyi zorlaştırabilir.
Syn:obstructimpede
Ant:facilitate
hint
n
ipucu, ima
She gave a subtle hint about her plans.
Planları hakkında ince bir ipucu verdi.
There was no hint of doubt in his voice.
Sesinde en ufak bir şüphe emaresi yoktu.
Syn:cluesuggestion
hip
n
kalça, modaya uygun
He injured his hip during the game.
Oyunda kalçasını sakatladı.
That café is very hip among young people.
O kafe gençler arasında çok moda.
Syn:trendy
historian
n
tarihçi
The historian wrote a book about the empire.
Tarihçi imparatorluk hakkında kitap yazdı.
A famous historian gave a lecture.
Ünlü bir tarihçi konferans verdi.
holistic
adj
bütüncül, kapsamlı
A holistic approach considers health, work, and rest together.
Bütüncül yaklaşım sağlığı, işi ve dinlenmeyi birlikte ele alır.
Holistic education supports both skills and character.
Bütüncül eğitim hem beceriyi hem karakteri destekler.
Syn:comprehensiveintegrated
Ant:partial
homeland
n
vatan, ana yurt
They returned to their homeland after years abroad.
Yıllar sonra vatanlarına döndüler.
He fought for his homeland.
Vatanı için savaştı.
Syn:native land
homeless
adj
evsiz
The city provides shelters for homeless people.
Şehir evsizler için barınak sağlar.
He became homeless after losing his job.
İşini kaybettikten sonra evsiz kaldı.
honesty
n
dürüstlük
Honesty builds trust in relationships.
Dürüstlük ilişkilerde güven oluşturur.
She was praised for her honesty.
Dürüstlüğü için övüldü.
Syn:integrity
Ant:dishonesty
hook
n
kanca, ilgi çekici unsur
Hang the coat on the hook.
Paltoyu kancaya as.
The story had a strong hook at the beginning.
Hikâye başta güçlü bir ilgi unsuru içeriyordu.
Syn:catchlure
hopeful
adj
umutlu
She remained hopeful despite setbacks.
Aksiliklere rağmen umutlu kaldı.
The results are hopeful for recovery.
Sonuçlar iyileşme için umut verici.
Syn:optimistic
Ant:hopeless
hopefully
adv
umarım, umutla
Hopefully, the weather will improve.
Umarım hava düzelir.
She looked hopefully at the doctor.
Doktora umutla baktı.
horizon
n
ufuk
New opportunities are on the horizon.
Yeni fırsatlar ufukta görünüyor.
The sun disappeared below the horizon.
Güneş ufkun altına indi.
Syn:skyline
horn
n
boynuz, korna
The car horn startled everyone.
Arabanın kornası herkesi ürküttü.
The animal had sharp horns.
Hayvanın sivri boynuzları vardı.
hostage
n
rehin
The kidnappers held several hostages.
Kaçıranlar birkaç rehine tuttu.
The negotiations aimed to free the hostages.
Görüşmeler rehineleri serbest bırakmayı amaçladı.
Syn:captive
hostile
adj
düşmanca, hasmane
The crowd became hostile toward the speaker.
Kalabalık konuşmacıya karşı düşmanca davrandı.
The environment is hostile to life.
Ortam yaşam için elverişsizdir.
Syn:aggressive
Ant:friendly
hostility
n
düşmanlık, husumet
There is growing hostility between the groups.
Gruplar arasında artan bir düşmanlık var.
He showed open hostility toward critics.
Eleştirmenlere karşı açık düşmanlık gösterdi.
Syn:animosity
Ant:friendliness
humanitarian
adj
insani yardım ile ilgili
Humanitarian aid was sent to the disaster zone.
Afet bölgesine insani yardım gönderildi.
She works for a humanitarian organization.
İnsani yardım kuruluşunda çalışıyor.
humanity
n
insanlık, insanoğlu
The disaster reminded us of our shared humanity.
Afet ortak insanlığımızı hatırlattı.
Crimes against humanity are prosecuted internationally.
İnsanlığa karşı suçlar uluslararası olarak yargılanır.
Syn:mankind
humble
adj
mütevazı, alçakgönüllü
Despite his success, he remained humble.
Başarısına rağmen mütevazı kaldı.
She came from humble beginnings.
Mütevazı bir geçmişten geldi.
Syn:modest
Ant:arrogant
hunger
n
açlık, istek
Hunger remains a global problem.
Açlık küresel bir sorun olmaya devam ediyor.
He felt a hunger for knowledge.
Bilgiye karşı bir açlık hissetti.
Syn:starvation
Ant:satisfaction
hydrogen
n
hidrojen
Hydrogen is the lightest element.
Hidrojen en hafif elementtir.
Scientists study hydrogen as a clean energy source.
Bilim insanları hidrojeni temiz enerji kaynağı olarak inceliyor.
hypothesis
n
hipotez
The scientist tested her hypothesis through experiments.
Bilim insanı hipotezini deneylerle test etti.
The hypothesis needs further evidence.
Hipotezin daha fazla kanıta ihtiyacı var.
Syn:theory

I

118 kelime
icon
n
sembol, ikon
The statue became a national icon.
Heykel ulusal bir sembol haline geldi.
She is a fashion icon admired worldwide.
Dünya çapında hayranlık duyulan bir moda ikonudur.
Syn:symbolfigure
identical
adj
aynı, tıpatıp
The twins look almost identical.
İkizler neredeyse tıpatıp aynı görünüyor.
The two reports are identical in content.
İki rapor içerik açısından aynıdır.
Syn:the sameindistinguishable
Ant:different
identification
n
kimlik tespiti, tanımlama
Identification is required at the entrance.
Girişte kimlik gereklidir.
DNA testing helped with identification.
DNA testi kimlik tespitine yardımcı oldu.
Syn:recognition
Ant:misidentification
ideological
adj
ideolojik
The conflict has deep ideological roots.
Çatışmanın derin ideolojik kökleri var.
Ideological differences divided the party.
İdeolojik farklılıklar partiyi böldü.
Syn:doctrinal
ideology
n
ideoloji, düşünce sistemi
The party follows a socialist ideology.
Parti sosyalist bir ideoloji izliyor.
Political ideology shapes public policy.
Siyasi ideoloji kamu politikasını şekillendirir.
Syn:belief system
idiot
n
aptal, budala
Don’t call yourself an idiot for making a mistake.
Bir hata yaptın diye kendine aptal deme.
He felt like an idiot after forgetting the meeting.
Toplantıyı unuttuktan sonra kendini aptal gibi hissetti.
Syn:fool
Ant:genius
ignorance
n
cehalet, bilgisizlik
Ignorance of the law is no excuse.
Yasayı bilmemek mazeret değildir.
His ignorance of history surprised everyone.
Tarih konusundaki bilgisizliği herkesi şaşırttı.
Syn:unawareness
Ant:knowledge
illusion
n
yanılsama, illüzyon
The magician created the illusion of floating.
Sihirbaz havada süzülme yanılsaması yarattı.
She had the illusion that everything was fine.
Her şeyin yolunda olduğu yanılgısına kapıldı.
Syn:delusion
Ant:reality
imagery
n
imgeler, görsellik
The poem is rich in vivid imagery.
Şiir canlı imgeler açısından zengindir.
Satellite imagery showed the damage.
Uydu görüntüleri hasarı gösterdi.
Syn:visuals
immense
adj
devasa, muazzam
They felt immense pressure to succeed.
Başarmak için büyük baskı hissettiler.
The project required immense effort.
Proje muazzam çaba gerektirdi.
Syn:enormousvast
Ant:tiny
immigration
n
göç, göçmenlik
Immigration policies were debated in parliament.
Göç politikaları parlamentoda tartışıldı.
The country experienced a wave of immigration.
Ülke bir göç dalgası yaşadı.
Syn:migration
imminent
adj
yakın, eli kulağında
A storm is imminent.
Fırtına kapıda.
The company faces imminent bankruptcy.
Şirket yakın iflas tehlikesiyle karşı karşıya.
Syn:impending
Ant:distant
immune
adj
bağışık, etkilenmeyen
She is immune to the virus.
Virüse karşı bağışıktır.
No one is immune to criticism.
Hiç kimse eleştiriden muaf değildir.
Syn:resistant
Ant:vulnerable
implement
v
uygulamak, hayata geçirmek
The government plans to implement reforms.
Hükümet reformları uygulamayı planlıyor.
The company implemented a new strategy.
Şirket yeni bir strateji uyguladı.
Syn:executecarry out
Ant:ignore
implementation
n
uygulama, hayata geçirme
The implementation of the plan took months.
Planın uygulanması aylar sürdü.
Successful implementation requires coordination.
Başarılı uygulama koordinasyon gerektirir.
Syn:execution
implication
n
ima, sonuç, etki
His words had serious implications.
Sözlerinin ciddi sonuçları vardı.
The implication of the policy is clear.
Politikanın ima ettiği sonuç açıktır.
Syn:consequence
imply
v
ima etmek, dolaylı anlatmak
His tone implied he was disappointed.
Onun tonu hayal kırıklığı yaşadığını ima ediyordu.
The results imply a need for improvement.
Sonuçlar iyileştirme ihtiyacını gösteriyor.
Syn:suggestindicate
Ant:state
imprison
v
hapsetmek, cezalandırmak
The regime imprisoned political opponents.
Rejim siyasi muhalifleri hapsetti.
He was imprisoned for fraud.
Dolandırıcılık nedeniyle hapsedildi.
Syn:jailincarcerate
Ant:release
imprisonment
n
hapis, mahkûmiyet
He faced life imprisonment.
Ömür boyu hapisle karşı karşıya kaldı.
Years of imprisonment changed him deeply.
Yıllarca süren hapis onu derinden değiştirdi.
Syn:incarceration
Ant:freedom
inability
n
yetersizlik, yapamama
The inability to adapt caused failure.
Uyum sağlayamama başarısızlığa yol açtı.
His inability to speak surprised us.
Konuşamaması bizi şaşırttı.
Syn:incapacity
Ant:ability
inadequate
adj
yetersiz, eksik
The response was inadequate.
Tepki yetersizdi.
Funding remains inadequate for the project.
Proje için finansman yetersiz kalıyor.
Syn:insufficient
Ant:adequate
inappropriate
adj
uygunsuz, yersiz
His comments were inappropriate.
Yorumları uygunsuzdu.
Wearing shorts is inappropriate for the ceremony.
Tören için şort giymek uygun değildir.
Syn:improper
Ant:appropriate
incentive
n
teşvik, özendirici unsur
The bonus is an incentive for performance.
Prim performans için bir teşviktir.
Tax incentives attract investors.
Vergi teşvikleri yatırımcıları çeker.
Syn:motivationreward
Ant:deterrent
incidence
n
görülme oranı, sıklık
The incidence of the disease has increased.
Hastalığın görülme oranı arttı.
High incidence rates concern officials.
Yüksek görülme oranları yetkilileri endişelendiriyor.
Syn:rate
inclined
adj
eğilimli, yatkın
She is inclined to agree.
Katılmaya eğilimli.
He felt inclined to help.
Yardım etmeye yatkındı.
Syn:tending
Ant:unwilling
inclusion
n
dahil etme, kapsayıcılık
The policy promotes social inclusion.
Politika toplumsal kapsayıcılığı teşvik eder.
Inclusion of minorities is essential.
Azınlıkların dahil edilmesi önemlidir.
Syn:integration
Ant:exclusion
incorporate
v
içermek, birleştirmek
The design incorporates modern elements.
Tasarım modern unsurlar içeriyor.
The company was incorporated in 1995.
Şirket 1995’te kuruldu (resmileştirildi).
Syn:includeintegrate
Ant:exclude
incorrect
adj
yanlış, hatalı
The answer was incorrect.
Cevap yanlıştı.
His assumption proved incorrect.
Varsayımı hatalı çıktı.
Syn:wronginaccurate
Ant:correct
incur
v
maruza kalmak, üstlenmek
The company incurred heavy losses.
Şirket ağır zarar etti.
You may incur additional fees.
Ek ücretlere maruz kalabilirsiniz.
Syn:sufferaccumulate
Ant:avoid
independence
n
bağımsızlık
The country declared independence.
Ülke bağımsızlığını ilan etti.
She values her independence.
Bağımsızlığına değer verir.
Syn:freedom
Ant:dependence
index
n
endeks, dizin
The stock index fell sharply.
Borsa endeksi sert düştü.
The book includes an index at the end.
Kitabın sonunda bir dizin bulunur.
Syn:list
indication
n
gösterge, işaret
There is no indication of fraud.
Dolandırıcılığa dair bir işaret yok.
The symptoms are an indication of infection.
Belirtiler enfeksiyon göstergesidir.
Syn:signsignal
indicator
n
gösterge, belirteç
Economic indicators suggest growth.
Ekonomik göstergeler büyümeye işaret ediyor.
The light acts as an indicator.
Işık bir gösterge görevi görür.
Syn:signal
indictment
n
iddianame, suçlama
The indictment accused him of corruption.
İddianame onu yolsuzlukla suçladı.
A formal indictment was issued.
Resmî bir iddianame hazırlandı.
Syn:accusation
Ant:acquittal
indigenous
adj
yerli, yerel
Indigenous communities protect their traditions.
Yerli topluluklar geleneklerini korur.
The plant is indigenous to this region.
Bitki bu bölgeye özgüdür.
Syn:native
Ant:foreign
induce
v
ikna etmek, sebep olmak
The drug may induce sleep.
İlaç uykuya sebep olabilir.
Stress can induce illness.
Stres hastalığa yol açabilir.
Syn:causepersuade
Ant:prevent
indulge
v
kendini kaptırmak, şımartmak
He indulged in luxury.
Lükse kapıldı.
She indulged her curiosity.
Merakını tatmin etti.
Syn:pampergratify
Ant:restrain
inequality
n
eşitsizlik
Income inequality affects economic stability.
Gelir eşitsizliği ekonomik istikrarı etkiler.
Inequality can influence access to education.
Eşitsizlik eğitime erişimi etkileyebilir.
Syn:disparity
Ant:equality
inevitable
adj
kaçınılmaz
Change is inevitable.
Değişim kaçınılmazdır.
The outcome seemed inevitable.
Sonuç kaçınılmaz görünüyordu.
Syn:unavoidable
Ant:preventable
infamous
adj
kötü şöhretli, nam salmış
The prison is infamous for its harsh conditions.
Hapishane sert koşullarıyla kötü şöhretlidir.
He became infamous after the scandal.
Skandaldan sonra kötü ün kazandı.
Syn:notorious
Ant:famous (positive)
infant
n
bebek, küçük çocuk
The infant was sleeping peacefully.
Bebek huzurla uyuyordu.
Infant mortality rates have decreased.
Bebek ölüm oranları azaldı.
Syn:baby
Ant:adult
infect
v
enfekte etmek, bulaştırmak
The virus can infect humans.
Virüs insanlara bulaşabilir.
Corruption infected the system.
Yolsuzluk sistemi sardı.
Syn:contaminatespread
Ant:cure
infer
v
çıkarmak, sonuç çıkarmak
We can infer from the data that sales increased.
Verilerden satışların arttığını çıkarabiliriz.
She inferred his feelings from his tone.
Tonundan duygularını çıkardı.
Syn:deduceconclude
Ant:guess blindly
inflation
n
enflasyon, şişme
Inflation affects purchasing power.
Enflasyon satın alma gücünü etkiler.
High inflation harms the economy.
Yüksek enflasyon ekonomiye zarar verir.
Syn:price rise
Ant:deflation
inflict
v
vermek (zarar), yüklemek
The storm inflicted severe damage.
Fırtına ağır hasar verdi.
He inflicted pain on himself.
Kendine acı verdi.
Syn:imposecause
Ant:relieve
influential
adj
etkili, nüfuzlu
She is an influential figure in politics.
Siyasette etkili bir figürdür.
Influential books shape ideas.
Etkili kitaplar fikirleri şekillendirir.
Syn:powerful
Ant:insignificant
info
n
bilgi (gayriresmi)
Send me the info by email.
Bilgiyi e-posta ile gönder.
I need more info about the event.
Etkinlik hakkında daha fazla bilgiye ihtiyacım var.
Syn:information
infrastructure
n
altyapı
The country invested in transportation infrastructure.
Ülke ulaşım altyapısına yatırım yaptı.
Digital infrastructure supports modern services.
Dijital altyapı modern hizmetleri destekler.
Syn:foundation
inhabitant
n
sakin, yerleşik
The island has few inhabitants.
Adanın az sakini var.
City inhabitants face high living costs.
Şehir sakinleri yüksek yaşam maliyetleriyle karşı karşıya.
Syn:resident
inherent
adj
doğal, özünde var olan
Risk is inherent in investment.
Yatırımda risk doğaldır.
The problem is inherent in the system.
Sorun sistemin özünde var.
Syn:intrinsic
Ant:extrinsic
inherit
v
miras almak, devralmak
She inherited a house from her parents.
Ebeveynlerinden bir ev miras aldı.
He inherited leadership of the company.
Şirketin liderliğini devraldı.
Syn:receiveacquire
Ant:lose
inhibit
v
engellemek, bastırmak
Fear can inhibit creativity.
Korku yaratıcılığı engelleyebilir.
Certain drugs inhibit the growth of bacteria.
Bazı ilaçlar bakterilerin büyümesini engeller.
Syn:restrainhinder
Ant:encourage
initiate
v
başlatmak, girişmek
The company initiated a new project.
Şirket yeni bir proje başlattı.
She initiated the discussion with a bold question.
Tartışmayı cesur bir soruyla başlattı.
Syn:beginlaunch
Ant:terminate
inject
v
enjekte etmek, aşılamak
The nurse injected the vaccine.
Hemşire aşıyı enjekte etti.
The speaker injected humor into the speech.
Konuşmacı konuşmaya mizah kattı.
Syn:insertintroduce
Ant:withdraw
injection
n
enjekte, iğne
The patient received an injection.
Hasta bir iğne oldu.
The injection reduced the pain immediately.
Enjeksiyon ağrıyı hemen azalttı.
Syn:vaccine shot
injustice
n
adaletsizlik, haksızlık
The community protested against injustice.
Topluluk adaletsizliğe karşı protesto etti.
He fought against social injustice.
Toplumsal haksızlığa karşı mücadele etti.
Syn:unfairness
Ant:justice
ink
n
mürekkep
The printer ran out of ink.
Yazıcının mürekkebi bitti.
He signed the contract in blue ink.
Sözleşmeyi mavi mürekkeple imzaladı.
inmate
n
mahkûm
The inmate was released after ten years.
Mahkûm on yıl sonra serbest bırakıldı.
Prison inmates demanded better conditions.
Mahkûmlar daha iyi koşullar talep etti.
Syn:prisoner
innovation
n
yenilik, inovasyon
Technological innovation drives progress.
Teknolojik yenilik ilerlemeyi sağlar.
The company is known for its innovation.
Şirket yenilikçiliğiyle bilinir.
Syn:invention
Ant:stagnation
innovative
adj
yenilikçi, inovatif
The startup developed an innovative solution.
Girişim yenilikçi bir çözüm geliştirdi.
Innovative ideas attract investors.
Yenilikçi fikirler yatırımcı çeker.
Syn:creativeoriginal
Ant:conventional
input
n
girdi, katkı
The manager asked for employee input.
Yönetici çalışanlardan katkı istedi.
Data input must be accurate.
Veri girişi doğru olmalıdır.
Syn:contributiondata entry
Ant:output
insert
v
yerleştirmek, eklemek
Insert the key into the lock.
Anahtarı kilide yerleştir.
She inserted a comment into the document.
Belgeye bir yorum ekledi.
Syn:put inembed
Ant:remove
insertion
n
yerleştirme, ekleme
The insertion of the card activated the machine.
Kartın takılması makineyi etkinleştirdi.
Surgical insertion requires precision.
Cerrahi yerleştirme hassasiyet gerektirir.
insider
n
içeriden biri, iç kaynak
The report was leaked by an insider.
Rapor içeriden biri tarafından sızdırıldı.
Insiders have access to confidential data.
İçeridekiler gizli verilere erişebilir.
Syn:internal source
Ant:outsider
inspect
v
incelemek, denetlemek
The officer inspected the vehicle.
Memur aracı denetledi.
Engineers inspected the bridge for damage.
Mühendisler köprüyü hasar açısından inceledi.
Syn:examinecheck
Ant:ignore
inspection
n
denetim, inceleme
The building passed the safety inspection.
Bina güvenlik denetiminden geçti.
Routine inspections prevent accidents.
Rutin denetimler kazaları önler.
Syn:audit
inspector
n
müfettiş, denetçi
The inspector reviewed the documents.
Müfettiş belgeleri inceledi.
A health inspector visited the restaurant.
Sağlık denetçisi restoranı ziyaret etti.
inspiration
n
ilham, esin
The artist found inspiration in nature.
Sanatçı ilhamı doğada buldu.
Her speech was a source of inspiration.
Konuşması bir ilham kaynağıydı.
Syn:motivation
Ant:discouragement
installation
n
kurulum, yerleştirme
The installation of the software took minutes.
Yazılımın kurulumu dakikalar sürdü.
The art installation attracted many visitors.
Sanat yerleştirmesi birçok ziyaretçi çekti.
Syn:setup
instant
adj
anlık, hemen
The message received an instant reply.
Mesaj anında yanıt aldı.
Instant coffee is quick to prepare.
Hazır kahve hızlı hazırlanır.
Syn:immediate
Ant:delayed
instantly
adv
anında, derhal
The lights went out instantly.
Işıklar anında söndü.
She instantly recognized his voice.
Sesini hemen tanıdı.
Syn:immediately
Ant:eventually
instinct
n
içgüdü, sezgi
Trust your instinct in emergencies.
Acil durumlarda içgüdüne güven.
Maternal instinct is powerful.
Annelik içgüdüsü güçlüdür.
Syn:intuition
Ant:logic
institutional
adj
kurumsal, kuruma ait
The reform addressed institutional corruption.
Reform kurumsal yolsuzluğu ele aldı.
Institutional support is crucial.
Kurumsal destek çok önemlidir.
Syn:organizational
Ant:personal
instruct
v
talimat vermek, öğretmek
The teacher instructed students to open their books.
Öğretmen öğrencilere kitaplarını açmalarını söyledi.
He was instructed to report immediately.
Derhal rapor vermesi talimatı verildi.
Syn:directteach
Ant:ignore
instrumental
adj
araçsal, önemli bir rol oynayan
She was instrumental in the project’s success.
Projenin başarısında önemli rol oynadı.
Music played an instrumental role in the ceremony.
Müzik törende önemli bir rol oynadı.
Syn:crucialkey
Ant:insignificant
insufficient
adj
yetersiz, eksik
The funds were insufficient to complete the project.
Fonlar projeyi tamamlamak için yetersizdi.
Evidence is insufficient to convict him.
Onu mahkûm etmek için kanıt yetersiz.
Syn:inadequate
Ant:sufficient
insult
n
hakaret, aşağılama
His remark was taken as an insult.
Sözü hakaret olarak algılandı.
She refused to tolerate any insult.
Hiçbir hakareti kabul etmedi.
Syn:offenseabuse
Ant:compliment
intact
adj
sağlam, bozulmamış
The package arrived intact.
Paket sağlam ulaştı.
The ancient ruins remained intact.
Antik kalıntılar bozulmadan kaldı.
Syn:undamaged
Ant:damaged
intake
n
alım, giriş
Daily calorie intake affects health.
Günlük kalori alımı sağlığı etkiler.
Water intake is essential in hot weather.
Sıcak havada su alımı önemlidir.
Syn:consumption
Ant:output
integral
adj
ayrılmaz, tamamlayıcı
Trust is integral to teamwork.
Güven ekip çalışmasının ayrılmaz bir parçasıdır.
Education is an integral part of society.
Eğitim toplumun ayrılmaz bir parçasıdır.
Syn:essential
Ant:optional
integrate
v
entegre etmek, birleştirmek
The system integrates multiple databases.
Sistem birden fazla veritabanını entegre eder.
Immigrants strive to integrate into society.
Göçmenler topluma entegre olmaya çalışır.
Syn:combinemerge
Ant:separate
integrated
adj
entegre, bütünleşmiş
The company offers an integrated solution.
Şirket entegre bir çözüm sunuyor.
Schools adopted integrated learning methods.
Okullar bütünleşmiş öğrenme yöntemleri benimsedi.
Syn:combined
Ant:fragmented
integration
n
entegrasyon, bütünleşme
Social integration promotes equality.
Toplumsal entegrasyon eşitliği teşvik eder.
System integration improves efficiency.
Sistem entegrasyonu verimliliği artırır.
Syn:unification
Ant:isolation
integrity
n
dürüstlük, bütünlük
He is known for his integrity.
Dürüstlüğüyle tanınır.
The structure maintained its structural integrity.
Yapı yapısal bütünlüğünü korudu.
Syn:honesty
Ant:corruption
intellectual
adj
zihinsel, entelektüel
The debate was highly intellectual.
Tartışma oldukça entelektüeldi.
Intellectual property must be protected.
Fikri mülkiyet korunmalıdır.
Syn:academic
intensify
v
şiddetlendirmek, artırmak
The conflict began to intensify.
Çatışma şiddetlenmeye başladı.
Efforts intensified after the crisis.
Krizden sonra çabalar arttı.
Syn:amplifyincrease
Ant:weaken
intensity
n
yoğunluk, şiddet
The intensity of the storm surprised everyone.
Fırtınanın şiddeti herkesi şaşırttı.
She worked with great intensity.
Büyük bir yoğunlukla çalıştı.
Syn:strength
intensive
adj
yoğun, kapsamlı
He underwent intensive training.
Yoğun bir eğitim aldı.
The patient requires intensive care.
Hasta yoğun bakıma ihtiyaç duyuyor.
Syn:thorough
Ant:light
intent
n
niyet, amaç
His intent was to help.
Amacı yardım etmekti.
She showed clear intent to resign.
İstifa etme niyeti açıkça görülüyordu.
Syn:purposeaim
interact
v
etkileşime girmek
Students interact with teachers online.
Öğrenciler öğretmenlerle çevrim içi etkileşime girer.
Chemicals interact under certain conditions.
Kimyasallar belirli koşullarda etkileşime girer.
Syn:communicate
Ant:isolate
interaction
n
etkileşim
Social interaction builds relationships.
Sosyal etkileşim ilişkileri güçlendirir.
Human-computer interaction is evolving.
İnsan-bilgisayar etkileşimi gelişiyor.
Syn:communication
Ant:isolation
interactive
adj
etkileşimli
The museum has interactive exhibits.
Müzede etkileşimli sergiler var.
Interactive learning improves engagement.
Etkileşimli öğrenme katılımı artırır.
Syn:engaging
Ant:passive
interface
n
arayüz
The software has a user-friendly interface.
Yazılım kullanıcı dostu bir arayüze sahip.
The interface connects two systems.
Arayüz iki sistemi birbirine bağlar.
Syn:display
interfere
v
müdahale etmek, karışmak
Don’t interfere in my work.
İşime karışma.
Noise can interfere with communication.
Gürültü iletişimi engelleyebilir.
Syn:interrupt
Ant:assist
interference
n
müdahale, karışma
Foreign interference affected the election.
Yabancı müdahale seçimi etkiledi.
Signal interference disrupted the call.
Sinyal karışması aramayı bozdu.
Syn:interruption
Ant:support
interim
adj
geçici, ara dönem
The company appointed an interim manager.
Şirket geçici bir yönetici atadı.
An interim report was released.
Ara rapor yayımlandı.
Syn:temporary
Ant:permanent
interior
n
iç kısım, iç mekân
The interior of the house was renovated.
Evin içi yenilendi.
The car’s interior is luxurious.
Arabanın içi lüks.
Syn:inside
Ant:exterior
intermediate
adj
orta düzey, ara
She enrolled in an intermediate course.
Orta düzey bir kursa kaydoldu.
The project reached an intermediate stage.
Proje ara bir aşamaya ulaştı.
Syn:mid-level
Ant:advanced
interpretation
n
yorum, yorumlama
His interpretation of the law was controversial.
Yasanın yorumu tartışmalıydı.
Different interpretations exist.
Farklı yorumlar mevcut.
Syn:explanation
interval
n
aralık, zaman aralığı
Wait for a short interval before retrying.
Yeniden denemeden önce kısa bir süre bekle.
The concert had a 15-minute interval.
Konserde 15 dakikalık ara vardı.
Syn:gappause
Ant:continuity
intervene
v
müdahale etmek, araya girmek
The police intervened to stop the fight.
Polis kavgayı durdurmak için müdahale etti.
The government may intervene in the market.
Hükümet piyasaya müdahale edebilir.
Syn:step in
Ant:withdraw
intervention
n
müdahale, araya girme
Early intervention can prevent serious problems.
Erken müdahale ciddi sorunları önleyebilir.
Military intervention changed the course of the war.
Askerî müdahale savaşın seyrini değiştirdi.
Syn:involvement
Ant:noninterference
intimate
adj
samimi, yakın, mahrem
They shared an intimate conversation.
Samimi bir sohbet ettiler.
The book reveals intimate details of his life.
Kitap hayatının mahrem ayrıntılarını ortaya koyuyor.
Syn:closepersonal
Ant:distant
intriguing
adj
ilgi çekici, merak uyandıran
The mystery was intriguing from the start.
Gizem baştan itibaren ilgi çekiciydi.
She offered an intriguing proposal.
Merak uyandıran bir teklif sundu.
Syn:fascinating
Ant:boring
invade
v
istila etmek, işgal etmek
The army invaded the neighboring country.
Ordu komşu ülkeyi işgal etti.
Privacy was invaded by the media.
Medya mahremiyeti ihlal etti.
Syn:occupy
Ant:withdraw
invasion
n
istila, işgal
The invasion led to years of conflict.
İstila yıllarca süren çatışmalara yol açtı.
The country feared an invasion.
Ülke bir işgalden korkuyordu.
Syn:occupation
investigator
n
araştırmacı, dedektif
The investigator examined the evidence carefully.
Araştırmacı kanıtları dikkatlice inceledi.
A private investigator was hired.
Özel bir dedektif tutuldu.
Syn:detective
investor
n
yatırımcı
Foreign investors showed interest in the project.
Yabancı yatırımcılar projeye ilgi gösterdi.
The investor demanded transparency.
Yatırımcı şeffaflık talep etti.
Syn:backer
invisible
adj
görünmez, fark edilmez
The virus is invisible to the naked eye.
Virüs çıplak gözle görünmez.
She felt invisible in the crowd.
Kalabalıkta görünmez hissetti.
Syn:unseen
Ant:visible
invoke
v
çağırmak, anmak, başvurmak
The lawyer invoked the constitution.
Avukat anayasaya başvurdu.
He invoked tradition to justify his decision.
Kararını gerekçelendirmek için geleneği andı.
Syn:call uponcite
Ant:ignore
involvement
n
katılım, dahil olma
His involvement in the scandal was denied.
Skandala karıştığı reddedildi.
Parental involvement improves education.
Ebeveyn katılımı eğitimi geliştirir.
Syn:participation
Ant:detachment
ironic
adj
ironik, beklenmedik şekilde ters
It’s ironic that a firefighter’s house burned down.
Bir itfaiyecinin evinin yanması ironik.
She gave an ironic smile.
İronik bir gülümseme verdi.
Syn:sarcastic
Ant:fitting
ironically
adv
ironik şekilde
Ironically, he failed the easiest question.
İronik bir şekilde en kolay soruda başarısız oldu.
Ironically, the solution created new problems.
Çözüm ironik şekilde yeni sorunlar yarattı.
Syn:paradoxically
irony
n
ironi, zıtlık
The irony of the situation amused everyone.
Durumun ironisi herkesi eğlendirdi.
Dramatic irony is common in literature.
Dramatik ironi edebiyatta yaygındır.
Syn:paradox
irrelevant
adj
ilgisiz, konuyla alakasız
Your comment is irrelevant to the discussion.
Yorumun tartışmayla alakasız.
The data was deemed irrelevant.
Veri alakasız kabul edildi.
Syn:unrelated
Ant:relevant
isolate
v
yalıtmak, izole etmek
The patient was isolated to prevent infection.
Enfeksiyonu önlemek için hasta izole edildi.
The policy isolated the country internationally.
Politika ülkeyi uluslararası alanda izole etti.
Syn:separatequarantine
Ant:connect
isolated
adj
izole, yalnız
The village is geographically isolated.
Köy coğrafi olarak izole.
He felt isolated from society.
Kendini toplumdan izole hissetti.
Syn:secluded
Ant:connected
isolation
n
izolasyon, yalnızlık
Long isolation affected his mental health.
Uzun süreli izolasyon ruh sağlığını etkiledi.
The disease requires strict isolation.
Hastalık sıkı izolasyon gerektirir.
Syn:separation
Ant:integration

J

12 kelime
jail
n
hapishane
He spent a year in jail.
Bir yıl hapiste kaldı.
The suspect was taken to jail.
Şüpheli hapishaneye götürüldü.
Syn:prison
Ant:freedom
jeopardize
v
tehlikeye atmak, riske sokmak
Skipping backups can jeopardize your data.
Yedek almamak verilerini tehlikeye atabilir.
Careless words may jeopardize trust.
Dikkatsiz sözler güveni riske sokabilir.
Syn:endangerthreaten
Ant:secure
jet
n
jet uçağı, fışkırmak
The jet took off smoothly.
Jet sorunsuz kalktı.
A jet of water burst from the pipe.
Borudan bir su fışkırdı.
joint
adj
ortak, birleşik
They issued a joint statement.
Ortak bir açıklama yaptılar.
It was a joint effort.
Bu ortak bir çabaydı.
Syn:combined
Ant:separate
journalism
n
gazetecilik
She studied journalism at university.
Üniversitede gazetecilik okudu.
Investigative journalism exposes corruption.
Araştırmacı gazetecilik yolsuzluğu ortaya çıkarır.
Syn:reporting
judicial
adj
yargısal, adli
The case is under judicial review.
Dava yargı incelemesinde.
Judicial independence is essential.
Yargı bağımsızlığı esastır.
Syn:legal
Ant:executive
junction
n
kavşak, birleşme noktası
Turn left at the next junction.
Bir sonraki kavşakta sola dön.
The railway junction was crowded.
Tren kavşağı kalabalıktı.
Syn:intersection
jurisdiction
n
yetki alanı, yargı yetkisi
The court has jurisdiction over the case.
Mahkemenin dava üzerinde yetkisi var.
Laws vary by jurisdiction.
Yasalar yetki alanına göre değişir.
Syn:authority
jury
n
jüri
The jury reached a unanimous verdict.
Jüri oybirliğiyle karar verdi.
Jury duty is mandatory in some countries.
Bazı ülkelerde jüri görevi zorunludur.
Syn:panel
just
adv
sadece, az önce, tam olarak
I just finished my work.
İşimi az önce bitirdim.
It’s just a small mistake.
Bu sadece küçük bir hata.
Syn:only
justification
n
gerekçe, haklı çıkarma
He offered no justification for his actions.
Eylemleri için gerekçe sunmadı.
The policy lacks moral justification.
Politikanın ahlaki gerekçesi yok.
Syn:reason
Ant:excuse
justify
v
haklı çıkarmak, gerekçelendirmek
You must justify your conclusion with evidence.
Sonucunu kanıtla gerekçelendirmelisin.
Hard work does not justify harming others.
Çok çalışmak başkalarına zarar vermeyi haklı çıkarmaz.
Syn:defendvalidate
Ant:condemn

K

7 kelime
keen
adj
hevesli, istekli, keskin
She is keen to improve her English every day.
Her gün İngilizcesini geliştirmeye hevesli.
He has a keen eye for detail.
Ayrıntılara karşı keskin bir gözü var.
Syn:eagerenthusiastic
Ant:indifferent
kernel
n
öz, çekirdek fikir, temel nokta
The kernel of the issue is trust.
Meselenin özü güvendir.
There is a kernel of truth in his criticism.
Eleştirisinde bir doğruluk payı var.
Syn:coreessence
Ant:surface
kidnap
v
kaçırmak, fidye için alıkoymak
The child was kidnapped for ransom.
Çocuk fidye için kaçırıldı.
Criminals attempted to kidnap the witness.
Suçlular tanığı kaçırmaya çalıştı.
Syn:abduct
Ant:release
kidney
n
böbrek
He donated a kidney to his brother.
Kardeşine bir böbrek bağışladı.
The disease affected her kidneys.
Hastalık böbreklerini etkiledi.
kinetic
adj
hareketle ilgili, kinetik
Kinetic energy increases as speed increases.
Hız arttıkça kinetik enerji artar.
The kinetic force pushed the door open.
Kinetik kuvvet kapıyı iterek açtı.
Syn:dynamic
Ant:static
kingdom
n
krallık
The kingdom expanded its territory.
Krallık topraklarını genişletti.
It felt like entering a magical kingdom.
Sanki büyülü bir krallığa giriyormuş gibiydi.
Syn:realm
kit
n
set, takım, çanta
A first-aid kit is essential for travel.
Bir ilk yardım seti seyahat için önemlidir.
The team wore a new kit.
Takım yeni bir forma seti giydi.
Syn:set

L

64 kelime
lad
n
delikanlı, genç erkek
The young lad helped carry the bags.
Genç delikanlı çantaları taşımaya yardım etti.
He’s a cheerful lad.
Neşeli bir gençtir.
Syn:boy
ladder
n
merdiven
He climbed the ladder to fix the roof.
Çatıyı tamir etmek için merdivene çıktı.
She moved up the career ladder.
Kariyer basamaklarında yükseldi.
Syn:stairs
landing
n
iniş, sahanlık
The plane made a safe landing.
Uçak güvenli bir iniş yaptı.
They waited on the landing upstairs.
Üst kattaki sahanlıkta beklediler.
Syn:arrival
Ant:takeoff
landlord
n
ev sahibi, mülk sahibi
The landlord raised the rent.
Ev sahibi kirayı artırdı.
The landlord fixed the plumbing.
Ev sahibi tesisatı tamir etti.
Syn:property owner
Ant:tenant
landmark
n
simge yapı, dönüm noktası
The tower is a famous landmark.
Kule ünlü bir simge yapıdır.
The agreement was a landmark decision.
Anlaşma dönüm noktası niteliğindeydi.
Syn:milestone
lane
n
şerit, dar yol
Stay in your lane while driving.
Sürerken kendi şeridinde kal.
The house is at the end of a narrow lane.
Ev dar bir yolun sonunda.
lap
n
tur, diz
He completed ten laps of the track.
Pistin on turunu tamamladı.
The child sat on her lap.
Çocuk onun dizine oturdu.
large-scale
adj
büyük ölçekli
The project is a large-scale operation.
Proje büyük ölçekli bir operasyondur.
Large-scale protests erupted in the city.
Şehirde büyük çaplı protestolar patlak verdi.
Syn:massive
Ant:small-scale
laser
n
lazer
The surgeon used a laser for the procedure.
Cerrah işlem için lazer kullandı.
Laser technology is widely applied.
Lazer teknolojisi yaygın şekilde kullanılıyor.
lately
adv
son zamanlarda
I haven’t seen him lately.
Son zamanlarda onu görmedim.
She’s been very busy lately.
Son zamanlarda çok meşgul.
Syn:recently
latter
adj
ikincisi, sonuncu
Between tea and coffee, I prefer the latter.
Çay ile kahve arasında ikincisini tercih ederim.
The latter option seems safer.
Son seçenek daha güvenli görünüyor.
Syn:former
lawn
n
çim alan, çimen
The children played on the lawn.
Çocuklar çimlerde oynadı.
He mowed the lawn yesterday.
Dün çimleri biçti.
Syn:grass
lawsuit
n
dava, hukuki süreç
The company faced a lawsuit.
Şirket bir davayla karşı karşıya kaldı.
She filed a lawsuit against her employer.
İşverenine dava açtı.
Syn:case
Ant:settlement
layout
n
düzen, yerleşim planı
The layout of the office improves productivity.
Ofisin düzeni verimliliği artırıyor.
The website layout is user-friendly.
Web sitesi yerleşimi kullanıcı dostu.
Syn:design
leaflet
n
broşür, el ilanı
They distributed leaflets in the street.
Sokakta broşür dağıttılar.
The leaflet explains the policy.
Broşür politikayı açıklıyor.
Syn:flyer
leak
v
sızdırmak, sızıntı yapmak
The pipe began to leak.
Boru sızdırmaya başladı.
Confidential documents were leaked.
Gizli belgeler sızdırıldı.
Syn:disclose
Ant:seal
leap
v
sıçramak, atlamak
The cat leaped onto the table.
Kedi masaya sıçradı.
Technology made a leap forward.
Teknoloji büyük bir sıçrama yaptı.
Syn:jumpspring
Ant:step
legacy
n
miras, bir kişinin geride bıraktığı kalıcı etki ve değerler bütünü
The legacy of teachers like Şenay Aybüke Yalçın and Necmettin Yılmaz continues to inspire generations.
Şenay Aybüke Yalçın ve Necmettin Yılmaz gibi öğretmenlerin bıraktığı miras nesillere ilham vermeye devam ediyor.
Their legacy reflects dedication to education and service.
Onların mirası eğitime ve hizmete adanmışlığı yansıtır.
Syn:heritageinheritancetradition
Ant:oblivionneglect
legend
n
efsane, ünlü kişi
The story became a legend.
Hikâye bir efsane haline geldi.
He is a football legend.
O bir futbol efsanesidir.
Syn:mythhero
legendary
adj
efsanevi, ünlü
The athlete achieved legendary status after breaking world records.
Sporcu dünya rekorları kırdıktan sonra efsanevi bir statü kazandı.
The restaurant is legendary for its traditional dishes.
Restoran geleneksel yemekleriyle efsanevi olarak bilinir.
Syn:famousiconic
Ant:unknown
legislation
n
yasama, mevzuat
New legislation was introduced to protect consumers.
Tüketicileri korumak için yeni mevzuat çıkarıldı.
Environmental legislation has become stricter.
Çevre mevzuatı daha sıkı hale geldi.
Syn:law
legislative
adj
yasama ile ilgili
The legislative body passed the bill.
Yasama organı tasarıyı kabul etti.
Legislative reforms were widely debated.
Yasama reformları geniş şekilde tartışıldı.
Syn:parliamentary
Ant:executive
legislature
n
yasama organı
The legislature convened for an emergency session.
Yasama organı acil oturum için toplandı.
Members of the legislature voted unanimously.
Yasama üyeleri oybirliğiyle oy verdi.
Syn:parliament
legitimate
adj
meşru, yasal
She had legitimate concerns about safety.
Güvenlik konusunda meşru endişeleri vardı.
The company is a legitimate business.
Şirket yasal bir işletmedir.
Syn:validlawful
Ant:illegitimate
lengthy
adj
uzun süren, uzun
The investigation was lengthy and complex.
Soruşturma uzun ve karmaşıktı.
He gave a lengthy explanation.
Uzun bir açıklama yaptı.
Syn:long
Ant:brief
lens
n
mercek, lens
The camera lens was damaged.
Kameranın merceği hasar gördü.
He viewed the issue through a political lens.
Konuya siyasi bir bakış açısıyla baktı.
lesser
adj
daha az, ikincil
He chose the lesser of two evils.
İki kötünün daha azını seçti.
The policy affects lesser-known regions.
Politika daha az bilinen bölgeleri etkiliyor.
Syn:minorsmaller
Ant:greater
lethal
adj
ölümcül, öldürücü
The poison was lethal in small doses.
Zehir küçük dozlarda ölümcüldü.
Lethal weapons were confiscated.
Ölümcül silahlar toplandı.
Syn:deadly
Ant:harmless
leverage
v
kaldıraç olarak kullanmak, avantaja çevirmek
We can leverage data to make better decisions.
Daha iyi kararlar için veriyi avantaja çevirebiliriz.
He leveraged his experience to solve the problem fast.
Deneyimini kullanarak sorunu hızlı çözdü.
Syn:utilizecapitalize
Ant:waste
liability
n
yükümlülük, sorumluluk, borç
A company must manage liabilities carefully.
Bir şirket yükümlülükleri dikkatle yönetmelidir.
In a crisis, silence can become a liability.
Krizde sessizlik bir sorumluluğa dönüşebilir.
Syn:obligationburden
Ant:asset
liable
adj
sorumlu, yükümlü
He is liable for damages.
Zararlardan sorumludur.
The company is liable to pay compensation.
Şirket tazminat ödemekle yükümlüdür.
Syn:responsible
Ant:exempt
liberal
adj
liberal, özgürlükçü
She supports liberal economic policies.
Liberal ekonomik politikaları destekliyor.
The university has a liberal atmosphere.
Üniversite özgürlükçü bir atmosfere sahip.
Syn:progressive
Ant:conservative
liberation
n
özgürleşme, kurtuluş
The liberation of the city was celebrated.
Şehrin kurtuluşu kutlandı.
Women’s liberation movements gained strength.
Kadın özgürleşme hareketleri güç kazandı.
Syn:freedom
Ant:oppression
liberty
n
özgürlük
They fought for liberty and justice.
Özgürlük ve adalet için savaştılar.
Personal liberty is a core value.
Kişisel özgürlük temel bir değerdir.
Syn:freedom
Ant:captivity
license
n
lisans, ruhsat
You need a license to drive.
Araç kullanmak için ehliyet gerekir.
The company obtained a broadcasting license.
Şirket yayın lisansı aldı.
Syn:permit
Ant:ban
lifelong
adj
ömür boyu, yaşam boyu
They formed a lifelong friendship.
Ömür boyu süren bir dostluk kurdular.
Learning should be a lifelong process.
Öğrenme yaşam boyu süren bir süreç olmalıdır.
Syn:permanent
Ant:temporary
lifetime
n
bir ömür, yaşam süresi
This opportunity comes once in a lifetime.
Bu fırsat bir ömürde bir kez gelir.
He achieved much in his lifetime.
Hayatı boyunca çok şey başardı.
lighting
n
aydınlatma
The lighting in the room was dim.
Odadaki aydınlatma loştu.
Good lighting enhances photography.
İyi aydınlatma fotoğrafçılığı geliştirir.
Syn:illumination
likelihood
n
olasılık, ihtimal
The likelihood of rain is high.
Yağmur olasılığı yüksek.
There is little likelihood of success.
Başarı ihtimali düşük.
Syn:probability
Ant:impossibility
likewise
adv
aynı şekilde, benzer biçimde
She agreed, and I likewise supported the idea.
O kabul etti, ben de aynı şekilde fikri destekledim.
Likewise, the second report confirms the findings.
Aynı şekilde ikinci rapor bulguları doğruluyor.
Syn:similarly
limb
n
uzuv, kol/bacak
The tree lost a large limb in the storm.
Ağaç fırtınada büyük bir dal kaybetti.
He injured his lower limb.
Alt uzvunu sakatladı.
limitation
n
sınırlama, kısıtlama
Time is the main limitation of the project.
Zaman projenin ana kısıtlamasıdır.
Physical limitations affect performance.
Fiziksel sınırlamalar performansı etkiler.
Syn:restriction
Ant:freedom
line-up
n
kadro, dizilim
The team announced its starting line-up.
Takım ilk kadrosunu açıkladı.
The suspects stood in a police line-up.
Şüpheliler polis diziliminde yer aldı.
Syn:roster
linear
adj
doğrusal, lineer
The graph shows a linear increase.
Grafik doğrusal bir artış gösteriyor.
The story follows a linear narrative.
Hikâye doğrusal bir anlatı izliyor.
Syn:sequential
Ant:nonlinear
linger
v
oyalanmak, sürmek
The smell lingered in the room.
Koku odada kaldı.
She lingered after class to ask questions.
Sorular sormak için dersten sonra oyalandı.
Syn:remaindelay
Ant:depart
listing
n
liste, ilan
The property listing attracted many buyers.
Emlak ilanı birçok alıcı çekti.
The product is available on the online listing.
Ürün çevrim içi listede mevcut.
Syn:entry
literacy
n
okuryazarlık, bilgi düzeyi
Literacy rates have improved.
Okuryazarlık oranları arttı.
Digital literacy is essential today.
Dijital okuryazarlık bugün çok önemlidir.
Syn:education
Ant:illiteracy
literally
adv
kelimenin tam anlamıyla, gerçekten
He was literally shaking with fear.
Korkudan kelimenin tam anlamıyla titriyordu.
The term should not be taken literally.
Terim kelimenin tam anlamıyla alınmamalı.
Syn:exactly
Ant:figuratively
literary
adj
edebi, edebiyatla ilgili
She won a literary award.
Edebi bir ödül kazandı.
The novel is a literary masterpiece.
Roman edebi bir başyapıttır.
litre
n
litre
The bottle contains two litres of water.
Şişe iki litre su içerir.
Fuel is sold per litre.
Yakıt litre başına satılır.
litter
n
çöp, dağınıklık
Do not litter in public areas.
Kamusal alanlarda çöp atmayın.
The beach was covered in litter.
Sahil çöplerle kaplıydı.
Syn:trash
Ant:cleanliness
liver
n
karaciğer
Alcohol damages the liver.
Alkol karaciğere zarar verir.
The doctor examined his liver function.
Doktor karaciğer fonksiyonunu inceledi.
lobby
n
lobi, giriş salonu
The company hired a lobby group.
Şirket bir lobi grubu tuttu.
They waited in the hotel lobby.
Otelin giriş salonunda beklediler.
Syn:hall
log
n
kütük, kayıt
He chopped wood into logs.
Odunları kütüklere böldü.
The system keeps a log of activities.
Sistem faaliyetlerin kaydını tutar.
Syn:record
logic
n
mantık, akıl yürütme
His argument lacks logic.
Argümanında mantık yok.
Apply logic to solve the problem.
Sorunu çözmek için mantık kullan.
Syn:reason
Ant:illogic
logo
n
logo, amblem
The company redesigned its logo.
Şirket logosunu yeniden tasarladı.
The logo appears on every product.
Logo her üründe yer alır.
Syn:emblem
long-standing
adj
uzun süredir devam eden
They have a long-standing friendship.
Uzun süredir devam eden bir dostlukları var.
The dispute is long-standing.
Anlaşmazlık uzun süredir devam ediyor.
Syn:enduring
Ant:recent
long-time
adj
uzun zamandır olan
He is a long-time supporter of the club.
Kulübün uzun zamandır destekçisidir.
She is a long-time employee.
Uzun zamandır çalışan biridir.
loom
v
belirmek, yaklaşmak
A crisis looms ahead.
Bir kriz yaklaşıyor.
The building loomed in the distance.
Bina uzakta belirdi.
Syn:emerge
Ant:recede
loop
n
döngü, ilmek
The rope formed a loop.
İp bir ilmek oluşturdu.
The program entered an infinite loop.
Program sonsuz döngüye girdi.
Syn:circle
lottery
n
piyango, şans oyunu
She won the national lottery.
Ulusal piyangoyu kazandı.
The housing allocation was done by lottery.
Konut tahsisi kura ile yapıldı.
Syn:draw
loyal
adj
sadık, bağlı
The dog remained loyal to its owner.
Köpek sahibine sadık kaldı.
She is loyal to her friends.
Arkadaşlarına bağlıdır.
Syn:faithful
Ant:disloyal
loyalty
n
sadakat, bağlılık
His loyalty was never questioned.
Sadakati hiç sorgulanmadı.
Customer loyalty is important for brands.
Müşteri bağlılığı markalar için önemlidir.
Syn:faithfulness
Ant:betrayal
lyric
n
şarkı sözü
The lyrics of the song are meaningful.
Şarkının sözleri anlamlı.
He wrote the lyric himself.
Sözleri kendisi yazdı.

M

105 kelime
machinery
n
makine, makine ekipmanı
The factory invested in new machinery.
Fabrika yeni makine ekipmanına yatırım yaptı.
Heavy machinery was used in construction.
İnşaatta ağır makineler kullanıldı.
Syn:equipment
magical
adj
büyülü, harika
The performance was magical.
Gösteri büyüleyiciydi.
It felt like a magical moment.
Büyülü bir an gibiydi.
Syn:enchanting
Ant:ordinary
magistrate
n
sulh hâkimi, yargıç
The magistrate reviewed the case.
Sulh hâkimi davayı inceledi.
The suspect appeared before the magistrate.
Şüpheli hâkimin karşısına çıktı.
Syn:judge
magnetic
adj
manyetik, çekici
The magnetic field was measured carefully.
Manyetik alan dikkatlice ölçüldü.
She has a magnetic personality.
Manyetik bir kişiliğe sahip.
Syn:attractive
Ant:repelling
magnificent
adj
muhteşem, görkemli
The palace is magnificent.
Saray muhteşemdir.
They witnessed a magnificent sunset.
Muhteşem bir gün batımı izlediler.
Syn:splendid
Ant:ordinary
magnitude
n
büyüklük, önem
The magnitude of the earthquake was high.
Depremin büyüklüğü yüksekti.
He underestimated the magnitude of the problem.
Sorunun büyüklüğünü hafife aldı.
Syn:scalesize
Ant:minor issue
mainland
n
ana kara, kıta
They traveled from the island to the mainland.
Adadan ana karaya seyahat ettiler.
Supplies are shipped daily from the mainland.
Malzemeler her gün ana karadan gönderilir.
Syn:continent
Ant:island
mainstream
adj
ana akım, yaygın
The idea became mainstream over time.
Fikir zamanla ana akım haline geldi.
She writes for a mainstream newspaper.
Ana akım bir gazetede yazıyor.
Syn:conventionalpopular
Ant:fringe
maintenance
n
bakım, koruma
Routine maintenance prevents breakdowns.
Rutin bakım arızaları önler.
The building requires regular maintenance.
Bina düzenli bakım gerektirir.
Syn:upkeep
Ant:neglect
major
adj
büyük, önemli
The company faced a major crisis.
Şirket büyük bir krizle karşılaştı.
She plays a major role in the project.
Projede önemli bir rol oynuyor.
Syn:significant
Ant:minor
make-up
n
makyaj, bileşim, telafi sınavı
She applied light make-up.
Hafif makyaj yaptı.
The class has a diverse make-up of students.
Sınıfın öğrenci yapısı çeşitlidir.
Syn:composition
making
n
yapım, oluşturma
Decision-making can be stressful.
Karar verme stresli olabilir.
The making of the film took years.
Filmin yapımı yıllar sürdü.
Syn:creation
mandate
n
mandat, resmî yetki
The government won a clear mandate in the election.
Hükümet seçimde açık bir yetki kazandı.
The committee has a mandate to review the policy.
Komitenin politikayı gözden geçirme yetkisi var.
Syn:authority
Ant:prohibition
mandatory
adj
zorunlu, mecburi
Wearing helmets is mandatory.
Kask takmak zorunludur.
Attendance is mandatory for all members.
Katılım tüm üyeler için zorunludur.
Syn:compulsory
Ant:optional
manifest
adj
açık, belirgin
Her disappointment was manifest in her expression.
Hayal kırıklığı yüzünde açıkça görülüyordu.
The benefits are manifest to everyone.
Faydalar herkes için açıktır.
Syn:obvious
Ant:hidden
manipulate
v
yönlendirmek, manipüle etmek
He tried to manipulate public opinion.
Kamuoyunu yönlendirmeye çalıştı.
She manipulated the data to fit her theory.
Verileri teorisine uydurmak için değiştirdi.
Syn:controlinfluence
Ant:leave alone
manipulation
n
manipülasyon, yönlendirme
The scandal involved financial manipulation.
Skandal finansal manipülasyon içeriyordu.
Emotional manipulation can damage relationships.
Duygusal manipülasyon ilişkileri zedeleyebilir.
Syn:exploitation
Ant:honesty
manufacture
v
üretmek, imal etmek
The company manufactures electronic devices.
Şirket elektronik cihazlar üretir.
The evidence was manufactured.
Kanıt uyduruldu.
Syn:produce
Ant:fabricate (fake)
manufacturing
n
imalat, üretim sektörü
Manufacturing employs millions of people.
İmalat milyonlarca kişiyi istihdam eder.
The country relies on manufacturing.
Ülke üretime dayanır.
Syn:production
manuscript
n
el yazması, taslak
The author submitted her manuscript.
Yazar el yazmasını teslim etti.
Ancient manuscripts were preserved carefully.
Antik el yazmaları dikkatle korundu.
Syn:draft
marathon
n
maraton, uzun süren etkinlik
He trained for months to run a marathon.
Maraton koşmak için aylarca çalıştı.
The meeting turned into a marathon session.
Toplantı uzun süren bir oturuma dönüştü.
Syn:long race
march
v
yürümek, ilerlemek
The soldiers marched through the city.
Askerler şehirde yürüdü.
Protesters marched for justice.
Protestocular adalet için yürüdü.
Syn:parade
margin
n
kenar, marj, kâr farkı
Write notes in the margin.
Notları kenara yaz.
The company operates on a small profit margin.
Şirket küçük bir kâr marjıyla çalışıyor.
Syn:edge
Ant:center
marginal
adj
çok az, önemsiz
The improvement was marginal.
Gelişme çok azdı.
He lives in a marginal community.
Kenarda kalmış bir toplulukta yaşıyor.
Syn:minimalinsignificant
Ant:substantial
marine
adj
denizle ilgili, denizci
Marine life is diverse and fragile.
Deniz yaşamı çeşitlidir ve hassastır.
He served in the marine forces.
Deniz kuvvetlerinde görev yaptı.
Syn:naval
marker
n
işaret, kalem
The teacher used a red marker.
Öğretmen kırmızı kalem kullandı.
The event was a historical marker.
Olay tarihsel bir dönüm noktasıydı.
Syn:sign
marketplace
n
pazar yeri, piyasa
Online marketplaces connect buyers and sellers.
Çevrim içi pazar yerleri alıcıları ve satıcıları birleştirir.
The company competes in a global marketplace.
Şirket küresel bir piyasada rekabet ediyor.
Syn:market
martial
adj
askerî, savaşla ilgili
Martial law was declared.
Sıkıyönetim ilan edildi.
He practiced martial arts.
Dövüş sanatları çalıştı.
Syn:military
Ant:civil
mask
n
maske, gizleme aracı
Wear a mask to protect yourself.
Kendini korumak için maske tak.
He hid his feelings behind a mask.
Duygularını bir maskenin arkasına gizledi.
Syn:cover
massacre
n
katliam
The massacre shocked the nation.
Katliam ülkeyi şoke etti.
Civilians were victims of a massacre.
Siviller katliamın kurbanı oldu.
Syn:slaughter
mate
n
arkadaş, eş, eşleşmek
He met his lifelong mate at university.
Üniversitede hayat boyu eşini tanıdı.
The animals mate in spring.
Hayvanlar ilkbaharda çiftleşir.
Syn:partner
mathematical
adj
matematiksel
The solution requires mathematical reasoning.
Çözüm matematiksel akıl yürütme gerektirir.
Mathematical models predict trends.
Matematiksel modeller eğilimleri tahmin eder.
Syn:numerical
mature
adj
olgun, yetişkin
She gave a mature response.
Olgun bir cevap verdi.
The wine has a mature flavor.
Şarabın olgun bir tadı var.
Syn:grown-up
Ant:immature
maximize
v
en üst düzeye çıkarmak
The company aims to maximize profits.
Şirket kârı en üst düzeye çıkarmayı hedefliyor.
Exercise helps maximize health benefits.
Egzersiz sağlık faydalarını artırır.
Syn:optimizeminimize
Ant:reduce
mayor
n
belediye başkanı
The mayor announced new projects.
Belediye başkanı yeni projeleri açıkladı.
Citizens met the mayor at the event.
Vatandaşlar etkinlikte belediye başkanıyla görüştü.
meaningful
adj
anlamlı, önemli
They had a meaningful conversation.
Anlamlı bir sohbet ettiler.
The gesture was deeply meaningful.
Jest derin anlam taşıyordu.
Syn:significant
Ant:meaningless
meantime
adv
bu arada, o sırada
The project will start next month; meantime, prepare the documents.
Proje gelecek ay başlayacak; bu arada belgeleri hazırlayın.
Meantime, we waited patiently.
O sırada sabırla bekledik.
Syn:meanwhile
mechanic
n
tamirci, mekanikçi
The mechanic fixed the engine.
Tamirci motoru tamir etti.
He works as a car mechanic.
Araba tamircisi olarak çalışıyor.
Syn:technician
mechanical
adj
mekanik, otomatik
The failure was due to a mechanical error.
Arıza mekanik bir hatadan kaynaklandı.
She gave a mechanical response.
Mekanik bir cevap verdi.
Syn:automatic
Ant:natural
mechanism
n
mekanizma, işleyiş
The mechanism controls the movement.
Mekanizma hareketi kontrol eder.
The immune system is a defense mechanism.
Bağışıklık sistemi bir savunma mekanizmasıdır.
Syn:system
medal
n
madalya
She won a gold medal.
Altın madalya kazandı.
The athlete proudly displayed his medal.
Sporcu madalyasını gururla gösterdi.
Syn:award
medication
n
ilaç tedavisi, ilaç
The patient requires daily medication.
Hasta günlük ilaç tedavisi gerektiriyor.
He forgot to take his medication.
İlacını almayı unuttu.
Syn:medicine
medieval
adj
Orta Çağ’a ait
The castle dates back to medieval times.
Kale Orta Çağ’a dayanır.
Medieval art reflects religious themes.
Orta Çağ sanatı dini temaları yansıtır.
meditation
n
meditasyon, derin düşünce
Meditation helps reduce stress.
Meditasyon stresi azaltmaya yardımcı olur.
He practiced meditation daily.
Her gün meditasyon yaptı.
Syn:contemplation
melody
n
melodi, ezgi
The melody of the song is catchy.
Şarkının melodisi akılda kalıcı.
She hummed a soft melody.
Yumuşak bir melodi mırıldandı.
Syn:tune
membership
n
üyelik, üyeler
Membership is open to everyone.
Üyelik herkese açıktır.
He renewed his club membership.
Kulüp üyeliğini yeniledi.
Syn:enrollment
memo
n
not, kısa yazı
The manager sent a memo to staff.
Yönetici personele bir not gönderdi.
The memo outlined new policies.
Not yeni politikaları özetledi.
Syn:note
memoir
n
anı kitabı, hatırat
She published a memoir about her childhood.
Çocukluğu hakkında bir anı kitabı yayımladı.
The memoir reveals personal struggles.
Hatırat kişisel mücadeleleri anlatıyor.
Syn:autobiography
memorable
adj
unutulmaz, akılda kalıcı
It was a memorable evening.
Unutulmaz bir akşamdı.
The speech was truly memorable.
Konuşma gerçekten akılda kalıcıydı.
Syn:unforgettable
Ant:forgettable
memorial
n
anıt, anı töreni
A memorial was built for the victims.
Kurbanlar için bir anıt inşa edildi.
They attended a memorial service.
Bir anma törenine katıldılar.
Syn:monument
mentor
n
akıl hocası, rehber
She found a mentor to guide her career.
Kariyerine rehberlik edecek bir akıl hocası buldu.
A good mentor inspires growth.
İyi bir mentor gelişimi teşvik eder.
Syn:adviser
merchant
n
tüccar, esnaf
The merchant traded goods overseas.
Tüccar malları yurt dışına sattı.
Local merchants benefit from tourism.
Yerel esnaf turizmden faydalanır.
Syn:trader
mercy
n
merhamet, acıma
The judge showed mercy.
Hâkim merhamet gösterdi.
They begged for mercy.
Merhamet için yalvardılar.
Syn:compassion
Ant:cruelty
mere
adj
sadece, yalnızca
It was a mere coincidence.
Bu sadece bir tesadüftü.
He is a mere child.
O sadece bir çocuk.
Syn:onlyjust
merely
adv
sadece, yalnızca
She merely asked a question.
Sadece bir soru sordu.
The change is merely cosmetic.
Değişiklik yalnızca yüzeyseldir.
Syn:onlysimply
merge
v
birleşmek, birleştirmek
The two companies decided to merge.
İki şirket birleşmeye karar verdi.
The lanes merge ahead.
Şeritler ileride birleşiyor.
Syn:combineunite
Ant:separate
merger
n
birleşme, şirket birleşmesi
The merger created the largest company in the sector.
Birleşme sektördeki en büyük şirketi oluşturdu.
Shareholders approved the merger unanimously.
Hissedarlar birleşmeyi oybirliğiyle onayladı.
Syn:acquisition
Ant:separation
merit
n
değer, liyakat, hak
The proposal has merit and deserves attention.
Teklif değerlidir ve dikkate alınmalıdır.
Promotions should be based on merit.
Terfiler liyakate dayalı olmalıdır.
Syn:worthvirtue
Ant:flaw
metaphor
n
mecaz, metafor
He used a metaphor to explain the concept.
Kavramı açıklamak için mecaz kullandı.
The novel is full of powerful metaphors.
Roman güçlü metaforlarla dolu.
Syn:figure of speech
Ant:literal statement
methodology
n
yöntem bilimi, metodoloji
The research methodology was carefully designed.
Araştırma metodolojisi dikkatle tasarlandı.
A flawed methodology can distort results.
Hatalı bir yöntem sonuçları çarpıtabilir.
Syn:method
midst
n
ortası, içi
She found hope in the midst of chaos.
Karmaşanın ortasında umut buldu.
In the midst of the storm, they stayed calm.
Fırtınanın ortasında sakin kaldılar.
Syn:middle
Ant:edge
migration
n
göç, yer değiştirme
Bird migration occurs every winter.
Kuş göçü her kış gerçekleşir.
Economic migration shapes urban growth.
Ekonomik göç şehir büyümesini şekillendirir.
Syn:movement
Ant:settlement
militant
adj
militan, saldırgan
The group adopted a militant stance.
Grup militan bir tavır benimsedi.
Militant protesters clashed with police.
Militan protestocular polisle çatıştı.
Syn:aggressive
Ant:peaceful
militia
n
milis, silahlı grup
The militia controlled the region.
Milis bölgeyi kontrol etti.
Citizens formed a local militia.
Vatandaşlar yerel bir milis oluşturdu.
Syn:armed group
mill
n
değirmen, fabrika
The old mill still produces flour.
Eski değirmen hâlâ un üretir.
He worked in a textile mill.
Bir tekstil fabrikasında çalıştı.
Syn:factory
miner
n
madenci
The miner descended into the shaft.
Madenci kuyuya indi.
Miners protested unsafe conditions.
Madenciler güvensiz koşulları protesto etti.
minimal
adj
çok az, asgari
The damage was minimal.
Zarar çok azdı.
They provided minimal support.
Asgari destek sağladılar.
Syn:minimumslight
Ant:maximal
minimize
v
en aza indirmek
The company aims to minimize costs.
Şirket maliyetleri en aza indirmeyi hedefliyor.
She tried to minimize the risk.
Riski azaltmaya çalıştı.
Syn:reducemaximize
Ant:increase
mining
n
madencilik, maden çıkarma
Mining is vital to the local economy.
Madencilik yerel ekonomi için hayati önemdedir.
Coal mining declined over the years.
Kömür madenciliği yıllar içinde azaldı.
Syn:extraction
ministry
n
bakanlık, devlet kurumu
The Ministry of Health issued a statement.
Sağlık Bakanlığı bir açıklama yaptı.
He works at the foreign ministry.
Dışişleri Bakanlığında çalışıyor.
Syn:department
minute
n
dakika, çok küçük
Wait a minute before leaving.
Ayrılmadan önce bir dakika bekle.
There was a minute crack in the glass.
Camda çok küçük bir çatlak vardı.
Syn:moment
miracle
n
mucize
Her recovery was a miracle.
İyileşmesi bir mucizeydi.
Winning the match felt like a miracle.
Maçı kazanmak mucize gibiydi.
Syn:wonder
Ant:disaster
miserable
adj
sefil, çok mutsuz
He felt miserable after the failure.
Başarısızlıktan sonra kendini çok kötü hissetti.
They lived in miserable conditions.
Sefil koşullarda yaşadılar.
Syn:unhappywretched
Ant:happy
misery
n
sefillik, acı
The war caused widespread misery.
Savaş yaygın bir sefalet yarattı.
He lived in poverty and misery.
Yoksulluk ve acı içinde yaşadı.
Syn:suffering
Ant:joy
misleading
adj
yanıltıcı, aldatıcı
The advertisement was misleading.
Reklam yanıltıcıydı.
Misleading statistics can create confusion.
Yanıltıcı istatistikler kafa karışıklığı yaratabilir.
Syn:deceptive
Ant:accurate
missile
n
füze
The missile struck its target.
Füze hedefini vurdu.
Defense systems detected the missile.
Savunma sistemleri füzeyi tespit etti.
Syn:rocket
mitigate
v
azaltmak, hafifletmek
New rules were introduced to mitigate risk.
Riski azaltmak için yeni kurallar getirildi.
Calm dialogue can mitigate tension in a community.
Sakin diyalog bir toplumda gerginliği hafifletebilir.
Syn:reduceease
Ant:intensify
mob
n
kalabalık, çete
The mob gathered outside the courthouse.
Kalabalık mahkeme binası önünde toplandı.
An angry mob stormed the building.
Öfkeli bir kalabalık binayı bastı.
Syn:crowd
mobility
n
hareketlilik, mobilite
Technology increases social mobility.
Teknoloji toplumsal hareketliliği artırır.
Mobility is limited for elderly people.
Yaşlılar için hareketlilik sınırlıdır.
Syn:movement
mobilize
v
harekete geçirmek, seferber etmek
The government mobilized troops.
Hükümet birlikleri seferber etti.
Activists mobilized public support.
Aktivistler halk desteğini harekete geçirdi.
Syn:activateorganize
Ant:demobilize
mode
n
mod, tarz, yöntem
The device operates in silent mode.
Cihaz sessiz modda çalışıyor.
Public transport is a common mode of travel.
Toplu taşıma yaygın bir ulaşım yöntemidir.
Syn:method
moderate
adj
ılımlı, orta düzey
The climate is moderate.
İklim ılımandır.
He holds moderate political views.
Ilımlı siyasi görüşlere sahiptir.
Syn:temperate
Ant:extreme
modest
adj
mütevazı, ılımlı
She lives a modest lifestyle.
Mütevazı bir yaşam sürüyor.
They achieved modest success.
Ilımlı bir başarı elde ettiler.
Syn:humble
Ant:extravagant
modification
n
değişiklik, uyarlama
The plan requires minor modifications.
Plan küçük değişiklikler gerektiriyor.
Genetic modification is controversial.
Genetik değişim tartışmalıdır.
Syn:adjustment
modify
v
değiştirmek, düzenlemek
We modified the plan after feedback from users.
Kullanıcı geri bildiriminden sonra planı değiştirdik.
You can modify this sentence to sound more natural.
Bu cümleyi daha doğal duyulacak şekilde düzenleyebilirsin.
Syn:adjustalter
Ant:keep
momentum
n
ivme, güç kazanma
The campaign gained momentum.
Kampanya ivme kazandı.
The car lost momentum on the hill.
Araba yokuşta ivmesini kaybetti.
Syn:impetus
Ant:stagnation
monitor
v
izlemek, takip etmek, gözlemlemek
Hospitals monitor patients closely.
Hastaneler hastaları yakından takip eder.
We monitor system logs to catch errors early.
Hataları erken yakalamak için sistem loglarını izleriz.
Syn:trackobserve
Ant:neglect
monk
n
rahip, keşiş
The monk lived in silence.
Keşiş sessizlik içinde yaşadı.
Buddhist monks meditate daily.
Budist keşişler her gün meditasyon yapar.
monopoly
n
tekel
The company has a monopoly on the market.
Şirket piyasada tekel konumunda.
The government broke the monopoly.
Hükümet tekeli kırdı.
Syn:dominance
Ant:competition
monster
n
canavar, çok büyük şey
The story featured a terrifying monster.
Hikâye korkutucu bir canavar içeriyordu.
Inflation became an economic monster.
Enflasyon ekonomik bir canavara dönüştü.
Syn:beast
monthly
adj
aylık
The magazine is published monthly.
Dergi aylık yayımlanır.
She pays rent on a monthly basis.
Kirayı aylık olarak öder.
monument
n
anıt, tarihi yapı
The monument honors fallen soldiers.
Anıt hayatını kaybeden askerleri onurlandırır.
The building is a national monument.
Bina ulusal bir anıttır.
Syn:memorial
morality
n
ahlak, etik
Morality guides human behavior.
Ahlak insan davranışını yönlendirir.
The debate raised moral questions.
Tartışma etik sorular ortaya çıkardı.
Syn:ethics
Ant:immorality
moreover
adv
ayrıca, üstelik
The plan is expensive; moreover, it is risky.
Plan pahalı; ayrıca riskli.
Moreover, the results confirm our theory.
Üstelik sonuçlar teorimizi doğruluyor.
Syn:furthermore
mortgage
n
ipotek, konut kredisi
They took out a mortgage to buy a house.
Ev almak için ipotekli kredi aldılar.
The bank approved the mortgage.
Banka ipoteği onayladı.
Syn:loan
mosque
n
cami
The mosque was built centuries ago.
Cami yüzyıllar önce inşa edildi.
Worshippers gathered at the mosque.
İbadet edenler camide toplandı.
motion
n
hareket, önerge
The motion was passed by the council.
Önerge konsey tarafından kabul edildi.
The car was in motion.
Araba hareket halindeydi.
Syn:movement
Ant:stillness
motivate
v
motive etmek, teşvik etmek
The teacher motivated students to succeed.
Öğretmen öğrencileri başarıya teşvik etti.
Bonuses motivate employees.
Primler çalışanları motive eder.
Syn:inspire
Ant:discourage
motivation
n
motivasyon, güdü
Her motivation comes from her family.
Motivasyonu ailesinden geliyor.
Lack of motivation affects performance.
Motivasyon eksikliği performansı etkiler.
Syn:drive
Ant:apathy
motive
n
güdü, niyet
The police investigated his motive.
Polis onun güdüsünü araştırdı.
Money was the main motive.
Para ana güdüydü.
Syn:reason
Ant:intent
motorist
n
sürücü, otomobil kullanıcısı
The motorist stopped at the red light.
Sürücü kırmızı ışıkta durdu.
Motorists were warned about icy roads.
Sürücüler buzlu yollar konusunda uyarıldı.
Syn:driver
moving
adj
duygulandırıcı, hareketli
The speech was deeply moving.
Konuşma son derece duygulandırıcıydı.
It was a moving performance.
Etkileyici bir performanstı.
Syn:touching
Ant:unemotional
municipal
adj
belediyeye ait, yerel yönetimle ilgili
Municipal elections will be held soon.
Belediye seçimleri yakında yapılacak.
The municipal council approved the plan.
Belediye meclisi planı onayladı.
Syn:local
Ant:national
mutual
adj
karşılıklı, ortak
They have mutual respect.
Karşılıklı saygıları var.
The agreement was based on mutual trust.
Anlaşma karşılıklı güvene dayanıyordu.
Syn:reciprocal
Ant:one-sided
myth
n
mit, efsane
The story is a myth, not a fact.
Hikâye bir efsanedir, gerçek değil.
Greek mythology is full of myths.
Yunan mitolojisi mitlerle doludur.
Syn:legend
Ant:reality

N

42 kelime
naked
adj
çıplak, açık
The child ran naked on the beach.
Çocuk sahilde çıplak koştu.
The truth was laid bare and naked.
Gerçek çıplak ve açık şekilde ortaya kondu.
Syn:bare
Ant:clothed
namely
adv
yani, başka bir deyişle
Two countries, namely France and Germany, signed the treaty.
İki ülke, yani Fransa ve Almanya, anlaşmayı imzaladı.
He met one requirement, namely experience.
Bir şartı karşıladı, yani deneyim.
Syn:that is
nasty
adj
kötü, çirkin, pis
The food had a nasty smell.
Yemeğin kötü bir kokusu vardı.
He made a nasty comment.
Çirkin bir yorum yaptı.
Syn:unpleasant
Ant:pleasant
nationwide
adj
ülke çapında, ulusal
The strike spread nationwide.
Grev ülke çapında yayıldı.
The product is available nationwide.
Ürün ülke genelinde mevcut.
Syn:national
Ant:local
naval
adj
deniz kuvvetlerine ait, denizle ilgili
The country increased its naval presence in the region.
Ülke bölgede deniz kuvvetleri varlığını artırdı.
Naval exercises were conducted near the coast.
Kıyı yakınında deniz tatbikatları yapıldı.
Syn:maritime
navigation
n
seyir, navigasyon
GPS improves navigation accuracy.
GPS navigasyon doğruluğunu artırır.
Ancient sailors relied on stars for navigation.
Antik denizciler navigasyon için yıldızlara güvenirlerdi.
Syn:guidance
nearby
adj
yakındaki, civar
A nearby restaurant serves great food.
Yakındaki bir restoran harika yemekler sunuyor.
She lives in a nearby village.
Yakın bir köyde yaşıyor.
Syn:close
Ant:distant
necessity
n
zorunluluk, gereklilik
Water is a basic necessity.
Su temel bir gerekliliktir.
Wearing a seatbelt is a necessity.
Emniyet kemeri takmak bir zorunluluktur.
Syn:essential
Ant:luxury
neglect
v
ihmal etmek, göz ardı etmek
He neglected his responsibilities.
Sorumluluklarını ihmal etti.
The building was neglected for years.
Bina yıllarca ihmal edildi.
Syn:ignoreabandon
Ant:care for
negligible
adj
ihmal edilebilir, çok küçük
The difference is negligible for this calculation.
Bu hesap için fark ihmal edilebilir.
The noise was negligible after the repair.
Onarımdan sonra gürültü yok denecek kadar azdı.
Syn:minimalinsignificant
Ant:significant
negotiate
v
müzakere etmek, pazarlık yapmak
They negotiated a peace agreement.
Bir barış anlaşması müzakere ettiler.
She negotiated a better salary.
Daha iyi bir maaş için pazarlık yaptı.
Syn:bargain
Ant:refuse
negotiation
n
müzakere, görüşme
The negotiation lasted several hours.
Müzakere birkaç saat sürdü.
Successful negotiation requires compromise.
Başarılı müzakere uzlaşma gerektirir.
Syn:talks
neighbouring
adj
komşu
The neighbouring country offered support.
Komşu ülke destek sundu.
Fires spread to neighbouring villages.
Yangın komşu köylere yayıldı.
Syn:adjacent
Ant:distant
nest
n
yuvа, yuva
Birds built a nest in the tree.
Kuşlar ağaca yuva yaptı.
The company was accused of being a nest of corruption.
Şirket bir yolsuzluk yuvası olmakla suçlandı.
net
adj
net, saf, toplam
The company reported net profits.
Şirket net kâr açıkladı.
After expenses, the net gain was small.
Giderlerden sonra net kazanç küçüktü.
Syn:totalclear
Ant:gross
neutral
adj
tarafsız, nötr
The country remained neutral during the conflict.
Ülke çatışma sırasında tarafsız kaldı.
He gave a neutral response.
Tarafsız bir cevap verdi.
Syn:impartial
Ant:biased
newly
adv
yeni, yakın zamanda
The newly elected president spoke to the public.
Yeni seçilen başkan halka konuştu.
They moved into a newly built house.
Yeni inşa edilmiş bir eve taşındılar.
Syn:recently
newsletter
n
bülten
The company sends a monthly newsletter.
Şirket aylık bir bülten gönderir.
Subscribe to our newsletter for updates.
Güncellemeler için bültenimize abone olun.
Syn:bulletin
niche
n
niş, özel alan
The brand targets a niche market.
Marka niş bir pazarı hedefliyor.
She found her niche in digital design.
Dijital tasarımda kendi alanını buldu.
Syn:specialized area
Ant:mass market
noble
adj
asil, soylu, yüce
He comes from a noble family.
Asil bir aileden geliyor.
She made a noble sacrifice.
Yüce bir fedakârlık yaptı.
Syn:honorable
Ant:base
nod
v
başını sallamak, onaylamak
She nodded in agreement.
Onaylayarak başını salladı.
He nodded to greet his colleague.
Meslektaşını selamlamak için başını salladı.
Syn:shake head (oppose)
nominate
v
aday göstermek, önermek
They nominated her for the award.
Onu ödül için aday gösterdiler.
The party nominated a new candidate.
Parti yeni bir aday gösterdi.
Syn:propose
Ant:reject
nomination
n
adaylık
The nomination was announced publicly.
Adaylık kamuya açıklandı.
His nomination caused debate.
Adaylığı tartışmalara yol açtı.
Syn:candidacy
nominee
n
aday
The nominee thanked the committee.
Aday komiteye teşekkür etti.
Each nominee presented a speech.
Her aday bir konuşma yaptı.
Syn:candidate
non-profit
adj
kâr amacı gütmeyen
She works for a non-profit organization.
Kâr amacı gütmeyen bir kuruluşta çalışıyor.
The event was organized by a non-profit group.
Etkinlik kâr amacı gütmeyen bir grup tarafından düzenlendi.
Syn:charity
Ant:for-profit
nonetheless
adv
yine de, buna rağmen
The task was difficult; nonetheless, she succeeded.
Görev zordu; buna rağmen başardı.
He was tired, nonetheless he continued working.
Yorgundu, yine de çalışmaya devam etti.
Syn:nevertheless
nonsense
n
saçmalık, anlamsızlık
That’s complete nonsense.
Bu tamamen saçmalık.
He refused to listen to such nonsense.
Böyle saçmalıkları dinlemeyi reddetti.
Syn:rubbish
Ant:sense
noon
n
öğle
The meeting starts at noon.
Toplantı öğlen başlıyor.
We arrived just before noon.
Öğlenden hemen önce vardık.
Syn:midday
norm
n
norm, standart
Punctuality is the norm in this culture.
Dakiklik bu kültürde normdur.
Breaking social norms can cause conflict.
Sosyal normları bozmak çatışmaya yol açabilir.
Syn:standard
Ant:exception
notable
adj
dikkate değer, önemli
She made a notable contribution.
Dikkate değer bir katkı yaptı.
The city has many notable landmarks.
Şehrin birçok önemli simge yapısı var.
Syn:remarkable
Ant:insignificant
notably
adv
özellikle, dikkate değer biçimde
The policy benefits several groups, notably students.
Politika birkaç gruba fayda sağlıyor, özellikle öğrencilere.
He is notably absent today.
Bugün özellikle yokluğu dikkat çekiyor.
Syn:particularly
notebook
n
defter, dizüstü bilgisayar
She wrote her ideas in a notebook.
Fikirlerini bir deftere yazdı.
He bought a new notebook for school.
Okul için yeni bir defter aldı.
notify
v
bildirmek, haber vermek
Please notify me of any changes.
Herhangi bir değişiklikte beni bilgilendir.
The company notified employees about the policy.
Şirket çalışanları politika hakkında bilgilendirdi.
Syn:inform
Ant:ignore
notion
n
kavram, fikir, düşünce
The notion of justice varies across cultures.
Adalet kavramı kültürlere göre değişir.
He rejected the notion that success is luck.
Başarının şans olduğu fikrini reddetti.
Syn:ideaconcept
Ant:reality
notorious
adj
kötü şöhretli
The prison is notorious for violence.
Hapishane şiddetiyle kötü ünlüdür.
He became notorious after the scandal.
Skandaldan sonra kötü şöhret kazandı.
Syn:infamous
Ant:respected
novel
n
roman
The novel became a bestseller.
Roman çok satanlar arasına girdi.
She is writing her first novel.
İlk romanını yazıyor.
Syn:book
novelist
n
romancı
The novelist received international awards.
Romancı uluslararası ödüller aldı.
A famous novelist visited the school.
Ünlü bir romancı okulu ziyaret etti.
Syn:writer
nowadays
adv
günümüzde, şimdilerde
Nowadays, people rely on smartphones.
Günümüzde insanlar akıllı telefonlara güveniyor.
It’s harder to find time nowadays.
Şimdilerde zaman bulmak daha zor.
Syn:today
nuance
n
ince ayrıntı, nüans
Understanding nuance helps you avoid misunderstandings.
Nüansı anlamak yanlış anlaşılmaları önler.
Translators must respect cultural nuance.
Çevirmenler kültürel nüansa saygı göstermelidir.
Syn:subtlety
Ant:obviousness
nursery
n
kreş, fidanlık
She works at a nursery for children.
Çocuklar için bir kreşte çalışıyor.
The nursery grows young plants.
Fidanlık genç bitkiler yetiştirir.
nursing
n
hemşirelik, bakım
Nursing requires compassion and skill.
Hemşirelik şefkat ve beceri gerektirir.
She studied nursing at university.
Üniversitede hemşirelik okudu.
nutrition
n
beslenme, gıda bilimi
Proper nutrition is essential for health.
Doğru beslenme sağlık için gereklidir.
The program teaches basic nutrition.
Program temel beslenmeyi öğretir.
Syn:diet
Ant:malnutrition

O

53 kelime
obesity
n
obezite
Obesity increases health risks.
Obezite sağlık risklerini artırır.
Childhood obesity is rising.
Çocukluk çağı obezitesi artıyor.
objection
n
itiraz, karşı çıkma
She raised an objection to the proposal.
Teklifle ilgili itiraz etti.
There were no objections to the plan.
Plana itiraz eden olmadı.
Syn:protest
Ant:approval
oblige
v
zorlamak, memnun etmek
The law obliges companies to pay taxes.
Yasa şirketleri vergi ödemeye zorlar.
He was obliged to apologize.
Özür dilemek zorunda kaldı.
Syn:forcecompel
Ant:free
obscure
adj
belirsiz, anlaşılması zor
The reference was obscure, so few readers understood it.
Atıf belirsizdi, bu yüzden az kişi anladı.
His handwriting was so obscure it was unreadable.
Yazısı o kadar anlaşılmazdı ki okunmuyordu.
Syn:unclearvague
Ant:clear
observer
n
gözlemci
International observers monitored the election.
Uluslararası gözlemciler seçimi izledi.
An observer took notes quietly.
Bir gözlemci sessizce not aldı.
Syn:witness
Ant:participant
obsess
v
takıntı haline getirmek, kafayı takmak
He obsessed over minor details.
Küçük ayrıntılara takıldı.
She became obsessed with perfection.
Mükemmelliğe takıntılı hale geldi.
Syn:fixate
Ant:ignore
obsession
n
takıntı, saplantı
His obsession with success affected his life.
Başarı takıntısı hayatını etkiledi.
The hobby turned into an obsession.
Hobi bir saplantıya dönüştü.
Syn:fixation
Ant:indifference
obstacle
n
engel, zorluk
Lack of funding is a major obstacle.
Finansman eksikliği büyük bir engeldir.
She overcame many obstacles.
Birçok engeli aştı.
Syn:barrier
Ant:aid
obtain
v
elde etmek, edinmek
She obtained permission before using the data.
Veriyi kullanmadan önce izin aldı.
It’s hard to obtain reliable information during a crisis.
Krizde güvenilir bilgi edinmek zordur.
Syn:acquiregain
Ant:lose
occasional
adj
ara sıra, nadiren
He makes occasional visits.
Ara sıra ziyaret eder.
There were occasional interruptions.
Ara sıra kesintiler oldu.
Syn:infrequent
Ant:frequent
occupation
n
meslek, işgal
Teaching is a noble occupation.
Öğretmenlik asil bir meslektir.
The occupation of the city lasted years.
Şehrin işgali yıllarca sürdü.
Syn:profession
Ant:liberation
occupy
v
işgal etmek, meşgul etmek
The army occupied the territory.
Ordu bölgeyi işgal etti.
The task occupied her mind all day.
Görev tüm gün zihnini meşgul etti.
Syn:take over
Ant:vacate
occurrence
n
olay, meydana gelme
The occurrence of earthquakes is common here.
Burada depremlerin meydana gelmesi yaygındır.
This is a rare occurrence.
Bu nadir bir olaydır.
Syn:event
odds
n
olasılık, ihtimal
The odds of winning are low.
Kazanma ihtimali düşüktür.
Against all odds, they succeeded.
Tüm zorluklara rağmen başardılar.
Syn:probability
Ant:certainty
offender
n
suçlu, fail
The offender was sentenced to prison.
Suçlu hapse mahkûm edildi.
Repeat offenders face harsher penalties.
Tekrarlayan suçlular daha ağır cezalar alır.
Syn:criminal
Ant:victim
offering
n
teklif, sunum
The company made a generous offering.
Şirket cömert bir teklif sundu.
The product offering has expanded.
Ürün yelpazesi genişledi.
Syn:proposal
Ant:withdrawal
offspring
n
yavru, soy
Animals protect their offspring.
Hayvanlar yavrularını korur.
The trait was passed to the offspring.
Özellik yavrulara aktarıldı.
Syn:children
Ant:parent
omit
v
atlamak, dahil etmemek
Do not omit important details in your application.
Başvurunda önemli ayrıntıları atlama.
The report omitted the key reason for the delay.
Rapor gecikmenin temel nedenini atladı.
Syn:excludeskip
Ant:include
ongoing
adj
devam eden, süren
The investigation is still ongoing.
Soruşturma hâlâ devam ediyor.
They discussed ongoing projects.
Devam eden projeleri tartıştılar.
Syn:continuing
Ant:finished
openly
adv
açıkça, açık bir şekilde
She openly criticized the policy.
Politikayı açıkça eleştirdi.
He spoke openly about his struggles.
Mücadeleleri hakkında açıkça konuştu.
Syn:frankly
Ant:secretly
opera
n
opera
The opera was performed at the national theater.
Opera ulusal tiyatroda sahnelendi.
She loves listening to opera.
Opera dinlemeyi seviyor.
operational
adj
operasyonel, faal
The airport is fully operational again.
Havalimanı yeniden tamamen faal.
The system became operational last week.
Sistem geçen hafta faaliyete geçti.
Syn:functional
Ant:out of order
operator
n
işletmeci, operatör
The machine operator received training.
Makine operatörü eğitim aldı.
The telecom operator expanded its services.
Telekom operatörü hizmetlerini genişletti.
opt
v
tercih etmek, seçmek
She opted for a healthier lifestyle.
Daha sağlıklı bir yaşam tarzını tercih etti.
They opted to stay at home.
Evde kalmayı seçtiler.
Syn:choose
optical
adj
optik, görsel
Optical illusions can deceive the eye.
Optik illüzyonlar gözü aldatabilir.
The device uses optical sensors.
Cihaz optik sensörler kullanır.
Syn:visual
optimism
n
iyimserlik
Her optimism inspired the team.
İyimserliği ekibe ilham verdi.
There is cautious optimism about the economy.
Ekonomi hakkında temkinli bir iyimserlik var.
Syn:hope
Ant:pessimism
optimistic
adj
iyimser
She is optimistic about the future.
Gelecek konusunda iyimser.
Analysts are optimistic about growth.
Analistler büyüme konusunda iyimser.
Syn:hopeful
Ant:pessimistic
oral
adj
sözlü, ağızla ilgili
The exam includes an oral presentation.
Sınav sözlü sunum içerir.
Oral hygiene is important.
Ağız hijyeni önemlidir.
Syn:spoken
Ant:written
orchestra
n
orkestra
The orchestra performed beautifully.
Orkestra harika performans sergiledi.
He plays violin in the orchestra.
Orkestrada keman çalıyor.
organic
adj
organik, doğal
They prefer organic food.
Organik gıdayı tercih ediyorlar.
The company achieved organic growth.
Şirket doğal büyüme sağladı.
Syn:natural
Ant:synthetic
organizational
adj
organizasyonel, kurumsal
Organizational skills are essential for managers.
Yöneticiler için organizasyon becerileri gereklidir.
The reform addressed organizational structure.
Reform kurumsal yapıyı ele aldı.
Syn:administrative
orientation
n
oryantasyon, yönelim
New employees attended orientation.
Yeni çalışanlar oryantasyona katıldı.
Cultural orientation influences behavior.
Kültürel yönelim davranışı etkiler.
Syn:introduction
originate
v
köken almak, başlamak
The tradition originated centuries ago.
Gelenek yüzyıllar önce ortaya çıktı.
The rumor originated online.
Söylenti internette başladı.
Syn:begin
Ant:end
outbreak
n
salgın, patlak verme
The outbreak of disease spread rapidly.
Hastalık salgını hızla yayıldı.
Violence broke out after the match.
Maçtan sonra şiddet patlak verdi.
Syn:epidemic
outfit
n
kıyafet, ekipman
She wore a stylish outfit.
Şık bir kıyafet giydi.
The rescue outfit arrived quickly.
Kurtarma ekibi hızla geldi.
Syn:clothing
outing
n
gezi, kısa seyahat
They went on a family outing.
Ailece bir geziye çıktılar.
The company organized a team outing.
Şirket bir ekip gezisi düzenledi.
Syn:trip
outlet
n
priz, satış noktası, çıkış
The outlet sells discounted products.
Satış noktası indirimli ürünler satar.
Plug the charger into the outlet.
Şarj cihazını prize tak.
Syn:store
outlook
n
bakış açısı, görünüm
Her outlook on life is positive.
Hayata bakışı olumlu.
The economic outlook remains uncertain.
Ekonomik görünüm belirsiz.
Syn:perspective
output
n
çıktı, üretim
The factory increased its output.
Fabrika üretimini artırdı.
The software generates data output.
Yazılım veri çıktısı üretir.
Syn:production
Ant:input
outrage
n
öfke, tepki
The decision sparked public outrage.
Karar halkın öfkesine yol açtı.
He expressed outrage at the injustice.
Adaletsizliğe karşı öfkesini dile getirdi.
Syn:anger
Ant:calm
outsider
n
dışarıdan biri, yabancı
He felt like an outsider in the group.
Grupta kendini yabancı hissetti.
Outsiders rarely understand local customs.
Dışarıdan gelenler yerel gelenekleri nadiren anlar.
Syn:foreigner
Ant:insider
outstanding
adj
olağanüstü, çok iyi
She did an outstanding job.
Olağanüstü bir iş çıkardı.
The company has outstanding debts.
Şirketin ödenmemiş borçları var.
Syn:excellent
Ant:mediocre
overcome
v
üstesinden gelmek, yenmek
She overcame her fears.
Korkularının üstesinden geldi.
The team overcame many challenges.
Ekip birçok zorluğu aştı.
Syn:conquer
Ant:surrender
overlook
v
gözden kaçırmak, görmezden gelmek
He overlooked a key detail.
Önemli bir detayı gözden kaçırdı.
The hotel overlooks the sea.
Otel denize bakıyor.
Syn:ignore
Ant:notice
overly
adv
aşırı derecede, fazla
She was overly critical.
Aşırı derecede eleştireldi.
The plan is overly complicated.
Plan gereğinden fazla karmaşık.
Syn:excessively
Ant:moderately
overnight
adv
bir gecede, aniden
The news spread overnight.
Haber bir gecede yayıldı.
He became famous overnight.
Bir gecede ünlü oldu.
Syn:instantly
overseas
adv
yurt dışına, denizaşırı
She moved overseas for work.
İş için yurt dışına taşındı.
The company expanded overseas.
Şirket denizaşırı genişledi.
Syn:abroad
oversee
v
gözetmek, denetlemek
The manager oversees daily operations.
Yönetici günlük operasyonları denetler.
The committee oversees the project.
Komite projeyi gözetler.
Syn:supervise
Ant:ignore
overturn
v
iptal etmek, devirmek
The court overturned the verdict.
Mahkeme kararı iptal etti.
The boat overturned in the storm.
Tekne fırtınada devrildi.
Syn:reverse
Ant:uphold
overwhelm
v
bunalmak, ezmek, alt etmek
The workload overwhelmed her.
İş yükü onu bunalttı.
The army overwhelmed the enemy.
Ordu düşmanı ezdi.
Syn:overpowerflood
Ant:withstand
overwhelming
adj
ezici, çok güçlü
The response was overwhelmingly positive.
Tepki ezici derecede olumluydu.
He felt overwhelming joy.
Ezici bir sevinç hissetti.
Syn:intense
Ant:mild
ownership
n
sahiplik, mülkiyet
Home ownership is rising.
Ev sahipliği artıyor.
The company transferred ownership.
Şirket mülkiyeti devretti.
Syn:possession
oxygen
n
oksijen
Oxygen is essential for life.
Oksijen yaşam için gereklidir.
The patient needed oxygen support.
Hasta oksijen desteğine ihtiyaç duydu.

P

156 kelime
packet
n
paket, küçük paket
He opened a packet of chips.
Bir cips paketi açtı.
The data packet was transmitted.
Veri paketi iletildi.
Syn:package
pad
n
ped, yastıkçık, not defteri
She wrote it on a notepad.
Bunu not defterine yazdı.
Wear knee pads for protection.
Korunmak için dizlik tak.
Syn:cushion
palm
n
avuç içi, palmiye
He held the coin in his palm.
Madeni parayı avucunda tuttu.
Palm trees line the beach.
Sahil boyunca palmiye ağaçları var.
panic
n
panik, korku
A wave of panic spread through the crowd.
Kalabalıkta panik yayıldı.
Don’t panic in emergencies.
Acil durumlarda panik yapma.
Syn:fear
Ant:calm
parade
n
geçit töreni, resmî yürüyüş
The parade celebrated national day.
Geçit töreni ulusal günü kutladı.
A victory parade was held downtown.
Şehir merkezinde zafer geçidi düzenlendi.
Syn:procession
paradigm
n
paradigma, model, yaklaşım
The internet created a new paradigm for learning.
İnternet öğrenme için yeni bir model oluşturdu.
A paradigm shift can change how people think.
Bir paradigma değişimi insanların düşünme biçimini değiştirebilir.
Syn:modelframework
parallel
adj
paralel, benzer
The two lines are parallel.
İki çizgi paraleldir.
There are parallels between the cases.
Davalar arasında benzerlikler var.
Syn:comparable
parameter
n
parametre, ölçüt
The test results fall within normal parameters.
Test sonuçları normal parametreler içinde.
Adjust the parameters for better performance.
Daha iyi performans için parametreleri ayarla.
Syn:variable
parental
adj
ebeveynle ilgili
Parental support is crucial.
Ebeveyn desteği çok önemlidir.
Parental leave was extended.
Ebeveyn izni uzatıldı.
parish
n
cemaat bölgesi, kilise cemaati
The parish gathered for Sunday service.
Cemaat pazar ayini için toplandı.
He grew up in a small parish.
Küçük bir cemaatte büyüdü.
parliamentary
adj
parlamenter, meclisle ilgili
The country has a parliamentary system.
Ülkenin parlamenter bir sistemi var.
Parliamentary debates lasted hours.
Meclis tartışmaları saatler sürdü.
Syn:legislative
part-time
adj
yarı zamanlı
She works part-time at a café.
Bir kafede yarı zamanlı çalışıyor.
He found a part-time job.
Yarı zamanlı iş buldu.
Syn:full-time
partial
adj
kısmi, taraflı
The report is only a partial summary.
Rapor sadece kısmi bir özet.
He is partial to classical music.
Klasik müziğe düşkün.
Syn:incompletebiased
Ant:complete
partially
adv
kısmen, bir ölçüde
The building was partially damaged.
Bina kısmen hasar gördü.
I partially agree with you.
Seninle kısmen aynı fikirdeyim.
Syn:partly
Ant:fully
participation
n
katılım, iştirak
Active participation improves learning.
Aktif katılım öğrenmeyi artırır.
Public participation was encouraged.
Halk katılımı teşvik edildi.
Syn:involvement
partnership
n
ortaklık, iş birliği
They formed a business partnership.
Bir iş ortaklığı kurdular.
The partnership strengthened both companies.
Ortaklık iki şirketi de güçlendirdi.
Syn:alliance
Ant:rivalry
passing
adj
geçici, kısa süreli
It was just a passing comment.
Sadece geçici bir yorumdu.
She felt a passing sadness.
Kısa süreli bir üzüntü hissetti.
Syn:temporary
Ant:permanent
passionate
adj
tutkulu, heyecanlı
She is passionate about human rights.
İnsan hakları konusunda tutkulu.
He gave a passionate speech.
Tutkulu bir konuşma yaptı.
Syn:enthusiastic
Ant:indifferent
passive
adj
pasif, etkisiz
He remained passive during the debate.
Tartışma sırasında pasif kaldı.
Passive smoking can harm health.
Pasif içicilik sağlığa zarar verebilir.
Syn:inactive
Ant:active
password
n
şifre, parola
Enter your password to log in.
Giriş yapmak için şifreni gir.
Never share your password with others.
Şifreni asla başkalarıyla paylaşma.
Syn:passcode
pastor
n
papaz, rahip
The pastor delivered a sermon.
Papaz vaaz verdi.
The community respects the pastor.
Topluluk papaza saygı duyuyor.
Syn:clergy
patch
n
yama, küçük parça
The software update fixed the bug with a patch.
Yazılım güncellemesi hatayı bir yamayla düzeltti.
There was a muddy patch on his shirt.
Gömleğinde çamurlu bir leke vardı.
Syn:piece
patent
n
patent, resmî hak
The company filed a patent for the invention.
Şirket buluş için patent başvurusunda bulundu.
The patent protects their technology.
Patent teknolojilerini korur.
Syn:license
pathway
n
yol, gelişim yolu
Education is a pathway to opportunity.
Eğitim fırsata giden bir yoldur.
The pathway through the forest was narrow.
Ormandaki patika dardı.
Syn:route
patience
n
sabır
Teaching requires patience.
Öğretmek sabır gerektirir.
She waited with great patience.
Büyük bir sabırla bekledi.
Syn:tolerance
Ant:impatience
patrol
n
devriye
Police patrol the streets at night.
Polis gece sokaklarda devriye gezer.
A border patrol monitored the area.
Sınır devriyesi bölgeyi izledi.
Syn:guard
patron
n
müşteri, destekçi
The café welcomed its loyal patrons.
Kafe sadık müşterilerini karşıladı.
He is a patron of the arts.
Sanatın destekçisidir.
Syn:supporter
pause
n
duraklama, ara
There was a long pause before she answered.
Cevap vermeden önce uzun bir duraklama oldu.
Take a short pause to think.
Düşünmek için kısa bir ara ver.
Syn:break
Ant:continuation
peak
n
zirve, tepe
Sales reached a peak in July.
Satışlar Temmuz’da zirveye ulaştı.
They climbed to the mountain peak.
Dağın zirvesine tırmandılar.
Syn:summit
Ant:bottom
peasant
n
köylü, çiftçi
Peasants worked the land for centuries.
Köylüler yüzyıllarca toprağı işledi.
The novel depicts the life of a peasant.
Roman bir köylünün hayatını anlatır.
Syn:farmer
peculiar
adj
tuhaf, garip
He has a peculiar sense of humor.
Tuhaf bir mizah anlayışı var.
There was a peculiar smell in the room.
Odada garip bir koku vardı.
Syn:strange
Ant:normal
peer
n
akran, eşit
She discussed the issue with her peers.
Sorunu akranlarıyla tartıştı.
Peer pressure affects teenagers.
Akran baskısı gençleri etkiler.
Syn:equal
Ant:superior
penalty
n
ceza, yaptırım
He received a heavy penalty.
Ağır bir ceza aldı.
The team scored from a penalty kick.
Takım penaltıdan gol attı.
Syn:punishment
Ant:reward
perceive
v
algılamak, fark etmek
She perceived a change in his tone.
Ses tonundaki değişimi algıladı.
The public perceives the issue differently.
Halk konuyu farklı algılıyor.
Syn:notice
Ant:ignore
perception
n
algı, kavrayış
Public perception of the company changed.
Şirket hakkındaki kamu algısı değişti.
Perception varies from person to person.
Algı kişiden kişiye değişir.
Syn:view
Ant:reality
permanently
adv
kalıcı olarak
The store closed permanently.
Mağaza kalıcı olarak kapandı.
The damage permanently affected him.
Hasar onu kalıcı olarak etkiledi.
Syn:forever
Ant:temporarily
persist
v
ısrar etmek, devam etmek
She persisted despite difficulties.
Zorluklara rağmen devam etti.
The symptoms persist for weeks.
Belirtiler haftalarca sürer.
Syn:continue
Ant:give up
persistent
adj
ısrarcı, kalıcı
Persistent effort leads to success.
Israrlı çaba başarı getirir.
He had a persistent cough.
Sürekli bir öksürüğü vardı.
Syn:determined
Ant:temporary
personnel
n
personel, çalışanlar
Medical personnel responded quickly.
Sağlık personeli hızlıca müdahale etti.
The company reduced its personnel.
Şirket personel sayısını azalttı.
Syn:staff
petition
n
dilekçe, imza kampanyası
Citizens signed a petition.
Vatandaşlar dilekçe imzaladı.
The petition was submitted to the court.
Dilekçe mahkemeye sunuldu.
Syn:request
philosopher
n
filozof
The philosopher questioned reality.
Filozof gerçeği sorguladı.
Ancient philosophers shaped thought.
Antik filozoflar düşünceyi şekillendirdi.
Syn:thinker
philosophical
adj
felsefi, derin
The book raises philosophical questions.
Kitap felsefi sorular ortaya koyar.
He gave a philosophical answer.
Felsefi bir cevap verdi.
Syn:theoretical
physician
n
doktor, hekim
The physician examined the patient.
Doktor hastayı muayene etti.
She consulted a physician.
Bir hekime danıştı.
Syn:doctor
pill
n
hap, tablet
She took a pain relief pill.
Ağrı kesici hap aldı.
The doctor prescribed sleeping pills.
Doktor uyku hapı yazdı.
Syn:tablet
pioneer
n
öncü, ilk yapan
She was a pioneer in computer science.
Bilgisayar biliminde öncüydü.
The company pioneered new technology.
Şirket yeni teknolojiye öncülük etti.
Syn:trailblazer
Ant:follower
pipeline
n
boru hattı, süreç hattı
The oil pipeline crosses the desert.
Petrol boru hattı çölü geçer.
The project is still in the pipeline.
Proje hâlâ hazırlık aşamasında.
Syn:channel
pirate
n
korsan
The pirate attacked the ship.
Korsan gemiye saldırdı.
Online piracy is illegal.
Çevrim içi korsanlık yasadışıdır.
Syn:raider
pit
n
çukur, maden ocağı
The workers dug a deep pit.
İşçiler derin bir çukur kazdı.
The mine pit was dangerous.
Maden ocağı tehlikeliydi.
Syn:hole
pity
n
acımа, üzüntü
It’s a pity you missed the show.
Gösteriyi kaçırman yazık oldu.
She felt pity for the victims.
Kurbanlar için acıma hissetti.
Syn:compassion
placement
n
yerleştirme, konumlandırma
The job placement was successful.
İşe yerleştirme başarılıydı.
Proper placement of ads increases sales.
Reklamların doğru konumlandırılması satışları artırır.
Syn:positioning
plausible
adj
makul, olası, akla yatkın
Her explanation is plausible, but we need proof.
Açıklaması makul ama kanıta ihtiyacımız var.
The most plausible answer fits the evidence.
En olası cevap kanıtla uyumlu olandır.
Syn:reasonablecredible
Ant:absurd
plea
n
yakarış, savunma plea
He made a plea for help.
Yardım için yalvardı.
The defendant entered a guilty plea.
Sanık suçlu olduğunu kabul etti.
Syn:request
plead
v
yakarmak, savunma yapmak
She pleaded for mercy.
Merhamet için yalvardı.
He pleaded not guilty.
Suçsuz olduğunu savundu.
Syn:beg
Ant:demand
pledge
n
taahhüt, söz
The leader made a pledge to reduce taxes.
Lider vergileri azaltma sözü verdi.
She signed a pledge of support.
Destek taahhüdü imzaladı.
Syn:promise
Ant:break
plug
n
fiș, tıkaç
Insert the plug into the socket.
Fişi prize tak.
He pulled the plug on the project.
Projeyi iptal etti (fişi çekti).
Syn:connector
plunge
v
dalış yapmak, aniden düşmek
Temperatures plunged overnight.
Sıcaklıklar bir gecede düştü.
She plunged into the cold water.
Soğuk suya daldı.
Syn:dive
Ant:rise
pole
n
kutup, direk
The North Pole is extremely cold.
Kuzey Kutbu çok soğuktur.
A flag hung from the pole.
Bayrak direkten sarkıyordu.
poll
n
anket, oylama
The poll showed public support.
Anket kamu desteğini gösterdi.
Citizens voted in the poll.
Vatandaşlar oylamada oy verdi.
Syn:survey
pond
n
gölet, küçük göl
Ducks swam in the pond.
Ördekler gölette yüzdü.
The pond dried up in summer.
Gölet yazın kurudu.
Syn:pool
pop
n
pop müzik, aniden ses
She listens to pop music.
Pop müzik dinliyor.
The balloon burst with a pop.
Balon pat diye patladı.
portfolio
n
portföy, dosya
She presented her portfolio to investors.
Yatırımcılara portföyünü sundu.
The bank manages a diverse portfolio.
Banka çeşitli bir portföy yönetir.
Syn:collection
portion
n
portion, kısım
He ate a large portion of cake.
Büyük bir kek dilimi yedi.
A portion of the budget was cut.
Bütçenin bir kısmı kesildi.
Syn:part
Ant:whole
portray
v
tasvir etmek, canlandırmak
The actor portrayed the hero.
Oyuncu kahramanı canlandırdı.
The media portrayed him negatively.
Medya onu olumsuz yansıttı.
Syn:depict
Ant:misrepresent
post-war
adj
savaş sonrası
The country rebuilt during the post-war period.
Ülke savaş sonrası dönemde yeniden inşa edildi.
Post-war policies shaped society.
Savaş sonrası politikalar toplumu şekillendirdi.
postpone
v
ertelemek
They postponed the meeting.
Toplantıyı ertelediler.
The game was postponed due to rain.
Maç yağmur nedeniyle ertelendi.
Syn:delay
Ant:advance
potentially
adv
potansiyel olarak, muhtemelen
The change is potentially harmful.
Değişiklik potansiyel olarak zararlı.
This is a potentially dangerous situation.
Bu potansiyel olarak tehlikeli bir durum.
Syn:possibly
practitioner
n
uygulayıcı, uzman
She is a medical practitioner.
Tıp uygulayıcısıdır (doktor).
The practitioner offered advice.
Uzman tavsiye verdi.
Syn:specialist
preach
v
vaaz vermek, öğüt vermek
The priest preached about forgiveness.
Rahip bağışlama hakkında vaaz verdi.
He always preaches the importance of honesty.
Her zaman dürüstlüğün önemini öğütler.
Syn:sermonize
Ant:practice silently
precede
v
önce gelmek, öncelik etmek
A short introduction precedes the film.
Filmin öncesinde kısa bir giriş vardır.
Economic growth often precedes social change.
Ekonomik büyüme genellikle toplumsal değişimin önüne geçer.
Syn:come before
Ant:follow
precedent
n
emsal, örnek karar
The ruling set a legal precedent.
Karar hukuki bir emsal oluşturdu.
There is no precedent for such action.
Böyle bir eylem için emsal yok.
Syn:example
precious
adj
değerli, kıymetli
Time is a precious resource.
Zaman değerli bir kaynaktır.
She keeps the ring as a precious memory.
Yüzüğü kıymetli bir hatıra olarak saklıyor.
Syn:valuable
Ant:worthless
precise
adj
kesin, net
The instructions must be precise.
Talimatlar kesin olmalı.
He gave a precise answer.
Net bir cevap verdi.
Syn:accurate
Ant:vague
precisely
adv
tam olarak, kesinlikle
That’s precisely what I meant.
Tam olarak bunu kastettim.
The clock struck precisely at noon.
Saat tam öğlen çaldı.
Syn:exactly
Ant:approximately
precision
n
hassasiyet, doğruluk
The surgery requires great precision.
Ameliyat büyük hassasiyet gerektirir.
The machine operates with high precision.
Makine yüksek hassasiyetle çalışır.
Syn:accuracy
Ant:inaccuracy
predator
n
yırtıcı, avcı
The predator stalked its prey.
Yırtıcı avını takip etti.
Sharks are natural predators.
Köpekbalıkları doğal yırtıcılardır.
Syn:hunter
Ant:prey
predecessor
n
selef, önceki kişi
The new CEO replaced her predecessor.
Yeni CEO selefinin yerini aldı.
The device improves on its predecessor.
Cihaz selefine göre geliştirilmiş.
Syn:former
Ant:successor
predictable
adj
öngörülebilir, tahmin edilebilir
The ending was predictable.
Son tahmin edilebilirdi.
His behavior is highly predictable.
Davranışı oldukça öngörülebilir.
Syn:expected
Ant:unpredictable
predominant
adj
baskın, ağırlıklı, çoğunlukta olan
The predominant cause was human error.
Baskın neden insan hatasıydı.
In this region, agriculture is the predominant industry.
Bu bölgede tarım ağırlıklı sektördür.
Syn:dominant
Ant:minor
predominantly
adv
ağırlıklı olarak, çoğunlukla
The region is predominantly rural.
Bölge ağırlıklı olarak kırsal.
The audience was predominantly young.
Seyirci kitlesi çoğunlukla gençti.
Syn:mainly
Ant:minorly
preference
n
tercih, yeğleme
She has a preference for tea.
Çayı tercih eder.
Personal preference plays a role.
Kişisel tercih rol oynar.
Syn:choice
pregnancy
n
hamilelik, gebelik
She announced her pregnancy.
Hamileliğini açıkladı.
Pregnancy requires medical care.
Gebelik tıbbi bakım gerektirir.
prejudice
n
önyargı
Racial prejudice remains a problem.
Irksal önyargı hâlâ bir sorun.
Don’t judge with prejudice.
Önyargıyla yargılama.
Syn:bias
Ant:fairness
preliminary
adj
ön, ilk aşama
The report is preliminary.
Rapor ön nitelikte.
Preliminary talks were positive.
Ön görüşmeler olumlu geçti.
Syn:initial
Ant:final
premier
adj
en önemli, birinci sınıf
This is a premier institution.
Bu en önemli kurumlardan biri.
The premier event attracted thousands.
Birinci sınıf etkinlik binlerce kişi çekti.
Syn:leading
Ant:minor
premise
n
öncül, varsayım
The argument is based on a false premise.
Argüman yanlış bir öncüle dayanıyor.
The story begins with a simple premise.
Hikâye basit bir varsayımla başlıyor.
Syn:assumption
Ant:conclusion
premium
n
prim, ek ücret, yüksek kalite
Customers pay a premium for quality.
Müşteriler kalite için ek ücret öder.
Health insurance premiums increased.
Sağlık sigortası primleri arttı.
Syn:fee
Ant:discount
prescribe
v
reçete etmek, önermek
The doctor prescribed antibiotics.
Doktor antibiyotik reçete etti.
The law prescribes strict penalties.
Yasa ağır cezalar öngörür.
Syn:recommend
Ant:prohibit
prescription
n
reçete, talimat
You need a prescription for this medicine.
Bu ilaç için reçete gerekir.
The policy is not a simple prescription.
Politika basit bir çözüm değildir.
Syn:order
presently
adv
birazdan, şu anda
The train will arrive presently.
Tren birazdan gelecek.
She is presently working abroad.
Şu anda yurt dışında çalışıyor.
Syn:soon
preservation
n
koruma, muhafaza
Wildlife preservation is essential.
Yaban hayatının korunması hayati önem taşır.
The museum focuses on preservation.
Müze korumaya odaklanır.
Syn:conservation
Ant:destruction
preside
v
başkanlık etmek, yönetmek
She presided over the meeting.
Toplantıya başkanlık etti.
The judge presided at the trial.
Hâkim davaya başkanlık etti.
Syn:chair
presidency
n
cumhurbaşkanlığı, başkanlık
His presidency lasted four years.
Başkanlığı dört yıl sürdü.
The presidency changed policies.
Başkanlık politikaları değiştirdi.
presidential
adj
cumhurbaşkanına ait, başkanlıkla ilgili
Presidential elections were held.
Cumhurbaşkanlığı seçimleri yapıldı.
The presidential address was broadcast live.
Başkanlık konuşması canlı yayımlandı.
prestigious
adj
saygın, prestijli
She won a prestigious award.
Saygın bir ödül kazandı.
He studied at a prestigious university.
Prestijli bir üniversitede okudu.
Syn:distinguished
Ant:ordinary
presumably
adv
muhtemelen, varsayılan olarak
He is presumably at home.
Muhtemelen evdedir.
Presumably, they knew about the plan.
Varsayılan olarak planı biliyorlardı.
Syn:likely
presume
v
varsaymak, sanmak
I presume you agree.
Kabul ettiğini varsayıyorum.
Don’t presume too much.
Fazla varsayımda bulunma.
Syn:assume
Ant:doubt
prevail
v
üstün gelmek, hakim olmak
Justice will prevail.
Adalet üstün gelecek.
Calm prevailed after the storm.
Fırtınadan sonra sakinlik hâkim oldu.
Syn:dominate
Ant:fail
prevalence
n
yaygınlık, sıklık
The prevalence of obesity is increasing.
Obezitenin yaygınlığı artıyor.
The survey measured disease prevalence.
Anket hastalık sıklığını ölçtü.
Syn:frequency
Ant:rarity
prevention
n
önleme, engelleme
Disease prevention saves lives.
Hastalıkların önlenmesi hayat kurtarır.
Prevention is better than cure.
Önlemek tedavi etmekten iyidir.
Syn:avoidance
prey
n
av
The lion chased its prey.
Aslan avını kovaladı.
Criminals target easy prey.
Suçlular kolay avı hedef alır.
Syn:victim
Ant:predator
pride
n
gurur, kibir
She felt pride in her achievement.
Başarısıyla gurur duydu.
His pride prevented him from apologizing.
Gururu özür dilemesini engelledi.
Syn:self-respect
Ant:shame
primarily
adv
esas olarak, öncelikle
The fund is primarily for education.
Fon öncelikle eğitim içindir.
The economy relies primarily on tourism.
Ekonomi esas olarak turizme dayanır.
Syn:mainly
Ant:secondarily
principal
n
müdür, baş kişi
The principal addressed the students.
Müdür öğrencilere hitap etti.
The principal of the loan must be repaid.
Kredinin ana parası geri ödenmelidir.
Syn:head
prior
adj
önceki, önceden
Prior experience is required.
Önceki deneyim gereklidir.
The meeting was scheduled prior to the event.
Toplantı etkinlikten önce planlandı.
Syn:previous
Ant:subsequent
privatization
n
özelleştirme
The privatization of services sparked debate.
Hizmetlerin özelleştirilmesi tartışma yarattı.
Privatization improved efficiency.
Özelleştirme verimliliği artırdı.
Syn:nationalization
privilege
n
ayrıcalık, imtiyaz
Education is a privilege.
Eğitim bir ayrıcalıktır.
He abused his privilege.
Ayrıcalığını kötüye kullandı.
Syn:advantage
Ant:right
probability
n
olasılık, ihtimal
The probability of success is high.
Başarı olasılığı yüksek.
There is little probability of error.
Hata ihtimali düşüktür.
Syn:likelihood
Ant:impossibility
probable
adj
muhtemel, olası
A delay is probable.
Gecikme olasıdır.
It is probable that he forgot.
Unutmuş olması muhtemeldir.
Syn:likely
Ant:improbable
probe
v
araştırmak, incelemek
Scientists probe the origins of the universe.
Bilim insanları evrenin kökenini araştırıyor.
Police probed the allegations.
Polis iddiaları soruşturdu.
Syn:investigate
Ant:ignore
problematic
adj
sorunlu, problemli
The policy is problematic.
Politika sorunlu.
His behavior is problematic.
Davranışı problemli.
Syn:troublesome
Ant:acceptable
proceed
v
devam etmek, ilerlemek
The meeting will proceed as planned.
Toplantı planlandığı gibi devam edecek.
Please proceed with caution.
Lütfen dikkatli ilerleyin.
Syn:continue
Ant:stop
proceeding
n
dava süreci, işlem
The court proceeding lasted hours.
Mahkeme süreci saatler sürdü.
The proceeding was recorded.
Süreç kaydedildi.
Syn:trial
proceeds
n
gelir, hasılat
The proceeds were donated to charity.
Gelirler hayır kurumuna bağışlandı.
He invested the proceeds wisely.
Geliri akıllıca yatırdı.
Syn:revenue
processing
n
işleme, süreçleme
Data processing requires powerful computers.
Veri işleme güçlü bilgisayarlar gerektirir.
Food processing industries expanded.
Gıda işleme sektörü büyüdü.
Syn:handling
processor
n
işlemci
The processor runs at high speed.
İşlemci yüksek hızda çalışır.
The food processor chopped vegetables.
Mutfak robotu sebzeleri doğradı.
Syn:CPU
proclaim
v
ilan etmek, duyurmak
The leader proclaimed independence.
Lider bağımsızlığı ilan etti.
He proclaimed his innocence.
Masumiyetini ilan etti.
Syn:declare
Ant:deny
productive
adj
üretken, verimli
It was a productive meeting.
Verimli bir toplantıydı.
She is highly productive at work.
İşte oldukça üretkendir.
Syn:efficient
Ant:unproductive
productivity
n
verimlilik, üretkenlik
Productivity increased this year.
Bu yıl verimlilik arttı.
Technology boosts productivity.
Teknoloji verimliliği artırır.
Syn:efficiency
Ant:inefficiency
profitable
adj
kârlı, kazançlı
The business became highly profitable.
İşletme oldukça kârlı hale geldi.
It’s not profitable to sell below cost.
Maliyetin altında satış yapmak kârlı değildir.
Syn:lucrative
Ant:unprofitable
profound
adj
derin, köklü
The book had a profound impact on her life.
Kitap hayatında derin bir etki bıraktı.
He expressed profound gratitude.
Derin bir minnettarlık ifade etti.
Syn:deep
Ant:superficial
programming
n
programlama, yazılım geliştirme
Programming requires logical thinking.
Programlama mantıksal düşünme gerektirir.
She is learning programming at university.
Üniversitede programlama öğreniyor.
Syn:coding
progressive
adj
ilerici, aşamalı
The country adopted progressive reforms.
Ülke ilerici reformlar benimsedi.
The disease is progressive.
Hastalık ilerleyicidir.
Syn:advanced
Ant:conservative
prohibit
v
yasaklamak, engel olmak
The law prohibits smoking indoors.
Yasa kapalı alanlarda sigarayı yasaklar.
Parents prohibited him from going out.
Ailesi dışarı çıkmasını yasakladı.
Syn:ban
Ant:allow
projection
n
projeksiyon, tahmin
The projection shows economic growth.
Tahmin ekonomik büyümeyi gösteriyor.
The film projection was delayed.
Film gösterimi gecikti.
Syn:forecast
prominent
adj
öne çıkan, tanınmış
She is a prominent scientist.
Tanınmış bir bilim insanıdır.
The building stands in a prominent position.
Bina dikkat çeken bir konumdadır.
Syn:notable
Ant:obscure
promising
adj
umut verici
The results are promising.
Sonuçlar umut verici.
He is a promising young athlete.
Umut vadeden genç bir sporcu.
Syn:hopeful
Ant:disappointing
promotion
n
terfi, tanıtım
She received a promotion at work.
İş yerinde terfi aldı.
The company launched a marketing promotion.
Şirket bir pazarlama kampanyası başlattı.
Syn:advancement
Ant:demotion
prompt
adj
anında, hızlı
The response was prompt.
Cevap anındaydı.
Prompt action prevented disaster.
Hızlı müdahale felaketi önledi.
Syn:immediate
Ant:delayed
pronounced
adj
belirgin, açık
The difference was pronounced.
Fark belirgindi.
He has a pronounced accent.
Belirgin bir aksanı var.
Syn:marked
Ant:subtle
propaganda
n
propaganda, yanıltıcı bilgi
The regime spread propaganda.
Rejim propaganda yaydı.
Wartime propaganda influenced citizens.
Savaş zamanı propagandası halkı etkiledi.
Syn:disinformation
Ant:truth
proportion
n
orantı, oran
A large proportion of voters supported the bill.
Seçmenlerin büyük bir oranı tasarıyı destekledi.
The design is out of proportion.
Tasarım orantısız.
Syn:ratio
Ant:imbalance
proposition
n
öneri, teklif
She rejected the business proposition.
İş teklifini reddetti.
The theory rests on a basic proposition.
Teori temel bir önermeye dayanır.
Syn:proposal
prosecute
v
yargılamak, dava açmak
The state decided to prosecute the suspect.
Devlet şüpheliyi yargılamaya karar verdi.
He was prosecuted for fraud.
Dolandırıcılıktan yargılandı.
Syn:charge
Ant:acquit
prosecution
n
savcılık, yargılama
The prosecution presented evidence.
Savcılık delilleri sundu.
The prosecution lasted months.
Yargılama aylar sürdü.
Syn:trial
prosecutor
n
savcı
The prosecutor questioned the witness.
Savcı tanığı sorguladı.
The prosecutor demanded justice.
Savcı adalet talep etti.
Syn:attorney
prospective
adj
muhtemel, olası
They interviewed prospective employees.
Muhtemel çalışanlarla görüştüler.
A prospective buyer visited the house.
Olası bir alıcı evi ziyaret etti.
Syn:potential
Ant:former
prosperity
n
refah, zenginlik
The country enjoyed economic prosperity.
Ülke ekonomik refah yaşadı.
Peace brought prosperity.
Barış refah getirdi.
Syn:wealth
Ant:poverty
protective
adj
koruyucu, savunucu
Wear protective clothing.
Koruyucu giysi giy.
She felt protective toward her child.
Çocuğuna karşı korumacıydı.
Syn:defensive
Ant:exposed
protein
n
protein
Protein is essential for muscle growth.
Protein kas gelişimi için gereklidir.
Eggs are rich in protein.
Yumurta protein açısından zengindir.
protester
n
protestocu
Protesters gathered in the square.
Protestocular meydanda toplandı.
The police arrested several protesters.
Polis birkaç protestocuyu tutukladı.
Syn:demonstrator
protocol
n
protokol, resmî kural
Diplomatic protocol must be followed.
Diplomatik protokole uyulmalıdır.
The hospital updated its safety protocol.
Hastane güvenlik protokolünü güncelledi.
Syn:procedure
province
n
eyalet, il
The province is known for agriculture.
Eyalet tarımıyla bilinir.
He moved to another province.
Başka bir ile taşındı.
Syn:region
provincial
adj
il düzeyinde, yerel
Provincial elections were held.
İl düzeyinde seçimler yapıldı.
She has a provincial accent.
Yerel bir aksanı var.
Syn:local
Ant:national
provision
n
hüküm, sağlama, tedarik
The contract includes a special provision.
Sözleşme özel bir hüküm içerir.
The provision of food was limited.
Gıda tedariki sınırlıydı.
Syn:supply
provoke
v
kışkırtmak, neden olmak
His remarks provoked anger.
Sözleri öfkeye yol açtı.
The attack provoked a response.
Saldırı bir karşılık doğurdu.
Syn:trigger
Ant:calm
psychiatric
adj
psikiyatrik, ruhsal
The patient received psychiatric treatment.
Hasta psikiyatrik tedavi aldı.
Psychiatric disorders require care.
Psikiyatrik rahatsızlıklar bakım gerektirir.
Syn:mental
psychological
adj
psikolojik
The test measures psychological traits.
Test psikolojik özellikleri ölçer.
The trauma had psychological effects.
Travmanın psikolojik etkileri oldu.
Syn:mental
Ant:physical
publicity
n
tanıtım, kamuoyu ilgisi
The scandal received wide publicity.
Skandal geniş tanıtım gördü.
Publicity boosted sales.
Tanıtım satışları artırdı.
Syn:exposure
Ant:secrecy
publishing
n
yayıncılık, basım
She works in publishing.
Yayıncılık sektöründe çalışıyor.
Digital publishing is growing rapidly.
Dijital yayıncılık hızla büyüyor.
Syn:printing
pulse
n
nabız, ritim
The doctor checked his pulse.
Doktor nabzını kontrol etti.
The music has a strong pulse.
Müziğin güçlü bir ritmi var.
Syn:heartbeat
pump
n
pompa, pompalamak
The pump supplies water.
Pompa su sağlar.
He pumped air into the tire.
Lastiğe hava bastı.
Syn:engine
punch
n
yumruk, delik açma aracı
He threw a punch.
Yumruk attı.
Use a hole punch for the paper.
Kağıt için delgeç kullan.
Syn:hit
punk
n
punk, asi genç
Punk music emerged in the 1970s.
Punk müzik 1970’lerde ortaya çıktı.
He adopted a punk style.
Punk tarzını benimsedi.
purely
adv
tamamen, sadece
It was purely accidental.
Tamamen kazaydı.
The decision was purely financial.
Karar tamamen finansaldı.
Syn:entirely
Ant:partially
pursuit
n
takip, arayış
The pursuit of happiness drives people.
Mutluluk arayışı insanları motive eder.
Police began a pursuit.
Polis kovalamaca başlattı.
Syn:chase
puzzle
n
bulmaca, bilmece
The mystery remains a puzzle.
Gizem hâlâ bir bilmece.
She solved the puzzle quickly.
Bulmacayı hızlıca çözdü.
Syn:riddle

Q

6 kelime
qualitative
adj
nitel, kalitatif
Qualitative research explores experiences and opinions.
Nitel araştırma deneyimleri ve görüşleri inceler.
Interviews are a common qualitative method.
Görüşme nitel bir yöntemdir.
Syn:descriptive
Ant:quantitative
quantitative
adj
nicel, sayısal
Quantitative analysis relies on numbers and statistics.
Nicel analiz sayılara ve istatistiğe dayanır.
The study collected quantitative data from surveys.
Çalışma anketlerden sayısal veri topladı.
Syn:numerical
Ant:qualitative
query
n
sorgu, soru
The system returned no results for the query.
Sistem sorgu için sonuç döndürmedi.
She raised a query about the bill.
Fatura hakkında bir soru sordu.
Syn:question
Ant:answer
quest
n
arayış, macera
He set out on a quest for truth.
Gerçeğin peşine düştü.
The film tells a heroic quest.
Film kahramanca bir arayışı anlatır.
Syn:mission
questionnaire
n
anket formu
Participants filled out a questionnaire.
Katılımcılar anket formu doldurdu.
The questionnaire gathered feedback.
Anket geri bildirim topladı.
Syn:survey
quota
n
kota, sınırlı miktar
The company met its sales quota.
Şirket satış kotasını karşıladı.
Fishing quotas protect marine life.
Balıkçılık kotaları deniz yaşamını korur.
Syn:limit

R

130 kelime
racial
adj
ırksal
Racial equality is essential.
Irksal eşitlik önemlidir.
Racial tensions increased.
Irksal gerilim arttı.
Syn:ethnic
racism
n
ırkçılık
Racism harms society.
Irkçılık topluma zarar verir.
They protested against racism.
Irkçılığa karşı protesto ettiler.
Syn:discrimination
Ant:tolerance
racist
n
ırkçı
The racist remarks were condemned.
Irkçı sözler kınandı.
He was accused of being racist.
Irkçı olmakla suçlandı.
radar
n
radar
The radar detected the aircraft.
Radar uçağı tespit etti.
Ships rely on radar.
Gemiler radara güvenir.
Syn:detector
radiation
n
radyasyon
Exposure to radiation is dangerous.
Radyasyona maruz kalmak tehlikelidir.
The plant emitted radiation.
Tesis radyasyon yaydı.
radical
adj
radikal, köklü
They proposed radical changes.
Köklü değişiklikler önerdiler.
He holds radical views.
Radikal görüşlere sahip.
Syn:extreme
Ant:moderate
rage
n
öfke, hiddet
He shouted in rage.
Öfkeyle bağırdı.
The storm raged all night.
Fırtına tüm gece sürdü.
Syn:fury
Ant:calm
raid
n
baskın
The police conducted a raid.
Polis baskın düzenledi.
A raid uncovered illegal goods.
Baskın yasa dışı malları ortaya çıkardı.
Syn:attack
rail
n
ray, demiryolu hattı
The train moved slowly along the rail.
Tren ray boyunca yavaşça ilerledi.
They invested heavily in rail infrastructure.
Demiryolu altyapısına büyük yatırım yaptılar.
Syn:track
rally
n
miting, toplanma
Thousands attended the political rally.
Binlerce kişi siyasi mitinge katıldı.
The team made a late rally to win.
Takım geç bir atakla maçı kazandı.
Syn:gathering
random
adj
rastgele, keyfi
The numbers were chosen at random.
Sayılar rastgele seçildi.
It wasn’t a random decision.
Bu keyfi bir karar değildi.
Syn:arbitrary
Ant:systematic
ranking
n
sıralama, derecelendirme
The university improved its global ranking.
Üniversite küresel sıralamasını yükseltti.
Player rankings change weekly.
Oyuncu sıralamaları haftalık değişir.
Syn:rate
Ant:order
rat
n
sıçan, fare
A rat ran across the street.
Bir sıçan sokağın karşısına koştu.
He was called a rat for betraying his friend.
Arkadaşını ele verdiği için ona hain (rat) denildi.
Syn:rodent
rating
n
derecelendirme, puanlama
The movie received a high rating.
Film yüksek bir puan aldı.
Credit rating affects borrowing costs.
Kredi notu borçlanma maliyetini etkiler.
Syn:score
ratio
n
oran, orantı
The ratio of men to women is equal.
Erkek-kadın oranı eşit.
Debt-to-income ratio matters in loans.
Gelir-borç oranı kredilerde önemlidir.
Syn:proportion
rational
adj
akılcı, mantıklı
She made a rational choice.
Mantıklı bir seçim yaptı.
Try to stay rational in a crisis.
Krizde akılcı kalmaya çalış.
Syn:logical
Ant:irrational
ray
n
ışın, ışık huzmesi
A ray of sunlight entered the room.
Odaya bir güneş ışını girdi.
The machine emits X-rays.
Cihaz X-ışınları yayar.
Syn:beam
readily
adv
kolayca, isteyerek
He readily agreed to help.
Memnuniyetle yardım etmeyi kabul etti.
The information is readily available.
Bilgi kolayca erişilebilir.
Syn:willingly
Ant:reluctantly
realization
n
farkına varma, idrak
The realization shocked her.
Farkına varışı onu şaşırttı.
Gradual realization changed his view.
Kademeli farkındalık görüşünü değiştirdi.
Syn:awareness
realm
n
alan, dünya
This discovery changed the realm of science.
Bu keşif bilim alanını değiştirdi.
In the realm of politics, things differ.
Siyaset dünyasında işler farklıdır.
Syn:domain
rear
adj
arka, arka taraf
The rear door was locked.
Arka kapı kilitliydi.
The car was hit from the rear.
Araba arkadan çarpıldı.
Syn:back
Ant:front
reasonably
adv
makul şekilde, oldukça
The price is reasonably affordable.
Fiyat makul derecede uygun.
She performed reasonably well.
Oldukça iyi performans gösterdi.
Syn:fairly
Ant:unreasonably
reasoning
n
akıl yürütme, mantık yürütme
His reasoning was clear and convincing.
Akıl yürütmesi net ve ikna ediciydi.
Critical reasoning is essential.
Eleştirel akıl yürütme önemlidir.
Syn:logic
reassure
v
güvence vermek, rahatlatmak
The doctor reassured the patient.
Doktor hastayı rahatlattı.
She reassured him that everything was fine.
Her şeyin yolunda olduğunu söyleyerek onu rahatlattı.
Syn:comfort
Ant:worry
rebel
n
asi, isyancı
The rebels attacked the capital.
Asiler başkente saldırdı.
He was seen as a rebel in his youth.
Gençliğinde asi olarak görülürdü.
Syn:insurgent
Ant:loyalist
rebellion
n
isyan, ayaklanma
The rebellion was suppressed.
İsyan bastırıldı.
Youth rebellion can reshape culture.
Gençlik ayaklanması kültürü değiştirebilir.
Syn:uprising
Ant:obedience
rebuild
v
yeniden inşa etmek
The city was rebuilt after the war.
Şehir savaştan sonra yeniden inşa edildi.
They rebuilt their lives from scratch.
Hayatlarını sıfırdan kurdular.
Syn:restore
Ant:destroy
receiver
n
alıcı, alan taraf
The receiver caught the ball.
Alıcı topu yakaladı.
The receiver of the email replied.
E-postanın alıcısı yanıtladı.
Syn:recipient
Ant:sender
recession
n
durgunluk, resesyon
The economy fell into recession.
Ekonomi durgunluğa girdi.
The recession led to job losses.
Durgunluk iş kayıplarına yol açtı.
Syn:downturn
Ant:boom
recipient
n
alıcı, hak sahibi
The scholarship recipient gave a speech.
Burs alan kişi konuşma yaptı.
The aid recipient thanked donors.
Yardım alan bağışçılara teşekkür etti.
Syn:receiver
Ant:donor
reckon
v
hesaplamak, sanmak
I reckon it will rain soon.
Yakında yağmur yağacağını sanıyorum.
He reckoned the cost roughly.
Maliyeti kabaca hesapladı.
Syn:estimate
Ant:doubt
recognition
n
tanıma, takdir
She gained international recognition.
Uluslararası tanınırlık kazandı.
Facial recognition technology is advancing.
Yüz tanıma teknolojisi ilerliyor.
Syn:acknowledgment
reconstruction
n
yeniden yapılandırma, onarım
The reconstruction of the bridge took years.
Köprünün yeniden inşası yıllar sürdü.
Post-war reconstruction was costly.
Savaş sonrası yeniden yapılanma pahalıydı.
Syn:rebuilding
recount
v
anlatmak, saymak
She recounted the story in detail.
Hikâyeyi ayrıntılı anlattı.
He recounted the votes carefully.
Oyları dikkatlice yeniden saydı.
Syn:narrate
recovery
n
iyileşme, toparlanma
His recovery was slow but steady.
İyileşmesi yavaş ama istikrarlıydı.
Economic recovery takes time.
Ekonomik toparlanma zaman alır.
Syn:healing
Ant:decline
recruit
v
işe almak, askere almak
The company recruits graduates.
Şirket mezunları işe alır.
The army recruited volunteers.
Ordu gönüllüleri askere aldı.
Syn:enlist
Ant:dismiss
recruitment
n
işe alım, askere alma
Recruitment increased this year.
Bu yıl işe alım arttı.
The recruitment process is strict.
İşe alım süreci sıkıdır.
Syn:hiring
Ant:firing
referee
n
hakem
The referee blew the whistle.
Hakem düdüğü çaldı.
The referee made a controversial call.
Hakem tartışmalı bir karar verdi.
Syn:official
Ant:player
referendum
n
referandum
Halk referandumda oy kullandı.
The public voted in the referendum.
The referendum decided the issue.
Referandum konuyu karara bağladı.
Syn:public vote
reflection
n
yansıma, düşünce
The lake showed a clear reflection.
Göl net bir yansıma gösterdi.
After reflection, she changed her mind.
Düşündükten sonra fikrini değiştirdi.
Syn:contemplation
reform
n
reform, iyileştirme
The government introduced reforms.
Hükümet reformlar getirdi.
Education reform is necessary.
Eğitim reformu gereklidir.
Syn:change
Ant:status quo
refuge
n
sığınak, barınak
They sought refuge from the storm.
Fırtınadan korunmak için sığındılar.
The cave offered refuge.
Mağara sığınak sağladı.
Syn:shelter
Ant:exposure
refugee
n
mülteci, sığınmacı
The country accepted refugees.
Ülke mültecileri kabul etti.
Refugees need humanitarian aid.
Mülteciler insani yardıma ihtiyaç duyar.
Syn:asylum seeker
refusal
n
ret, reddetme
His refusal surprised everyone.
Reddedişi herkesi şaşırttı.
She expressed her refusal firmly.
Reddini kararlı biçimde ifade etti.
Syn:rejection
Ant:acceptance
regain
v
yeniden kazanmak
He regained his strength.
Gücünü yeniden kazandı.
The party regained power.
Parti iktidarı geri aldı.
Syn:recover
Ant:lose
regardless
adv
rağmen, ne olursa olsun
She continued regardless of criticism.
Eleştirilere rağmen devam etti.
We will proceed regardless.
Ne olursa olsun devam edeceğiz.
Syn:anyway
regime
n
rejim, yönetim
The regime faced protests.
Rejim protestolarla karşılaştı.
A strict diet regime was followed.
Sıkı bir diyet programı uygulandı.
Syn:government
registration
n
kayıt, tescil
Online registration is required.
Çevrim içi kayıt gereklidir.
Car registration must be renewed.
Araç tescili yenilenmeli.
Syn:enrollment
regulate
v
düzenlemek, kontrol etmek
The agency regulates the market.
Kurum piyasayı düzenler.
Laws regulate behavior.
Yasalar davranışı düzenler.
Syn:control
Ant:deregulate
regulator
n
düzenleyici kurum
The regulator imposed fines.
Düzenleyici kurum para cezası verdi.
The regulator monitors compliance.
Düzenleyici uyumu izler.
Syn:authority
regulatory
adj
düzenleyici
The company must meet regulatory standards.
Şirket düzenleyici standartlara uymalı.
Regulatory approval is required.
Düzenleyici onay gereklidir.
rehabilitation
n
rehabilitasyon, iyileştirme
The patient entered rehabilitation.
Hasta rehabilitasyona başladı.
Prison rehabilitation programs aim to reduce crime.
Cezaevi rehabilitasyon programları suçu azaltmayı hedefler.
Syn:recovery
reign
n
hükümranlık, saltanat
The queen’s reign lasted decades.
Kraliçenin saltanatı on yıllar sürdü.
Terror reigned in the city.
Şehirde korku hüküm sürdü.
Syn:rule
reinforce
v
güçlendirmek, pekiştirmek
The walls were reinforced with steel.
Duvarlar çelikle güçlendirildi.
The speech reinforced public support.
Konuşma halk desteğini pekiştirdi.
Syn:strengthen
Ant:weaken
rejection
n
red, geri çevirme
His rejection of the offer was final.
Teklifi reddi kesindi.
Fear of rejection can hurt confidence.
Reddedilme korkusu özgüveni zedeler.
Syn:refusal
Ant:acceptance
relevance
n
ilgili olma, alakalı olma
The topic has relevance today.
Konu bugün de geçerlidir.
The relevance of the data was questioned.
Verinin ilgili olup olmadığı sorgulandı.
Syn:significance
Ant:irrelevance
reliability
n
güvenilirlik
The reliability of the system was tested.
Sistemin güvenilirliği test edildi.
Reliability builds trust.
Güvenilirlik güven oluşturur.
Syn:dependability
Ant:unreliability
relieve
v
rahatlatmak, hafifletmek
The medicine helped relieve the pain.
İlaç ağrıyı hafifletti.
She tried to relieve his anxiety.
Kaygısını azaltmaya çalıştı.
Syn:ease
Ant:worsen
relieved
adj
rahatlamış, ferahlamış
She felt relieved after hearing the news.
Haberi duyunca rahatladı.
He was relieved that no one was hurt.
Kimsenin yaralanmadığını öğrenince ferahladı.
Syn:reassured
Ant:worried
reluctant
adj
isteksiz, gönülsüz
He was reluctant to speak in public.
Topluluk önünde konuşmaya isteksizdi.
She seemed reluctant to accept help.
Yardımı kabul etmeye gönülsüz görünüyordu.
Syn:unwilling
Ant:eager
remainder
n
kalan, artık
The remainder of the cake was saved.
Kekin kalanı saklandı.
We spent the remainder of the day studying.
Günün kalanını çalışarak geçirdik.
Syn:rest
Ant:total
remains
n
kalıntılar, geriye kalanlar
The remains of the building were visible.
Binanın kalıntıları görünüyordu.
Archaeologists found ancient remains.
Arkeologlar antik kalıntılar buldu.
Syn:ruins
remarkable
adj
dikkate değer, olağanüstü
She made a remarkable recovery.
Dikkate değer bir iyileşme gösterdi.
It was a remarkable achievement.
Olağanüstü bir başarıydı.
Syn:extraordinary
Ant:ordinary
remarkably
adv
dikkate değer biçimde, şaşırtıcı derecede
She performed remarkably well.
Şaşırtıcı derecede iyi performans gösterdi.
The plan was remarkably simple.
Plan dikkat çekici derecede basitti.
Syn:notably
remedy
n
çare, çözüm
There is no simple remedy for the problem.
Sorun için basit bir çözüm yok.
Herbal remedies are popular.
Bitkisel çözümler popülerdir.
Syn:cure
Ant:cause
reminder
n
hatırlatma, anımsatıcı
I set a reminder on my phone.
Telefonuma bir hatırlatma kurdum.
The photo served as a reminder of the trip.
Fotoğraf seyahatin bir hatırlatıcısı oldu.
Syn:prompt
removal
n
kaldırma, çıkarma
The removal of the statue caused debate.
Heykelin kaldırılması tartışma yarattı.
The removal of waste is essential.
Atıkların çıkarılması önemlidir.
Syn:elimination
Ant:addition
render
v
etmek, sunmak, hale getirmek
The speech rendered the audience silent.
Konuşma dinleyicileri sessiz bıraktı.
The artist rendered the scene beautifully.
Sanatçı sahneyi güzel tasvir etti.
Syn:make
renew
v
yenilemek, uzatmak
She renewed her passport.
Pasaportunu yeniledi.
The company renewed its contract.
Şirket sözleşmesini uzattı.
Syn:refresh
Ant:expire
renowned
adj
ünlü, tanınmış
The city is renowned for its cuisine.
Şehir mutfağıyla ünlüdür.
She is a renowned scientist.
Tanınmış bir bilim insanıdır.
Syn:famous
Ant:unknown
rental
n
kiralama, kira
The car rental was expensive.
Araba kiralama pahalıydı.
They signed a rental agreement.
Kira sözleşmesi imzaladılar.
Syn:lease
replacement
n
değiştirme, yedek
A replacement was hired quickly.
Hızla bir yedek işe alındı.
The part needs replacement.
Parça değiştirilmelidir.
Syn:substitute
reportedly
adv
sözde, iddialara göre
The actor reportedly left the project.
Oyuncu projeden ayrılmış deniliyor.
The deal was reportedly signed yesterday.
Anlaşma dün imzalanmış deniliyor.
Syn:allegedly
reporting
n
haber yapma, raporlama
Investigative reporting exposed corruption.
Araştırmacı gazetecilik yolsuzluğu ortaya çıkardı.
Accurate reporting is essential.
Doğru raporlama önemlidir.
Syn:journalism
representation
n
temsil, gösterim
The group lacks representation in parliament.
Grubun parlamentoda temsili yok.
The painting is a representation of nature.
Resim doğanın bir tasviridir.
Syn:depiction
reproduce
v
yeniden üretmek, çoğaltmak
The machine can reproduce documents.
Makine belgeleri çoğaltabilir.
Animals reproduce naturally.
Hayvanlar doğal olarak ürer.
Syn:replicate
Ant:destroy
reproduction
n
üreme, çoğaltma
Reproduction is essential for survival.
Üreme hayatta kalmak için gereklidir.
The reproduction of the painting was accurate.
Resmin çoğaltımı doğruydu.
Syn:replication
republic
n
cumhuriyet
The country became a republic in 1923.
Ülke 1923’te cumhuriyet oldu.
The republic elected a new president.
Cumhuriyet yeni bir başkan seçti.
resemble
v
benzemek
She resembles her mother.
Annesine benziyor.
The building resembles a castle.
Bina bir kaleye benziyor.
Syn:take after
Ant:differ
reside
v
ikamet etmek, yaşamak
He resides in London.
Londra’da ikamet ediyor.
The power resides in the people.
Güç halkta bulunur.
Syn:live
residence
n
ikamet, konut
His residence is in Ankara.
İkameti Ankara’dadır.
The official residence is guarded.
Resmî konut korunuyor.
Syn:home
residential
adj
konutla ilgili, yerleşim
The area is mainly residential.
Bölge çoğunlukla konut alanıdır.
Residential buildings line the street.
Sokak boyunca konut binaları var.
Syn:housing
Ant:commercial
residue
n
kalıntı, artık
There was residue on the surface.
Yüzeyde kalıntı vardı.
Chemical residue can be harmful.
Kimyasal kalıntı zararlı olabilir.
Syn:remainder
resign
v
istifa etmek
She resigned from her position.
Görevinden istifa etti.
He resigned in protest.
Protesto amacıyla istifa etti.
Syn:quit
Ant:remain
resignation
n
istifa, çekilme
His resignation shocked everyone.
İstifası herkesi şaşırttı.
She submitted her resignation.
İstifasını sundu.
Syn:withdrawal
Ant:appointment
resistance
n
direniş, karşı koyma
The resistance grew stronger.
Direniş güçlendi.
Antibiotic resistance is a global issue.
Antibiyotik direnci küresel bir sorundur.
Syn:opposition
Ant:compliance
resolution
n
karar, çözüm
The resolution was adopted unanimously.
Karar oybirliğiyle kabul edildi.
She made a New Year’s resolution.
Yeni yıl kararı aldı.
Syn:decision
respective
adj
kendine ait, ilgili
They returned to their respective homes.
Kendi evlerine döndüler.
The teams presented their respective plans.
Takımlar kendi planlarını sundu.
Syn:respective
respectively
adv
sırasıyla
The winners were Anna and Mark, respectively.
Kazananlar sırasıyla Anna ve Mark’tı.
Prices were $10 and $20, respectively.
Fiyatlar sırasıyla 10 ve 20 dolardı.
Syn:in order
restoration
n
restorasyon, yeniden kazandırma
The restoration of the monument took years.
Anıtın restorasyonu yıllar sürdü.
Environmental restoration is vital.
Çevresel iyileştirme hayati önem taşır.
Syn:repair
Ant:destruction
restore
v
eski haline getirmek, yenilemek
They restored the old house.
Eski evi restore ettiler.
Peace was restored.
Barış yeniden sağlandı.
Syn:reinstate
Ant:damage
restraint
n
kısıtlama, özdenetim
He showed restraint in his response.
Cevabında ölçülü davrandı.
Budget restraints limited spending.
Bütçe kısıtlamaları harcamayı sınırladı.
Syn:control
Ant:excess
restrict
v
sınırlamak, kısıtlamak
The law restricts access.
Yasa erişimi sınırlar.
Parents restrict screen time.
Aileler ekran süresini kısıtlar.
Syn:limit
Ant:allow
restriction
n
kısıtlama, yasak
Travel restrictions were imposed.
Seyahat kısıtlamaları getirildi.
There is a restriction on imports.
İthalat üzerinde kısıtlama var.
Syn:limitation
Ant:freedom
resume
v
devam etmek, yeniden başlamak
The meeting will resume shortly.
Toplantı birazdan devam edecek.
She resumed her studies.
Çalışmalarına yeniden başladı.
Syn:continue
Ant:pause
retail
n
perakende, perakende satış
Retail sales increased.
Perakende satışlar arttı.
She works in retail.
Perakende sektöründe çalışıyor.
Syn:wholesale
retirement
n
emeklilik
He plans to travel after retirement.
Emeklilikten sonra seyahat etmeyi planlıyor.
Retirement age is rising.
Emeklilik yaşı artıyor.
retreat
n
geri çekilme, inziva
The army made a strategic retreat.
Ordu stratejik bir geri çekilme yaptı.
She went on a meditation retreat.
Meditasyon inzivasına gitti.
Syn:withdrawal
Ant:advance
retrieve
v
geri almak, geri getirmek
He retrieved the files from the archive.
Arşivden dosyaları geri aldı.
The dog retrieved the ball.
Köpek topu getirdi.
Syn:recover
Ant:lose
revelation
n
açığa çıkma, vahiy
The revelation shocked the public.
Açıklama halkı şoke etti.
It was a stunning revelation.
Çarpıcı bir ifşaydı.
Syn:disclosure
revenge
n
intikam
He sought revenge for the insult.
Hakaretin intikamını almak istedi.
Revenge rarely brings peace.
İntikam nadiren huzur getirir.
Syn:retaliation
Ant:forgiveness
revenue
n
gelir, hasılat
The company increased its revenue.
Şirket gelirini artırdı.
Tax revenue funds services.
Vergi geliri hizmetleri finanse eder.
Syn:income
Ant:expense
reverse
v
tersine çevirmek, geri almak
The decision was reversed.
Karar tersine çevrildi.
He reversed the car.
Arabayı geri sürdü.
Syn:undo
Ant:confirm
revision
n
revision, gözden geçirme
The law underwent revision.
Yasa gözden geçirildi.
She did revision before the exam.
Sınavdan önce tekrar yaptı.
Syn:review
revival
n
canlanma, yeniden doğuş
The revival of the economy was gradual.
Ekonominin canlanması kademeliydi.
There is a cultural revival.
Kültürel bir canlanma var.
Syn:renewal
Ant:decline
revive
v
canlandırmak, yeniden diriltmek
The project was revived.
Proje yeniden canlandırıldı.
They revived traditional crafts.
Geleneksel zanaatları canlandırdılar.
Syn:restore
Ant:kill
revolutionary
adj
devrimci, yenilikçi
The invention was revolutionary.
Buluş devrimciydi.
Revolutionary ideas changed society.
Devrimci fikirler toplumu değiştirdi.
Syn:innovative
Ant:conventional
rhetoric
n
hitabet, söz sanatı, aşırı söylem
The speech was full of political rhetoric.
Konuşma siyasi retorikle doluydu.
Voters are tired of empty rhetoric.
Seçmenler boş söylemlerden bıktı.
Syn:oratory
Ant:substance
ridiculous
adj
saçma, gülünç
His excuse sounded ridiculous.
Mazereti saçma geldi.
The price they asked was ridiculous.
İstedikleri fiyat gülünçtü.
Syn:absurd
Ant:reasonable
rifle
n
tüfek
The soldier carried a rifle.
Asker tüfek taşıyordu.
The rifle was locked away safely.
Tüfek güvenle kilitlendi.
Syn:gun
rigorous
adj
titiz, katı, disiplinli
The exam requires rigorous preparation.
Sınav titiz bir hazırlık gerektirir.
Rigorous standards improve research quality.
Sıkı standartlar araştırma kalitesini artırır.
Syn:strictthorough
Ant:lenient
riot
n
isyan, ayaklanma
A riot broke out after the verdict.
Karardan sonra isyan çıktı.
Police tried to control the riot.
Polis isyanı kontrol etmeye çalıştı.
Syn:uprising
Ant:order
rip
v
yırtmak, koparmak
He ripped the paper in half.
Kağıdı ikiye yırttı.
She accidentally ripped her jacket.
Ceketini yanlışlıkla yırttı.
Syn:tear
Ant:mend
risky
adj
riskli, tehlikeli
It was a risky investment.
Riskli bir yatırımdı.
Driving in the storm is risky.
Fırtınada araç kullanmak tehlikelidir.
Syn:dangerous
Ant:safe
ritual
n
ritüel, tören
The ceremony followed an ancient ritual.
Tören eski bir ritüeli izledi.
Morning coffee became a daily ritual.
Sabah kahvesi günlük bir ritüele dönüştü.
Syn:custom
rival
n
rakip
The two companies are fierce rivals.
İki şirket zorlu rakiplerdir.
She defeated her main rival.
Ana rakibini yendi.
Syn:opponent
Ant:ally
rob
v
soymak, çalmak
They robbed a bank last night.
Dün gece bir bankayı soydular.
He was robbed of his wallet.
Cüzdanı çalındı.
Syn:steal
Ant:protect
robbery
n
soygun
The robbery was caught on camera.
Soygun kameraya yakalandı.
Police investigated the robbery.
Polis soygunu soruşturdu.
Syn:theft
robust
adj
sağlam, güçlü
The system is robust and reliable.
Sistem sağlam ve güvenilirdir.
She has a robust immune system.
Güçlü bir bağışıklık sistemi var.
Syn:strong
Ant:fragile
rock
n
kaya, rock müzik
The rock blocked the path.
Kaya yolu kapattı.
He listens to rock music.
Rock müzik dinler.
Syn:stone
rocket
n
roket, hızla artmak
The rocket launched successfully.
Roket başarıyla fırlatıldı.
Prices rocketed overnight.
Fiyatlar bir gecede fırladı.
Syn:missile
rod
n
çubuk, kamış
The fisherman held a fishing rod.
Balıkçı olta çubuğunu tuttu.
The curtain hung on a metal rod.
Perde metal bir çubukta asılıydı.
Syn:stick
romance
n
romantik ilişki, aşk
Their romance lasted years.
Romantik ilişkileri yıllarca sürdü.
The novel tells a tragic romance.
Roman trajik bir aşk hikâyesi anlatır.
Syn:love
rose
n
gül
She picked a red rose.
Kırmızı bir gül topladı.
The garden is full of roses.
Bahçe güllerle dolu.
Syn:flower
rotate
v
döndürmek, dönmek
The earth rotates around the sun.
Dünya güneş etrafında döner.
Rotate the image to fit the screen.
Görüntüyü ekrana uyması için döndür.
Syn:spin
Ant:stop
rotation
n
dönüş, rotasyon
The rotation of the earth causes day and night.
Dünyanın dönüşü gece ve gündüzü oluşturur.
Staff rotation improves skills.
Personel rotasyonu becerileri artırır.
Syn:cycle
roughly
adv
kabaca, yaklaşık
Roughly 100 people attended.
Yaklaşık 100 kişi katıldı.
The surface was roughly painted.
Yüzey kabaca boyanmıştı.
Syn:approximately
Ant:exactly
ruin
v
mahvetmek, harabeye çevirmek
The scandal ruined his career.
Skandal kariyerini mahvetti.
The storm ruined the crops.
Fırtına mahsulleri yok etti.
Syn:destroy
Ant:restore
ruling
n
karar, hüküm
The court issued a ruling.
Mahkeme bir karar verdi.
The ruling party won the election.
İktidar partisi seçimi kazandı.
Syn:decision
rumour
n
söylenti, dedikodu
A rumour spread quickly online.
Söylenti internette hızla yayıldı.
The rumour turned out to be false.
Söylentinin yanlış olduğu ortaya çıktı.
Syn:gossip
Ant:fact

S

213 kelime
sack
n
çuval, işten çıkarma
The potatoes were stored in a sack.
Patatesler çuvalda saklandı.
He got the sack from his job.
İşinden kovuldu.
Syn:bag
sacred
adj
kutsal, dokunulmaz
The temple is a sacred place.
Tapınak kutsal bir yerdir.
Family traditions are sacred to her.
Aile gelenekleri onun için kutsaldır.
Syn:holy
Ant:profane
sacrifice
n
fedakârlık, kurban
Parents often make sacrifices for their children.
Ebeveynler çocukları için fedakârlık yapar.
The soldier made the ultimate sacrifice.
Asker en büyük fedakârlığı yaptı.
Syn:devotion
Ant:selfishness
saint
n
aziz, ermiş
The church honors the saint.
Kilise azizi onurlandırır.
She is a saint for helping everyone.
Herkese yardım ettiği için adeta bir aziz.
sake
n
hatır, uğruna
For the sake of peace, they agreed.
Barış uğruna kabul ettiler.
Do it for your own sake.
Kendi iyiliğin için yap.
Syn:benefit
salient
adj
öne çıkan, belirgin
The salient issue is safety, not speed.
Öne çıkan konu hız değil güvenliktir.
He highlighted the most salient points in the summary.
Özette en belirgin noktaları vurguladı.
Syn:prominentnotable
Ant:insignificant
sanction
n
yaptırım, onay
Economic sanctions were imposed.
Ekonomik yaptırımlar uygulandı.
The deal had official sanction.
Anlaşma resmî onay aldı.
Syn:penalty
Ant:approval
satisfaction
n
memnuniyet, tatmin
Customer satisfaction is important.
Müşteri memnuniyeti önemlidir.
She felt deep satisfaction.
Derin bir tatmin hissetti.
Syn:contentment
Ant:dissatisfaction
say
v
söylemek
She said nothing during the meeting.
Toplantı boyunca hiçbir şey söylemedi.
They say it will rain tomorrow.
Yarın yağmur yağacağını söylüyorlar.
Syn:state
scandal
n
skandal
The scandal damaged his reputation.
Skandal itibarını zedeledi.
A political scandal broke out.
Siyasi bir skandal patlak verdi.
Syn:controversy
scare
v
korkutmak
The loud noise scared the child.
Yüksek ses çocuğu korkuttu.
Don’t scare me like that.
Beni böyle korkutma.
Syn:frighten
Ant:comfort
scattered
adj
dağılmış, saçılmış
Papers were scattered on the floor.
Kağıtlar yere saçılmıştı.
The villages are scattered across the valley.
Köyler vadi boyunca dağılmıştır.
Syn:dispersed
Ant:gathered
scenario
n
senaryo, olası durum
In the worst-case scenario, we cancel the event.
En kötü senaryoda etkinliği iptal ederiz.
They discussed possible scenarios.
Olası senaryoları tartıştılar.
Syn:situation
sceptical
adj
şüpheci, kuşkucu
She is sceptical about the results.
Sonuçlar konusunda şüpheci.
Many remain sceptical of the plan.
Birçok kişi plan konusunda kuşkucu.
Syn:doubtful
Ant:convinced
scheme
n
plan, program, düzen
The scholarship scheme supported many students.
Burs programı birçok öğrenciyi destekledi.
The scheme was approved after long debate.
Program uzun tartışmalardan sonra onaylandı.
Syn:planprogram
Ant:disorder
scholar
n
bilim insanı, akademisyen
The scholar published many papers.
Akademisyen birçok makale yayımladı.
He is a respected scholar.
Saygın bir bilim insanıdır.
Syn:researcher
scholarship
n
burs, akademik çalışma
She won a scholarship to study abroad.
Yurt dışında okumak için burs kazandı.
His scholarship focuses on history.
Akademik çalışmaları tarih üzerine.
Syn:grant
scope
n
kapsam, alan
The scope of the project expanded.
Projenin kapsamı genişledi.
The issue falls outside our scope.
Konu bizim alanımızın dışında.
Syn:range
Ant:limit
scratch
v
çizmek, kaşımak
He scratched his arm.
Kolunu kaşıdı.
The car was scratched.
Araba çizildi.
Syn:scrape
screening
n
tarama, gösterim
The film screening was sold out.
Film gösterimi tükendi.
Early screening detects disease.
Erken tarama hastalığı tespit eder.
Syn:showing
screw
n
vida, vidalamak
Tighten the screw carefully.
Vidayı dikkatlice sık.
He screwed the lid on tightly.
Kapağı sıkıca vidaladı.
Syn:bolt
scrutiny
n
inceleme, sıkı denetim
The proposal came under scrutiny.
Teklif sıkı incelemeye alındı.
Media scrutiny increased.
Medya denetimi arttı.
Syn:examination
seal
n
mühür, fok
The letter bore an official seal.
Mektup resmî mühür taşıyordu.
A seal swam near the shore.
Bir fok kıyıya yakın yüzüyordu.
Syn:stamp
secular
adj
laik, dünyevi
The state is secular.
Devlet laiktir.
Secular values differ from religious ones.
Laik değerler dini değerlerden farklıdır.
Syn:non-religious
Ant:religious
seeker
n
arayıcı, istekli
A job seeker applied for the role.
Bir iş arayan pozisyona başvurdu.
Truth seekers value honesty.
Gerçek arayıcıları dürüstlüğe değer verir.
Syn:applicant
seemingly
adv
görünüşte, sözde
A seemingly simple task became complex.
Görünüşte basit bir görev karmaşık hale geldi.
He was seemingly calm.
Görünüşte sakindi.
Syn:apparently
segment
n
bölüm, parça
The market was divided into segments.
Pazar bölümlere ayrıldı.
A news segment covered the story.
Bir haber bölümü konuyu işledi.
Syn:section
seize
v
el koymak, yakalamak
The police seized illegal goods.
Polis yasa dışı mallara el koydu.
He seized the opportunity.
Fırsatı yakaladı.
Syn:confiscate
Ant:release
seldom
adv
nadiren, seyrek
She seldom visits us.
Nadiren bizi ziyaret eder.
It seldom rains here.
Burada nadiren yağmur yağar.
Syn:rarely
Ant:often
selective
adj
seçici, ayırt edici
She is selective about her friends.
Arkadaşları konusunda seçicidir.
The school has a selective admission process.
Okulun seçici bir kabul süreci var.
Syn:particular
Ant:indiscriminate
seminar
n
seminer, akademik toplantı
She attended a seminar on climate change.
İklim değişikliği üzerine bir seminere katıldı.
The seminar encouraged open discussion.
Seminer açık tartışmayı teşvik etti.
Syn:workshop
senator
n
senatör
The senator proposed a new bill.
Senatör yeni bir yasa tasarısı sundu.
Voters questioned the senator’s policies.
Seçmenler senatörün politikalarını sorguladı.
Syn:lawmaker
sensation
n
his, duygu
The news caused a sensation.
Haber büyük bir his uyandırdı.
She felt a strange sensation in her arm.
Kolunda garip bir his oluştu.
Syn:excitement
sensitivity
n
hassasiyet, duyarlılık
Cultural sensitivity is important.
Kültürel duyarlılık önemlidir.
The device has high sensitivity.
Cihaz yüksek hassasiyete sahiptir.
Syn:awareness
Ant:insensitivity
sentiment
n
duygu, kanaat
Public sentiment turned against the plan.
Kamuoyu görüşü plana karşı döndü.
The poem expresses deep sentiment.
Şiir derin duygular ifade eder.
Syn:feeling
separation
n
ayrılık, ayırma
The couple announced their separation.
Çift ayrılıklarını duyurdu.
The separation of powers is fundamental.
Güçler ayrılığı temel bir ilkedir.
Syn:division
Ant:union
serial
adj
seri, dizi halinde
The novel was published in serial form.
Roman seri halinde yayımlandı.
He committed serial crimes.
Seri suçlar işledi.
Syn:series
set-up
n
düzenek, kurulum
The set-up of the system was complex.
Sistemin kurulumu karmaşıktı.
It turned out to be a set-up.
Bunun bir tuzak olduğu ortaya çıktı.
Syn:arrangement
settlement
n
yerleşim, anlaşma
The settlement resolved the dispute.
Anlaşma anlaşmazlığı çözdü.
The area began as a small settlement.
Bölge küçük bir yerleşim olarak başladı.
Syn:agreement
Ant:conflict
settler
n
yerleşimci
Early settlers built wooden houses.
İlk yerleşimciler ahşap evler inşa etti.
The settlers moved westward.
Yerleşimciler batıya doğru göç etti.
Syn:colonist
severely
adv
ciddi şekilde, ağır biçimde
He was severely injured.
Ciddi şekilde yaralandı.
The economy was severely affected.
Ekonomi ağır biçimde etkilendi.
Syn:seriously
Ant:mildly
shaped
adj
şekillenmiş, biçimlenmiş
Her childhood shaped her personality.
Çocukluğu kişiliğini şekillendirdi.
The clay was shaped into a bowl.
Kil bir kase şeklinde biçimlendirildi.
Syn:formed
shareholder
n
hissedar, ortak
Shareholders voted on the proposal.
Hissedarlar teklife oy verdi.
The company rewarded its shareholders.
Şirket hissedarlarını ödüllendirdi.
Syn:investor
shatter
v
paramparça etmek, yıkmak
The glass shattered on the floor.
Cam yerde paramparça oldu.
The news shattered her dreams.
Haber hayallerini yıktı.
Syn:break
Ant:mend
shed
v
dökmek, atmak
Trees shed their leaves in autumn.
Ağaçlar sonbaharda yapraklarını döker.
He shed tears of joy.
Sevinç gözyaşları döktü.
Syn:drop
sheer
adj
tam, saf, mutlak
It was sheer luck.
Bu tam bir şanstı.
She climbed the sheer cliff.
Dik kayalığa tırmandı.
Syn:pure
Ant:mixed
shipping
n
nakliye, deniz taşımacılığı
Shipping costs increased.
Nakliye maliyetleri arttı.
The shipping industry is vital.
Deniz taşımacılığı sektörü hayati önemdedir.
Syn:transport
shocking
adj
şok edici, sarsıcı
The results were shocking.
Sonuçlar şok ediciydi.
It was a shocking revelation.
Şok edici bir ifşaydı.
Syn:startling
Ant:expected
shoot
v
ateş etmek, vurmak
The police shot the suspect.
Polis şüpheliye ateş etti.
He shot a photo of the sunset.
Gün batımının fotoğrafını çekti.
Syn:fire
Ant:miss
shore
n
kıyı, sahil
The boat reached the shore safely.
Tekne güvenle kıyıya ulaştı.
They walked along the shore.
Sahil boyunca yürüdüler.
Syn:coast
short-term
adj
kısa vadeli
This is a short-term solution.
Bu kısa vadeli bir çözümdür.
Short-term goals guide action.
Kısa vadeli hedefler eylemi yönlendirir.
Syn:temporary
Ant:long-term
shortage
n
kıtlık, eksiklik
There is a shortage of water.
Su kıtlığı var.
Staff shortages caused delays.
Personel eksikliği gecikmelere yol açtı.
Syn:lack
Ant:surplus
shortly
adv
kısa süre içinde, az sonra
The meeting will begin shortly.
Toplantı az sonra başlayacak.
He left shortly after noon.
Öğleden kısa süre sonra ayrıldı.
Syn:soon
Ant:later
shrink
v
küçülmek, daralmak
The sweater shrank in the wash.
Kazak yıkamada küçüldü.
The economy began to shrink.
Ekonomi daralmaya başladı.
Syn:reduce
Ant:grow
shrug
v
omuz silkmek
He shrugged in confusion.
Şaşkınlıkla omuz silkti.
She shrugged off the criticism.
Eleştiriyi umursamadı.
Syn:ignore
sibling
n
kardeş
She has two siblings.
İki kardeşi var.
Sibling rivalry is common.
Kardeş rekabeti yaygındır.
Syn:brother/sister
sigh
v
iç çekmek
She sighed with relief.
Rahatlamayla iç çekti.
He sighed in frustration.
Hayal kırıklığıyla iç çekti.
signature
n
imza, belirgin özellik
The contract requires your signature.
Sözleşme imzanızı gerektirir.
It became his signature style.
Bu onun imza tarzı oldu.
Syn:autograph
significance
n
önem, anlam
The discovery has great significance.
Keşfin büyük önemi var.
The date holds special significance.
Tarihin özel bir anlamı var.
Syn:importance
Ant:insignificance
simulate
v
simüle etmek, taklit etmek
The program simulates real conditions.
Program gerçek koşulları simüle eder.
He simulated a smile.
Gülümsemeyi taklit etti.
Syn:imitate
simulation
n
simülasyon
The flight simulation was realistic.
Uçuş simülasyonu gerçekçiydi.
Training included emergency simulations.
Eğitim acil durum simülasyonlarını içerdi.
Syn:model
simultaneously
adv
aynı anda, eşzamanlı
They spoke simultaneously.
Aynı anda konuştular.
The events occurred simultaneously.
Olaylar eşzamanlı gerçekleşti.
Syn:at once
Ant:separately
sin
n
günah, suç
In some religions, lying is a sin.
Bazı dinlerde yalan günah sayılır.
He confessed his sins.
Günahlarını itiraf etti.
Syn:wrongdoing
Ant:virtue
situated
adj
konumlanmış, yerleşmiş
The hotel is situated near the beach.
Otel sahile yakın konumlanmış.
The town is situated in a valley.
Kasaba bir vadide yer alır.
Syn:located
sketch
n
eskiz, taslak
She made a quick sketch of the scene.
Sahnenin hızlı bir taslağını yaptı.
The artist drew a sketch.
Sanatçı bir eskiz çizdi.
Syn:drawing
skilled
adj
becerikli, uzman
She is a skilled surgeon.
Becerikli bir cerrahtır.
Skilled workers are in demand.
Nitelikli işçilere talep var.
Syn:experienced
Ant:unskilled
skip
v
atlamak, geçmek
He skipped breakfast.
Kahvaltıyı atladı.
She skipped a page in the book.
Kitapta bir sayfayı atladı.
Syn:omit
Ant:include
skull
n
kafatası
The skull protects the brain.
Kafatası beyni korur.
Archaeologists found a human skull.
Arkeologlar bir insan kafatası buldu.
slam
v
çarpmak, sert kapatmak
He slammed the door shut.
Kapıyı sertçe kapattı.
The book slammed onto the table.
Kitap masaya çarptı.
Syn:bang
Ant:gently close
slap
v
tokat atmak, çarpma
She slapped his hand away.
Elini tokatladı.
The waves slapped against the shore.
Dalgalar kıyıya çarptı.
Syn:hit
slash
v
kesmek, azaltmak
The company slashed prices.
Şirket fiyatları düşürdü.
He slashed the rope with a knife.
İpi bıçakla kesti.
Syn:cut
Ant:increase
slavery
n
kölelik
Slavery was abolished in the 19th century.
Kölelik 19. yüzyılda kaldırıldı.
Millions suffered under slavery.
Milyonlar kölelik altında acı çekti.
Syn:bondage
Ant:freedom
slogan
n
slogan, motto
The campaign used a catchy slogan.
Kampanya akılda kalıcı bir slogan kullandı.
The slogan appeared on posters.
Slogan afişlerde yer aldı.
Syn:catchphrase
slot
n
yuva, zaman aralığı
Insert the card into the slot.
Kartı yuvaya yerleştir.
She booked a time slot online.
Çevrim içi bir zaman dilimi ayırttı.
Syn:opening
smash
v
parçalamak, çarpmak
The car smashed into a wall.
Araba duvara çarptı.
He smashed the glass.
Camı parçaladı.
Syn:break
Ant:fix
snap
v
çıtlamak, aniden kopmak
The branch snapped in the wind.
Dal rüzgârda kırıldı.
She snapped a photo.
Bir fotoğraf çekti.
Syn:break
Ant:gently bend
so-called
adj
sözde, güya
The so-called expert was wrong.
Sözde uzman yanıldı.
It was a so-called miracle cure.
Güya mucizevi bir tedaviydi.
Syn:alleged
Ant:authentic
soak
v
ıslatmak, emmek
She soaked the beans overnight.
Fasulyeleri gece boyunca ıslattı.
The sponge soaked up the water.
Sünger suyu emdi.
Syn:absorb
Ant:dry
soar
v
yükselmek, fırlamak
Prices began to soar after the crisis.
Fiyatlar krizden sonra hızla yükseldi.
The eagle soared high above the mountains.
Kartal dağların üzerinde yükseldi.
Syn:rise
Ant:plunge
socialist
n
sosyalist, sosyalizm yanlısı
He described himself as a socialist.
Kendini sosyalist olarak tanımladı.
Socialist policies focus on equality.
Sosyalist politikalar eşitliğe odaklanır.
sole
adj
tek, yegâne
She was the sole survivor.
Tek hayatta kalan oydu.
This is my sole responsibility.
Bu benim tek sorumluluğum.
Syn:only
Ant:multiple
solely
adv
sadece, yalnızca
The decision was based solely on evidence.
Karar yalnızca kanıta dayanıyordu.
He acted solely out of curiosity.
Sadece meraktan hareket etti.
Syn:exclusively
Ant:partly
solicitor
n
avukat (Brit.), hukuk danışmanı
She consulted a solicitor about the contract.
Sözleşme için bir avukata danıştı.
The solicitor prepared legal documents.
Avukat hukuki belgeleri hazırladı.
Syn:lawyer
solidarity
n
dayanışma, birlik
Sendika işçiler arasında dayanışma çağrısı yaptı.
The union called for solidarity among workers.
Gösteri toplumsal dayanışmayı simgeliyordu.
The protest symbolized social solidarity.
Syn:unity
Ant:division
solo
adj/adv
tek başına, solo
She performed a solo dance.
Tek başına bir dans sergiledi.
He traveled solo across Europe.
Avrupa’yı tek başına gezdi.
Syn:alone
somehow
adv
bir şekilde, nasılsa
Somehow we managed to finish on time.
Bir şekilde zamanında bitirmeyi başardık.
He survived somehow.
Nasılsa hayatta kaldı.
Syn:anyway
sometime
adv
bir ara, bir zaman
Sometime next week we will meet.
Önümüzdeki hafta bir ara buluşacağız.
Let’s talk sometime.
Bir ara konuşalım.
sophisticated
adj
gelişmiş, karmaşık, sofistike
The software is highly sophisticated.
Yazılım oldukça gelişmiştir.
She has a sophisticated taste in art.
Sanatta sofistike bir zevki var.
Syn:advanced
Ant:simple
sound
n/adj
ses, sağlam
I heard a strange sound.
Garip bir ses duydum.
The structure is sound.
Yapı sağlamdır.
Syn:noise
sovereignty
n
egemenlik, bağımsızlık
The nation defended its sovereignty.
Ulus egemenliğini savundu.
Sovereignty lies with the people.
Egemenlik halkındır.
Syn:independence
spam
n
istenmeyen mesaj, spam
I keep receiving spam emails.
Sürekli spam e-postalar alıyorum.
The comment section was full of spam.
Yorum bölümü spam ile doluydu.
Syn:junk mail
span
n
süre, aralık
The bridge has a wide span.
Köprünün geniş bir açıklığı var.
His career spanned three decades.
Kariyeri üç on yılı kapsadı.
Syn:range
spare
adj/v
fazladan, esirgemek
Do you have a spare key?
Fazladan bir anahtarın var mı?
She spared no effort.
Hiçbir çabadan kaçınmadı.
Syn:extra
spark
n/v
kıvılcım, tetiklemek
A spark started the fire.
Bir kıvılcım yangını başlattı.
The speech sparked debate.
Konuşma tartışma başlattı.
Syn:trigger
specialize
v
uzmanlaşmak
She specializes in cardiology.
Kardiyoloji alanında uzmanlaştı.
The company specializes in software.
Şirket yazılım alanında uzmanlaşır.
Syn:focus on
specialized
adj
uzmanlaşmış, özelleşmiş
This hospital offers specialized care.
Bu hastane uzmanlaşmış bakım sunar.
He received specialized training.
Uzmanlaşmış eğitim aldı.
Syn:specific
Ant:general
specification
n
şartname, özellik
The product meets the specifications.
Ürün şartnameye uygundur.
Check the technical specifications.
Teknik özellikleri kontrol et.
Syn:requirement
specify
v
belirtmek, açıklamak
Please specify your request.
Lütfen talebinizi belirtin.
The contract specifies the terms.
Sözleşme şartları belirtir.
Syn:define
specimen
n
örnek, numune
The lab tested a blood specimen.
Laboratuvar bir kan numunesini test etti.
A rare specimen was discovered.
Nadir bir örnek keşfedildi.
Syn:sample
spectacle
n
gösteri, manzara
The fireworks were a great spectacle.
Havai fişekler harika bir gösteriydi.
It was a sad spectacle.
Üzücü bir manzaraydı.
Syn:show
spectacular
adj
muhteşem, göz alıcı
The view was spectacular.
Manzara muhteşemdi.
She made a spectacular comeback.
Muhteşem bir geri dönüş yaptı.
Syn:impressive
Ant:ordinary
spectator
n
seyirci
Spectators filled the stadium.
Stadyum seyircilerle doldu.
The spectator cheered loudly.
Seyirci yüksek sesle tezahürat yaptı.
Syn:viewer
spectrum
n
yelpaze, spektrum
The disease falls on a spectrum.
Hastalık bir yelpazede yer alır.
The policy appeals across the political spectrum.
Politika siyasi yelpazenin geneline hitap eder.
Syn:range
speculate
v
tahmin etmek, varsaymak
Analysts speculate about the outcome.
Analistler sonucu tahmin ediyor.
He refused to speculate.
Tahmin yürütmeyi reddetti.
Syn:guess
Ant:know
speculation
n
tahmin, spekülasyon
There is speculation about his future.
Geleceği hakkında spekülasyon var.
The news caused market speculation.
Haber piyasa spekülasyonuna yol açtı.
Syn:conjecture
Ant:fact
spell
v
yazmak, hecelemek
Can you spell your name?
Adını heceler misin?
The event spells trouble.
Olay sorun anlamına geliyor.
sphere
n
alan, küre
She works in the public sphere.
Kamusal alanda çalışır.
The earth is nearly a sphere.
Dünya neredeyse küredir.
Syn:domain
spill
v
dökmek, taşmak
He spilled coffee on the table.
Kahveyi masaya döktü.
Oil spilled into the sea.
Petrol denize döküldü.
Syn:pour
Ant:clean
spin
v
döndürmek, dönmek
The dancer spun gracefully.
Dansçı zarifçe döndü.
The company tried to spin the story.
Şirket hikâyeyi kendi lehine çevirmeye çalıştı.
Syn:twist
spine
n
omurga, bel kemiği
The spine supports the body.
Omurga vücudu destekler.
The book has a cracked spine.
Kitabın sırtı çatlamış.
Syn:backbone
spite
n
kin, inat
In spite of the rain, they continued.
Yağmura rağmen devam ettiler.
He acted out of spite.
Kininden dolayı hareket etti.
Syn:resentment
spoil
v
bozmak, şımarık yapmak
The heat spoiled the food.
Sıcak yemekleri bozdu.
Don’t spoil the surprise.
Sürprizi bozma.
Syn:ruin
Ant:preserve
spokesman
n
sözcü
The spokesman addressed the media.
Sözcü medyaya açıklama yaptı.
A company spokesman denied the claims.
Şirket sözcüsü iddiaları reddetti.
Syn:representative
spokesperson
n
sözcü
The spokesperson released a statement.
Sözcü bir açıklama yayımladı.
The government spokesperson answered questions.
Hükümet sözcüsü soruları yanıtladı.
Syn:representative
spokeswoman
n
kadın sözcü
The spokeswoman confirmed the news.
Kadın sözcü haberi doğruladı.
The spokeswoman spoke at the conference.
Kadın sözcü konferansta konuştu.
Syn:representative
sponsorship
n
sponsorluk
The event relied on sponsorship.
Etkinlik sponsorlukla finanse edildi.
Sponsorship deals increased revenue.
Sponsorluk anlaşmaları geliri artırdı.
Syn:funding
sporting
adj
sporla ilgili, sportmen
The event was a major sporting occasion.
Etkinlik büyük bir spor organizasyonuydu.
He showed sporting behavior.
Sportmence davrandı.
Syn:athletic
spotlight
n
ilgi odağı, spot ışığı
The actor stepped into the spotlight.
Oyuncu spot ışıklarına çıktı.
The issue is now in the spotlight.
Konu şimdi ilgi odağında.
Syn:focus
spouse
n
eş, karı/koca
She attended with her spouse.
Eşiyle birlikte katıldı.
The law protects spouses equally.
Yasa eşleri eşit korur.
Syn:partner
spy
n
casus
The spy gathered secret information.
Casus gizli bilgi topladı.
He was accused of being a spy.
Casus olmakla suçlandı.
Syn:agent
squad
n
takım, birlik
The rescue squad arrived quickly.
Kurtarma ekibi hızla geldi.
A police squad surrounded the building.
Polis ekibi binayı sardı.
Syn:team
squeeze
v
sıkmak, daraltmak
She squeezed the lemon.
Limonu sıktı.
The budget squeeze hurt services.
Bütçe daralması hizmetleri etkiledi.
Syn:press
Ant:release
stab
v
bıçaklamak, saplamak
He was stabbed in a fight.
Kavgada bıçaklandı.
She stabbed the knife into the cake.
Bıçağı pastaya sapladı.
Syn:thrust
stability
n
istikrar, denge
Economic stability is crucial.
Ekonomik istikrar çok önemlidir.
The structure provides stability.
Yapı denge sağlar.
Syn:balance
Ant:instability
stabilize
v
istikrar sağlamak, dengelemek
The government tried to stabilize prices.
Hükümet fiyatları dengelemeye çalıştı.
The patient’s condition stabilized.
Hastanın durumu stabil hale geldi.
Syn:steady
Ant:destabilize
stake
n
pay, çıkar, kazık
He has a financial stake in the company.
Şirkette mali çıkarı var.
They drove a stake into the ground.
Yere bir kazık çaktılar.
Syn:interest
stall
v
duraklamak, oyalamak
The engine stalled at the intersection.
Motor kavşakta durdu.
Talks stalled due to disagreement.
Görüşmeler anlaşmazlık nedeniyle durdu.
Syn:delay
Ant:proceed
stance
n
tavır, duruş
She took a firm stance on the issue.
Konuya karşı net bir tavır aldı.
The party’s stance was clear.
Partinin duruşu açıktı.
Syn:position
standing
n/dur.
saygınlık, durum
She has a good standing in the community.
Toplumda saygın bir konumu var.
His legal standing was questioned.
Hukuki durumu sorgulandı.
Syn:reputation
stark
adj
keskin, çarpıcı, açık
The contrast was stark.
Karşıtlık çok çarpıcıydı.
They faced a stark reality.
Sert bir gerçekle yüzleştiler.
Syn:harsh
Ant:subtle
starve
v
aç kalmak, aç bırakmak
Millions risk starving during the drought.
Kuraklıkta milyonlar aç kalma riski taşıyor.
The policy starved the project of funds.
Politika projeyi fonlardan mahrum bıraktı.
Syn:hunger
Ant:feed
statesman
n
devlet adamı, uzun vadeli devlet vizyonuna sahip lider
Mustafa Kemal Atatürk is regarded as one of the most visionary statesmen of the twentieth century.
Mustafa Kemal Atatürk, yirminci yüzyılın en ileri görüşlü devlet adamlarından biri olarak kabul edilir.
A true statesman prioritizes long-term national stability over short-term political gain.
Gerçek bir devlet adamı, kısa vadeli siyasi kazanç yerine uzun vadeli ulusal istikrarı önceliklendirir.
Syn:leaderdiplomatvisionary
Ant:politicianopportunist
statistical
adj
istatistiksel
The report includes statistical analysis.
Rapor istatistiksel analiz içeriyor.
Statistical data supports the claim.
İstatistiksel veriler iddiayı destekliyor.
Syn:numerical
steadily
adv
istikrarlı biçimde, düzenli olarak
Prices rose steadily over the year.
Fiyatlar yıl boyunca istikrarlı biçimde arttı.
She worked steadily all day.
Tüm gün düzenli çalıştı.
Syn:consistently
Ant:erratically
steam
n/v
buhar, buharla pişirmek
Steam rose from the kettle.
Su ısıtıcısından buhar yükseldi.
They steamed the vegetables.
Sebzeleri buharda pişirdiler.
Syn:vapor
steer
v
yönlendirmek, direksiyon çevirmek
She steered the car carefully.
Arabayı dikkatle sürdü.
The leader steered the discussion.
Lider tartışmayı yönlendirdi.
Syn:guide
stem
v
kaynaklanmak, engel olmak
The problem stems from poor planning.
Sorun kötü planlamadan kaynaklanıyor.
He tried to stem the bleeding.
Kanamayı durdurmaya çalıştı.
Syn:originate
Ant:stop
stereotype
n
kalıp yargı, stereotip
We must challenge stereotypes.
Kalıp yargılara meydan okumalıyız.
The film reinforced harmful stereotypes.
Film zararlı kalıp yargıları pekiştirdi.
Syn:generalization
stimulate
v
uyarmak, teşvik etmek
The policy aims to stimulate growth.
Politika büyümeyi teşvik etmeyi amaçlıyor.
The discussion stimulated new ideas.
Tartışma yeni fikirleri tetikledi.
Syn:encourage
Ant:suppress
stimulus
n
uyarıcı, teşvik paketi
The government announced a stimulus package.
Hükümet bir teşvik paketi açıkladı.
Bright light is a strong stimulus.
Parlak ışık güçlü bir uyarıcıdır.
Syn:incentive
stir
v
karıştırmak, harekete geçirmek
She stirred the soup slowly.
Çorbayı yavaşça karıştırdı.
His speech stirred emotions.
Konuşması duyguları harekete geçirdi.
Syn:mix
Ant:calm
storage
n
depolama, saklama
The warehouse offers storage space.
Depo depolama alanı sunar.
Data storage is secure.
Veri depolama güvenlidir.
Syn:warehouse
straightforward
adj
düz, açık, kolay
The instructions were straightforward.
Talimatlar açıktı.
She gave a straightforward answer.
Net bir cevap verdi.
Syn:simple
Ant:complicated
strain
n/v
gerilim, zorlamak
The strain affected his health.
Gerilim sağlığını etkiledi.
She strained to hear.
Duymak için zorlandı.
Syn:stress
Ant:relax
strand
n
tel, iplik, mahsur kalmak
A strand of hair fell on her face.
Bir tutam saç yüzüne düştü.
The storm stranded travelers.
Fırtına yolcuları mahsur bıraktı.
Syn:thread
strategic
adj
stratejik, planlı
It was a strategic decision.
Stratejik bir karardı.
The location is strategically important.
Konum stratejik olarak önemlidir.
Syn:tactical
Ant:random
strengthen
v
güçlendirmek
Exercise strengthens muscles.
Egzersiz kasları güçlendirir.
The agreement strengthened relations.
Anlaşma ilişkileri güçlendirdi.
Syn:reinforce
Ant:weaken
strictly
adv
kesinlikle, katı biçimde
Smoking is strictly prohibited.
Sigara kesinlikle yasaktır.
She followed the rules strictly.
Kurallara katı biçimde uydu.
Syn:rigorously
Ant:loosely
striking
adj
çarpıcı, dikkat çekici
She has striking features.
Çarpıcı yüz hatları var.
The contrast was striking.
Karşıtlık dikkat çekiciydi.
Syn:notable
Ant:ordinary
strip
v/n
soymak, şerit
The trees were stripped of leaves.
Ağaçlar yapraklarını döktü.
A narrow strip of land separated them.
Aralarında dar bir toprak şeridi vardı.
Syn:remove
strive
v
çabalamak, gayret etmek
They strive for excellence.
Mükemmellik için çabalarlar.
She strives to improve daily.
Her gün gelişmek için uğraşır.
Syn:endeavor
Ant:neglect
stroke
n
inme, okşama, vuruş
He suffered a stroke.
İnme geçirdi.
She stroked the cat gently.
Kediyi nazikçe okşadı.
structural
adj
yapısal, strüktürel
The building has structural damage.
Binada yapısal hasar var.
Structural reforms are needed.
Yapısal reformlara ihtiyaç var.
stumble
v
tökezlemek, yanlış yapmak
He stumbled over a rock.
Bir taşa takılıp tökezledi.
She stumbled during her speech.
Konuşması sırasında hata yaptı.
Syn:trip
stun
v
şaşırtmak, sersemletmek
The news stunned everyone.
Haber herkesi şaşırttı.
He was stunned by the blow.
Darbeyle sersemledi.
Syn:shock
stunning
adj
şaşırtıcı, muhteşem
The view was stunning.
Manzara muhteşemdi.
She looked stunning in the dress.
Elbiseyle harika görünüyordu.
Syn:breathtaking
submission
n
sunum, teslim, boyun eğme
The deadline for submission is Friday.
Teslim için son tarih Cuma.
His submission surprised the judges.
Sunumu jüriyi şaşırttı.
Syn:entry
subscriber
n
abone
The magazine has thousands of subscribers.
Derginin binlerce abonesi var.
Subscribers receive updates.
Aboneler güncellemeler alır.
Syn:member
subscription
n
abonelik, üyelik
She canceled her subscription.
Aboneliğini iptal etti.
A monthly subscription is required.
Aylık abonelik gereklidir.
Syn:membership
subsequent
adj
sonraki, takip eden
Subsequent events confirmed the theory.
Sonraki olaylar teoriyi doğruladı.
The subsequent meeting was tense.
Takip eden toplantı gergindi.
Syn:following
Ant:previous
subsequently
adv
daha sonra, ardından
He resigned and subsequently left the country.
İstifa etti ve ardından ülkeyi terk etti.
The plan was approved and subsequently implemented.
Plan onaylandı ve daha sonra uygulandı.
Syn:later
subsidy
n
sübvansiyon, devlet desteği
The farm received a government subsidy.
Çiftlik devlet desteği aldı.
Fuel subsidies were reduced.
Yakıt sübvansiyonları azaltıldı.
Syn:grant
substantial
adj
önemli, kayda değer
They made substantial progress.
Kayda değer ilerleme kaydettiler.
She received substantial compensation.
Önemli bir tazminat aldı.
Syn:significant
Ant:minor
substantially
adv
önemli ölçüde, büyük ölçüde
Costs were substantially reduced.
Maliyetler büyük ölçüde azaltıldı.
The policy changed substantially.
Politika önemli ölçüde değişti.
Syn:significantly
Ant:slightly
substitute
n/v
yedek, yerine geçmek
A substitute teacher arrived.
Yedek öğretmen geldi.
She substituted sugar with honey.
Şekeri bal ile değiştirdi.
Syn:replace
substitution
n
yerine koyma, ikame
The substitution improved the team.
Yedek oyuncu takımı geliştirdi.
Substitution of materials reduced costs.
Malzeme ikamesi maliyetleri düşürdü.
Syn:replacement
subtle
adj
ince, zarif, belirsiz
The change was subtle but important.
Değişim ince ama önemliydi.
She gave a subtle hint.
İnce bir ipucu verdi.
Syn:delicate
Ant:obvious
suburb
n
banliyö, şehir dışı
They moved to the suburbs.
Banliyöye taşındılar.
The suburb is quiet and safe.
Banliyö sakin ve güvenlidir.
Syn:outskirts
suburban
adj
banliyöyle ilgili, şehir dışı
Suburban life is peaceful.
Banliyö hayatı sakindir.
The area has a suburban feel.
Bölge banliyö havası taşır.
succession
n
ardışıklık, halefiyet
The king died without a clear succession.
Kral açık bir halef bırakmadan öldü.
A succession of storms hit the coast.
Kıyıya art arda fırtınalar vurdu.
Syn:sequence
successive
adj
art arda, ardışık
He won three successive titles.
Art arda üç şampiyonluk kazandı.
Successive governments failed to act.
Art arda gelen hükümetler harekete geçemedi.
Syn:consecutive
successor
n
halef, yerine geçen
The CEO named her successor.
CEO halefini açıkladı.
His successor continued the reforms.
Halefi reformları sürdürdü.
Syn:replacement
Ant:predecessor
suck
v
emmek, kötü olmak
The baby sucked its thumb.
Bebek başparmağını emdi.
That movie sucked.
O film berbattı.
Syn:draw
sue
v
dava açmak
She sued the company for damages.
Şirkete tazminat davası açtı.
He threatened to sue.
Dava açmakla tehdit etti.
Syn:litigate
suffering
n
acılar, ızdırap
War causes immense suffering.
Savaş büyük acılara yol açar.
His suffering was evident.
Acısı belliydi.
Syn:pain
Ant:relief
sufficient
adj
yeterli, kâfi
Is the evidence sufficient?
Kanıt yeterli mi?
We have sufficient funds.
Yeterli fonumuz var.
Syn:adequate
Ant:insufficient
sufficiently
adv
yeterince, kâfi derecede
The room was sufficiently large.
Oda yeterince büyüktü.
He wasn’t sufficiently prepared.
Yeterince hazırlıklı değildi.
Syn:adequately
suicide
n
intihar
The novel addresses the issue of suicide.
Roman intihar konusunu ele alır.
Suicide prevention is crucial.
İntiharı önleme hayati önem taşır.
suite
n
suit, oda takımı, yazılım paketi
She wore a business suite.
İş kıyafeti (takım elbise) giydi.
They booked a hotel suite.
Otelde bir süit oda ayırttılar.
Syn:set
summit
n
zirve, tepe
Liderler iklim zirvesinde bir araya geldi.
Leaders met at the climate summit.
Dağın zirvesine gün doğumunda ulaştılar.
They reached the mountain summit at sunrise.
Syn:conference
super
adj
harika, süper
The concert was super.
Konser harikaydı.
She did a super job on the project.
Projede süper bir iş çıkardı.
Syn:great
superb
adj
mükemmel, olağanüstü
The meal was superb.
Yemek mükemmeldi.
He gave a superb performance.
Olağanüstü bir performans sergiledi.
Syn:excellent
Ant:poor
superior
adj/n
üstün, amir
This model is superior to the old one.
Bu model eskisinden üstün.
She reported to her superior.
Amirine rapor verdi.
Syn:better
Ant:inferior
supervise
v
denetlemek, gözetmek
She supervises the research team.
Araştırma ekibini denetler.
Parents must supervise children online.
Ebeveynler çocukları çevrim içi gözetmelidir.
Syn:oversee
supervision
n
denetim, gözetim
The project was completed under supervision.
Proje denetim altında tamamlandı.
Close supervision improved safety.
Sıkı gözetim güvenliği artırdı.
Syn:oversight
supervisor
n
amir, denetçi
The supervisor approved the request.
Amir talebi onayladı.
Ask your supervisor for guidance.
Yönlendirme için amirine sor.
Syn:manager
supplement
n/v
takviye, desteklemek
She takes a vitamin supplement.
Vitamin takviyesi alır.
They supplemented income with part-time work.
Gelirlerini yarı zamanlı işle desteklediler.
Syn:addition
supportive
adj
destekleyici, yardımcı
Her family was supportive.
Ailesi destekleyiciydi.
A supportive environment boosts confidence.
Destekleyici bir ortam özgüveni artırır.
Syn:encouraging
Ant:hostile
supposedly
adv
sözde, iddialara göre
He supposedly left the country.
Sözde ülkeyi terk etmiş.
The device is supposedly waterproof.
Cihazın su geçirmez olduğu iddia ediliyor.
Syn:allegedly
suppress
v
bastırmak, engellemek
The regime suppressed dissent.
Rejim muhalefeti bastırdı.
She suppressed a smile.
Gülümsemesini bastırdı.
Syn:repress
Ant:encourage
supreme
adj
en yüksek, üstün
He holds supreme authority.
En yüksek yetkiye sahiptir.
The court made a supreme decision.
Mahkeme nihai bir karar verdi.
Syn:ultimate
Ant:minor
surge
n/v
ani artış, fırlamak
There was a surge in demand.
Talepte ani artış oldu.
Profits surged last year.
Kârlar geçen yıl fırladı.
Syn:spike
Ant:drop
surgeon
n
cerrah
The surgeon performed the operation.
Cerrah ameliyatı gerçekleştirdi.
She consulted a heart surgeon.
Bir kalp cerrahına danıştı.
Syn:doctor
surgical
adj
cerrahi, ameliyatla ilgili
Surgical tools must be sterile.
Cerrahi aletler steril olmalı.
He required surgical treatment.
Cerrahi tedaviye ihtiyaç duydu.
Syn:medical
surplus
n
fazlalık, artık
The farm produced a surplus of wheat.
Çiftlik buğday fazlası üretti.
Budget surplus boosted confidence.
Bütçe fazlası güveni artırdı.
Syn:excess
Ant:shortage
surrender
v/n
teslim olmak, teslimiyet
The army surrendered after the battle.
Ordu savaş sonrası teslim oldu.
He refused to surrender his rights.
Haklarından vazgeçmeyi reddetti.
Syn:yield
Ant:resist
surveillance
n
gözetim, izleme
The area is under surveillance.
Bölge gözetim altında.
Digital surveillance raises concerns.
Dijital izleme endişe yaratıyor.
Syn:monitoring
survival
n
hayatta kalma, yaşam mücadelesi
Survival in the desert is difficult.
Çölde hayatta kalmak zordur.
The species’ survival is threatened.
Türün hayatta kalması tehdit altında.
Syn:endurance
survivor
n
hayatta kalan, sağ kurtulan
The survivors were rescued.
Hayatta kalanlar kurtarıldı.
She is a cancer survivor.
Kanserden sağ kurtulmuş biri.
suspend
v
askıya almak, geçici durdurmak
The company suspended operations.
Şirket faaliyetleri askıya aldı.
He was suspended from school.
Okuldan uzaklaştırıldı.
Syn:halt
Ant:resume
suspension
n
askıya alma, uzaklaştırma
His suspension caused debate.
Uzaklaştırılması tartışma yarattı.
The suspension of flights lasted hours.
Uçuşların askıya alınması saatler sürdü.
Syn:halt
suspicion
n
şüphe, kuşku
The case raised suspicion.
Olay şüphe uyandırdı.
She looked at him with suspicion.
Ona kuşkuyla baktı.
Syn:doubt
Ant:trust
suspicious
adj
şüpheli, kuşkulu
His behavior seemed suspicious.
Davranışı şüpheli görünüyordu.
Police stopped a suspicious vehicle.
Polis şüpheli bir aracı durdurdu.
Syn:doubtful
Ant:trusting
sustain
v
sürdürmek, desteklemek
The country cannot sustain high debt.
Ülke yüksek borcu sürdüremez.
He sustained an injury.
Bir yaralanma geçirdi.
Syn:maintain
sustainable
adj
sürdürülebilir, çevreye duyarlı
Sustainable energy is essential.
Sürdürülebilir enerji önemlidir.
They promote sustainable farming.
Sürdürülebilir tarımı teşvik ediyorlar.
Syn:viable
Ant:unsustainable
swallow
v
yutmak, inanmak
He swallowed the pill.
Hapı yuttu.
She found it hard to swallow the lie.
Yalanı kabul etmekte zorlandı.
Syn:gulp
swing
n/v
sallanmak, salınım
The swing moved back and forth.
Salıncak ileri geri hareket etti.
Public opinion can swing quickly.
Kamuoyu hızla değişebilir.
Syn:shift
sword
n
kılıç
The knight drew his sword.
Şövalye kılıcını çekti.
The sword symbolized power.
Kılıç gücü simgeliyordu.
Syn:blade
symbolic
adj
sembolik, temsilî
The gesture was symbolic.
Hareket sembolikti.
The event has symbolic value.
Olayın sembolik değeri var.
Syn:representative
sympathetic
adj
sempatik, anlayışlı
She was sympathetic to his problem.
Sorununa anlayış gösterdi.
The doctor gave a sympathetic smile.
Doktor anlayışlı bir gülümseme verdi.
Syn:compassionate
Ant:unsympathetic
syndrome
n
sendrom
A rare syndrome affects children.
Nadir bir sendrom çocukları etkiler.
Burnout syndrome is common today.
Tükenmişlik sendromu günümüzde yaygın.
Syn:disorder
synthesis
n
sentez, birleştirme
The essay is a synthesis of ideas.
Makale fikirlerin bir sentezidir.
Chemical synthesis created the compound.
Kimyasal sentez bileşiği oluşturdu.
Syn:combination
systematic
adj
sistematik, planlı
The study used a systematic method.
Çalışma sistematik bir yöntem kullandı.
He took a systematic approach.
Sistematik bir yaklaşım benimsedi.
Syn:methodical
Ant:random

T

109 kelime
tackle
v/n
ele almak, müdahale etmek
The government will tackle inflation.
Hükümet enflasyonu ele alacak.
He made a strong tackle in the match.
Maçta güçlü bir müdahale yaptı.
Syn:address
Ant:avoid
tactic
n
taktik, yöntem
The coach changed his tactic.
Antrenör taktiğini değiştirdi.
It was a clever tactic.
Akıllıca bir taktiktir.
Syn:strategy
tactical
adj
taktiksel, stratejik
The move was tactical.
Hamle taktikseldi.
Tactical decisions affect outcomes.
Taktiksel kararlar sonucu etkiler.
Syn:strategic
tag
n/v
etiket, etiketlemek
The price tag was missing.
Fiyat etiketi yoktu.
Tag the photo on social media.
Fotoğrafı sosyal medyada etiketle.
Syn:label
tangible
adj
somut, elle tutulur
Hard work brings tangible results.
Çok çalışmak somut sonuçlar getirir.
They offered tangible help instead of promises.
Söz yerine somut yardım sundular.
Syn:concrete
Ant:intangible
tap
n/v
musluk, hafif vurmak
He turned on the tap.
Musluğu açtı.
She tapped him on the shoulder.
Omzuna hafifçe vurdu.
Syn:faucet
taxpayer
n
vergi mükellefi
Taxpayers fund public services.
Vergi mükellefleri kamu hizmetlerini finanse eder.
The policy benefits taxpayers.
Politika vergi mükelleflerine fayda sağlar.
technological
adj
teknolojik
Technological advances shape society.
Teknolojik ilerlemeler toplumu şekillendirir.
The company invests in technological innovation.
Şirket teknolojik yeniliğe yatırım yapar.
Syn:technical
teens
n
gençlik yılları, ergenlik
She struggled in her teens.
Ergenlik yıllarında zorlandı.
Many teens use social media daily.
Birçok genç her gün sosyal medya kullanır.
temple
n
tapınak, şakak
They visited an ancient temple.
Antik bir tapınağı ziyaret ettiler.
He felt pain in his temple.
Şakağında ağrı hissetti.
Syn:shrine
temporarily
adv
geçici olarak
The road is temporarily closed.
Yol geçici olarak kapalı.
She moved abroad temporarily.
Geçici olarak yurt dışına taşındı.
Syn:briefly
Ant:permanently
tempt
v
ayartmak, cazip gelmek
The offer tempted him.
Teklif onu cezbetti.
Don’t tempt fate.
Kaderi zorlama.
Syn:entice
Ant:deter
tenant
n
kiracı
The tenant paid the rent on time.
Kiracı kirayı zamanında ödedi.
The landlord met the tenants.
Ev sahibi kiracılarla görüştü.
Syn:renter
Ant:landlord
tendency
n
eğilim, meyil
He has a tendency to overthink.
Aşırı düşünme eğilimi var.
There is a tendency toward urbanization.
Kentleşmeye doğru bir eğilim var.
Syn:inclination
tender
adj
ihale, yumuşak, şefkatli
The meat is tender.
Et yumuşaktı.
The company submitted a tender.
Şirket ihaleye teklif sundu.
Syn:soft
Ant:tough
tension
n
gerilim, gerginlik
Tension rose during the meeting.
Toplantı sırasında gerilim arttı.
Muscle tension causes pain.
Kas gerginliği ağrıya neden olur.
Syn:stress
Ant:relaxation
tentative
adj
geçici, kesin olmayan
The schedule is tentative until we confirm the dates.
Tarihler netleşene kadar program geçicidir.
They reached a tentative agreement.
Geçici bir anlaşmaya vardılar.
Syn:provisionaluncertain
Ant:definite
tenure
n
görev süresi, mülkiyet hakkı
His tenure as CEO lasted five years.
CEO olarak görev süresi beş yıl sürdü.
Professors seek tenure for job security.
Profesörler iş güvencesi için kadro ister.
Syn:term
terminal
n/adj
terminal, son nokta, ölümcül
The flight leaves from Terminal 2.
Uçuş Terminal 2’den kalkıyor.
He was diagnosed with a terminal illness.
Ona ölümcül bir hastalık teşhisi kondu.
Syn:end point
terminate
v
sonlandırmak, feshetmek
The company decided to terminate the contract.
Şirket sözleşmeyi feshetmeye karar verdi.
The program was terminated early.
Program erken sonlandırıldı.
Syn:end
Ant:initiate
terms
n
şartlar, koşullar
They agreed to the terms of the deal.
Anlaşmanın şartlarını kabul ettiler.
The loan has strict terms.
Kredinin katı koşulları var.
Syn:conditions
terrain
n
arazi, coğrafya
The soldiers crossed rough terrain.
Askerler engebeli araziyi geçti.
The region has mountainous terrain.
Bölgenin dağlık bir coğrafyası var.
Syn:landscape
terribly
adv
korkunç derecede, çok
She felt terribly sorry.
Kendini çok üzgün hissetti.
The weather was terribly cold.
Hava korkunç derecede soğuktu.
Syn:extremely
terrific
adj
harika, müthiş
They did a terrific job.
Müthiş bir iş çıkardılar.
The view from the top was terrific.
Zirveden manzara harikaydı.
Syn:fantastic
Ant:awful
terrify
v
dehşete düşürmek, korkutmak
The loud noise terrified the child.
Yüksek ses çocuğu korkuttu.
He was terrified of flying.
Uçmaktan dehşete düşüyordu.
Syn:frighten
Ant:calm
territory
n
toprak, bölge, alan
The dispute over territory continues.
Toprak anlaşmazlığı sürüyor.
The animal marked its territory.
Hayvan kendi alanını işaretledi.
Syn:region
terror
n
dehşet, korku
The attack spread terror.
Saldırı dehşet yaydı.
She screamed in terror.
Dehşet içinde çığlık attı.
Syn:fear
Ant:peace
terrorism
n
terörizm
Terrorism threatens global security.
Terörizm küresel güvenliği tehdit eder.
Governments cooperate to fight terrorism.
Hükümetler terörizmle mücadele için iş birliği yapar.
terrorist
n
terörist
The terrorist was arrested.
Terörist tutuklandı.
Authorities prevented a terrorist attack.
Yetkililer bir terör saldırısını önledi.
testify
v
tanıklık etmek, ifade vermek
She testified in court.
Mahkemede ifade verdi.
He testified about the incident.
Olay hakkında tanıklık etti.
Syn:witness
testimony
n
tanıklık, ifade
The witness gave testimony.
Tanık ifade verdi.
Her success is a testimony to hard work.
Başarısı sıkı çalışmanın kanıtıdır.
Syn:statement
testing
n
test etme, deneme
The vaccine is undergoing testing.
Aşı test aşamasından geçiyor.
Software testing ensures quality.
Yazılım testi kaliteyi sağlar.
Syn:assessment
textbook
n
ders kitabı
This is a standard textbook.
Bu standart bir ders kitabı.
The example is a textbook case.
Bu örnek tipik bir vakadır.
Syn:manual
texture
n
doku, yüzey
The fabric has a soft texture.
Kumaşın yumuşak bir dokusu var.
The sauce has a smooth texture.
Sosun pürüzsüz bir dokusu var.
Syn:feel
thankfully
adv
neyse ki, şükür ki
Thankfully, no one was injured.
Neyse ki kimse yaralanmadı.
The rain stopped, thankfully.
Yağmur durdu, şükür ki.
Syn:fortunately
theatrical
adj
tiyatral, abartılı
Her reaction was theatrical.
Tepkisi abartılıydı.
The play had theatrical effects.
Oyun tiyatral efektlere sahipti.
Syn:dramatic
theft
n
hırsızlık
The theft was reported to the police.
Hırsızlık polise bildirildi.
Identity theft is increasing.
Kimlik hırsızlığı artıyor.
Syn:robbery
theology
n
ilâhiyat, teoloji
He studied theology at university.
Üniversitede ilahiyat okudu.
The book discusses Christian theology.
Kitap Hristiyan teolojisini tartışıyor.
theoretical
adj
teorik, kuramsal
The model is purely theoretical.
Model tamamen teoriktir.
Theoretical knowledge must meet practice.
Teorik bilgi uygulamayla birleşmelidir.
Syn:hypothetical
Ant:practical
therapist
n
terapist, psikolog
She visited a therapist weekly.
Haftalık olarak terapiste gitti.
The therapist offered guidance.
Terapist rehberlik sundu.
Syn:counsellor
thereafter
adv
ondan sonra, ardından
He left and was never seen thereafter.
Ayrıldı ve bir daha görülmedi.
Thereafter, the policy changed.
Ardından politika değişti.
Syn:afterwards
thereby
adv
böylece, bu yolla
He studied hard, thereby passing the exam.
Çok çalıştı ve böylece sınavı geçti.
The law reduces taxes, thereby boosting growth.
Yasa vergileri azaltarak büyümeyi artırır.
Syn:thus
thesis
n
tez, sav
The student defended her thesis.
Öğrenci tezini savundu.
His thesis challenged traditional views.
Tezi geleneksel görüşlere meydan okudu.
Syn:dissertation
thorough
adj
ayrıntılı, kapsamlı
They conducted a thorough investigation.
Kapsamlı bir soruşturma yürüttüler.
She gave a thorough explanation.
Ayrıntılı bir açıklama yaptı.
Syn:comprehensive
Ant:superficial
thoroughly
adv
tamamen, ayrıntılı biçimde
The house was thoroughly cleaned.
Ev tamamen temizlendi.
She thoroughly enjoyed the concert.
Konserden büyük keyif aldı.
Syn:completely
Ant:partially
thought-provoking
adj
düşündürücü
The film was thought-provoking.
Film düşündürücüydü.
It raised thought-provoking questions.
Düşündürücü sorular ortaya koydu.
Syn:inspiring
thoughtful
adj
düşünceli, özenli
It was a thoughtful gift.
Bu düşünceli bir hediyeydi.
She gave a thoughtful response.
Düşünceli bir yanıt verdi.
Syn:considerate
Ant:careless
thread
n
iplik, konu başlığı
A thread hung from his jacket.
Ceketinden bir iplik sarkıyordu.
The discussion followed a clear thread.
Tartışma net bir konu çizgisi izledi.
Syn:strand
threshold
n
eşik, başlangıç noktası
She stood at the threshold of adulthood.
Yetişkinliğin eşiğindeydi.
The noise exceeded the threshold.
Gürültü eşiği aştı.
Syn:limit
thrilled
adj
çok mutlu, heyecanlı
She was thrilled to win.
Kazandığı için çok mutluydu.
I’m thrilled about the opportunity.
Fırsat için heyecanlıyım.
Syn:delighted
thrive
v
gelişmek, başarılı olmak
Small businesses can thrive online.
Küçük işletmeler çevrim içi gelişebilir.
She thrives under pressure.
Baskı altında başarılı olur.
Syn:flourish
Ant:struggle
thumb
n
başparmak
He hurt his thumb.
Başparmağını incitti.
She gave a thumbs-up.
Başparmağını kaldırarak onay verdi.
tide
n
gelgit, akım
The tide was rising.
Gelgit yükseliyordu.
Public opinion turned with the tide.
Kamuoyu akıma göre değişti.
Syn:current
tighten
v
sıkmak, sertleştirmek
Tighten the screws firmly.
Vidaları sıkıca sık.
The government tightened regulations.
Hükümet düzenlemeleri sıkılaştırdı.
Syn:secure
Ant:loosen
timber
n
kereste, odun
The house was built from timber.
Ev keresteden yapıldı.
Timber exports increased.
Kereste ihracatı arttı.
Syn:wood
timely
adj
zamanında, vaktinde
It was a timely reminder.
Zamanında bir hatırlatmaydı.
She offered timely assistance.
Zamanında yardım sundu.
Syn:prompt
Ant:late
timing
n
zamanlama, uygun an
The timing of the announcement was perfect.
Duyurunun zamanlaması mükemmeldi.
Good timing is crucial.
İyi zamanlama hayati önem taşır.
Syn:scheduling
tissue
n
doku, kâğıt mendil
Human tissue was examined.
İnsan dokusu incelendi.
She used a tissue to wipe her face.
Yüzünü silmek için mendil kullandı.
tobacco
n
tütün
Tobacco use harms health.
Tütün kullanımı sağlığa zararlıdır.
The region grows tobacco.
Bölge tütün yetiştirir.
tolerance
n
hoşgörü, tolerans
Cultural tolerance promotes peace.
Kültürel hoşgörü barışı teşvik eder.
The machine has low tolerance for error.
Makinenin hata toleransı düşüktür.
Syn:patience
Ant:intolerance
tolerate
v
katlanmak, tahammül etmek
I can’t tolerate loud noise.
Yüksek sese tahammül edemem.
She tolerated unfair treatment.
Adaletsiz muameleye katlandı.
Syn:endure
Ant:reject
toll
n
ücret, bedel
The death toll rose.
Ölü sayısı arttı.
Drivers paid a toll on the bridge.
Sürücüler köprüde ücret ödedi.
Syn:cost
ton
n
ton (ağırlık birimi)
The truck carried a ton of sand.
Kamyon bir ton kum taşıdı.
He gained a ton of experience.
Bir ton deneyim kazandı.
tonne
n
metrik ton
The cargo weighed five tonnes.
Yük beş ton ağırlığındaydı.
They exported 10 tonnes of steel.
10 ton çelik ihraç ettiler.
top
n
üst, zirve
He reached the top of the hill.
Tepenin zirvesine ulaştı.
She is at the top of her class.
Sınıfının en iyisi.
Syn:peak
Ant:bottom
torture
n/v
işkence, işkence etmek
Torture is prohibited by law.
İşkence yasayla yasaktır.
He was tortured for information.
Bilgi için işkence gördü.
Syn:abuse
toss
v
fırlatmak, atmak
He tossed the ball to me.
Topu bana fırlattı.
She tossed the coin.
Parayı havaya attı.
Syn:throw
Ant:catch
total
n/adj/v
toplam, tamamı, toplamak
The total cost was high.
Toplam maliyet yüksekti.
They totaled the expenses.
Giderleri topladılar.
Syn:sum
Ant:partial
tournament
n
turnuva
The team won the international tournament.
Takım uluslararası turnuvayı kazandı.
The chess tournament lasted a week.
Satranç turnuvası bir hafta sürdü.
Syn:competition
toxic
adj
zehirli, zararlı
The waste is toxic to marine life.
Atık deniz yaşamı için zehirlidir.
He left a toxic work environment.
Zehirli bir iş ortamını terk etti.
Syn:poisonous
Ant:harmless
trace
n/v
iz, izini sürmek
There was no trace of evidence.
Hiçbir kanıt izi yoktu.
Police traced the call.
Polis aramanın izini sürdü.
Syn:mark
Ant:erase
trademark
n
ticari marka, ayırt edici özellik
The logo is a registered trademark.
Logo tescilli bir markadır.
Her smile is her trademark.
Gülümsemesi onun ayırt edici özelliğidir.
Syn:brand
trading
n
ticaret, alım satım
Online trading has increased.
Çevrim içi ticaret arttı.
Trading between countries expanded.
Ülkeler arası ticaret genişledi.
Syn:commerce
tragedy
n
trajedi, felaket
The accident was a tragedy.
Kaza bir trajediydi.
The play is a classic tragedy.
Oyun klasik bir trajedidir.
Syn:disaster
Ant:comedy
tragic
adj
trajik, acıklı
It was a tragic loss.
Bu trajik bir kayıptı.
The story had a tragic ending.
Hikâye trajik bir sonla bitti.
Syn:sad
Ant:fortunate
trail
n
iz, patika
The hikers followed the trail.
Yürüyüşçüler patikayı takip etti.
The investigation left a paper trail.
Soruşturma yazılı bir iz bıraktı.
Syn:path
trailer
n
römork, fragman
The car pulled a trailer.
Araba bir römork çekti.
I watched the movie trailer online.
Filmin fragmanını çevrim içi izledim.
Syn:preview
trait
n
özellik, karakter özelliği
Honesty is a valuable trait.
Dürüstlük değerli bir özelliktir.
He inherited this trait from his father.
Bu özelliği babasından miras aldı.
Syn:characteristic
transaction
n
işlem, ticari işlem
The bank recorded the transaction.
Banka işlemi kaydetti.
The deal involved multiple transactions.
Anlaşma birçok işlem içeriyordu.
Syn:deal
transcript
n
tutanak, yazılı döküm
The interview transcript was published.
Röportajın yazılı dökümü yayımlandı.
She requested her academic transcript.
Akademik transkriptini talep etti.
Syn:record
transformation
n
dönüşüm, değişim
The city underwent a transformation.
Şehir bir dönüşüm geçirdi.
Digital transformation is ongoing.
Dijital dönüşüm sürüyor.
Syn:change
transit
n
geçiş, taşıma
The goods are in transit.
Mallar taşıma sürecinde.
Public transit reduces traffic.
Toplu taşıma trafiği azaltır.
Syn:transport
transmission
n
iletim, yayın
HIV transmission can be prevented.
HIV bulaşması önlenebilir.
The radio transmission was clear.
Radyo yayını netti.
Syn:spread
transmit
v
iletmek, yaymak
The satellite transmits signals.
Uydu sinyalleri iletir.
The disease can transmit quickly.
Hastalık hızla yayılabilir.
Syn:send
Ant:receive
transparency
n
şeffaflık, açıklık
The government promised transparency.
Hükümet şeffaflık sözü verdi.
Transparency builds trust.
Şeffaflık güven oluşturur.
Syn:openness
Ant:secrecy
transparent
adj
şeffaf, saydam
The glass is transparent.
Cam saydamdır.
The process must be transparent.
Süreç şeffaf olmalıdır.
Syn:clear
Ant:opaque
transportation
n
ulaşım, taşımacılık
Public transportation is affordable.
Toplu ulaşım uygun fiyatlıdır.
Transportation costs increased.
Taşımacılık maliyetleri arttı.
Syn:transport
trap
n/v
tuzak, tuzağa düşürmek
The animal fell into a trap.
Hayvan tuzağa düştü.
He felt trapped in his job.
İşinde sıkışıp kaldığını hissetti.
Syn:snare
Ant:free
trauma
n
travma, psikolojik şok
The accident caused severe trauma.
Kaza ciddi travmaya yol açtı.
Childhood trauma affects adulthood.
Çocukluk travması yetişkinliği etkiler.
Syn:shock
treasure
n
hazine, değerli şey
The pirates searched for treasure.
Korsanlar hazine aradı.
She considers family her greatest treasure.
Ailesini en büyük hazinesi sayar.
Syn:wealth
treaty
n
antlaşma, anlaşma
Countries signed a peace treaty.
Ülkeler barış antlaşması imzaladı.
The treaty strengthened cooperation.
Antlaşma iş birliğini güçlendirdi.
Syn:agreement
Ant:conflict
tremendous
adj
muazzam, çok büyük
They made tremendous progress.
Muazzam ilerleme kaydettiler.
The storm caused tremendous damage.
Fırtına büyük hasara yol açtı.
Syn:enormous
Ant:small
tribal
adj
kabileye ait, aşiret
The region has tribal traditions.
Bölgenin kabile gelenekleri var.
Tribal conflicts erupted.
Aşiret çatışmaları patlak verdi.
Syn:ethnic
tribe
n
kabile, aşiret
The tribe lives in the forest.
Kabile ormanda yaşıyor.
Each tribe has unique customs.
Her kabilenin kendine özgü gelenekleri var.
Syn:clan
tribunal
n
mahkeme, yargı kurulu
The tribunal investigated war crimes.
Mahkeme savaş suçlarını araştırdı.
An international tribunal was formed.
Uluslararası bir yargı kurulu kuruldu.
Syn:court
tribute
n
övgü, saygı göstergesi
The concert was a tribute to the artist.
Konser sanatçıya bir saygı duruşuydu.
He paid tribute to his mentor.
Mentoruna saygı gösterdi.
Syn:honor
trigger
n/v
tetik, tetiklemek
The smell triggered memories.
Koku anıları tetikledi.
Pull the trigger carefully.
Tetiği dikkatle çek.
Syn:spark
trillion
n
trilyon
The company is worth a trillion dollars.
Şirket bir trilyon dolar değerinde.
The debt reached a trillion.
Borç trilyona ulaştı.
trio
n
üçlü, üç kişi
The trio performed beautifully.
Üçlü harika performans sergiledi.
A jazz trio played on stage.
Sahnede bir caz üçlüsü çaldı.
triumph
n
zafer, başarı
Winning the championship was a triumph.
Şampiyonluğu kazanmak bir zaferdi.
She felt a sense of triumph.
Zafer duygusu hissetti.
Syn:victory
Ant:defeat
troop
n
asker birliği, birlik
Troops were deployed overseas.
Asker birlikleri yurt dışına gönderildi.
The troop marched forward.
Birlik ileri yürüdü.
Syn:soldier
trophy
n
kupa, ödül
He lifted the trophy proudly.
Kupayı gururla kaldırdı.
The trophy symbolizes victory.
Kupa zaferi simgeler.
Syn:award
troubled
adj
sorunlu, sıkıntılı
He had a troubled childhood.
Sorunlu bir çocukluk geçirdi.
The company faces troubled times.
Şirket zor zamanlarla karşı karşıya.
Syn:distressed
Ant:stable
trustee
n
mütevelli, emanetçi
The trustee manages the fund.
Mütevelli fonu yönetir.
A trustee was appointed.
Bir mütevelli atandı.
Syn:guardian
tsunami
n
tsunami
A tsunami struck the coast.
Bir tsunami kıyıyı vurdu.
Early warning systems detect tsunamis.
Erken uyarı sistemleri tsunamileri tespit eder.
tuition
n
harç, öğrenim ücreti
Tuition fees are rising.
Öğrenim ücretleri artıyor.
She works to pay tuition.
Harcını ödemek için çalışıyor.
Syn:fee
turnout
n
katılım oranı, katılım
The voter turnout was high.
Seçime katılım yüksekti.
The event had a good turnout.
Etkinliğe iyi bir katılım oldu.
Syn:attendance
turnover
n
ciro, devir
The company increased its turnover.
Şirket cirosunu artırdı.
High staff turnover is costly.
Yüksek personel devri maliyetlidir.
Syn:revenue
twist
v/n
bükmek, beklenmedik gelişme
She twisted her ankle.
Bileğini burktu.
The story had a surprising twist.
Hikâyede şaşırtıcı bir gelişme vardı.
Syn:bend

U

26 kelime
ultimate
adj
nihai, en son
This is the ultimate goal.
Bu nihai hedeftir.
He faced the ultimate challenge.
En büyük zorlukla karşılaştı.
Syn:final
Ant:initial
unacceptable
adj
kabul edilemez
Their behavior was unacceptable.
Davranışları kabul edilemezdi.
The delay is unacceptable.
Gecikme kabul edilemez.
Syn:intolerable
Ant:acceptable
uncertainty
n
belirsizlik
Economic uncertainty affects markets.
Ekonomik belirsizlik piyasaları etkiler.
She faced uncertainty about her future.
Geleceği konusunda belirsizlik yaşadı.
Syn:doubt
Ant:certainty
undergo
v
geçirmek, maruz kalmak
She underwent surgery.
Ameliyat geçirdi.
The building underwent renovation.
Bina yenilemeden geçti.
Syn:experience
undergraduate
n/lisans öğrencisi|lisans düzeyi
She is an undergraduate student. , , Undergraduate courses are demanding.
Lisans öğrencisidir.
Lisans dersleri yoğundur.
underlying
adj
temel, altta yatan
The underlying cause was unclear.
Altta yatan neden belirsizdi.
Underlying issues remain unresolved.
Temel sorunlar çözümsüz kaldı.
Syn:basic
Ant:surface
undermine
v
zayıflatmak, zarar vermek
Corruption undermines trust.
Yolsuzluk güveni zayıflatır.
His remarks undermined her authority.
Sözleri otoritesini zedeledi.
Syn:weaken
Ant:strengthen
undertake
v
üstlenmek, girişmek
She undertook a new project.
Yeni bir proje üstlendi.
The company undertook reforms.
Şirket reformlara girişti.
Syn:assume
undoubtedly
adv
şüphesiz, kuşkusuz
She is undoubtedly talented.
Şüphesiz yeteneklidir.
It will undoubtedly improve.
Kuşkusuz gelişecektir.
Syn:certainly
unfold
v
açılmak, gelişmek
The story began to unfold slowly.
Hikâye yavaşça gelişmeye başladı.
She unfolded the letter carefully.
Mektubu dikkatlice açtı.
Syn:develop
Ant:fold
unfortunate
adj
talihsiz, üzücü
It was an unfortunate mistake.
Talihsiz bir hataydı.
The timing was unfortunate.
Zamanlama üzücüydü.
Syn:unlucky
Ant:fortunate
unify
v
birleştirmek, birlik sağlamak
The leader tried to unify the country.
Lider ülkeyi birleştirmeye çalıştı.
The reform unified the system.
Reform sistemi birleştirdi.
Syn:unite
Ant:divide
unite
v
birleşmek, birleştirmek
People united against injustice.
İnsanlar adaletsizliğe karşı birleşti.
The two companies united their efforts.
İki şirket güçlerini birleştirdi.
Syn:join
Ant:separate
unity
n
birlik, beraberlik
The speech called for national unity.
Konuşma ulusal birlik çağrısı yaptı.
Unity strengthens communities.
Birlik toplulukları güçlendirir.
Syn:togetherness
Ant:division
universal
adj
evrensel, genel
Human rights are universal.
İnsan hakları evrenseldir.
The law has universal application.
Yasa genel geçerlidir.
Syn:global
Ant:limited
unprecedented
adj
eşi görülmemiş, benzersiz
The country faced unprecedented challenges.
Ülke eşi görülmemiş zorluklarla karşılaştı.
It was an unprecedented event.
Bu benzersiz bir olaydı.
Syn:unique
Ant:ordinary
unveil
v
açığa çıkarmak, tanıtmak
The company unveiled a new product.
Şirket yeni bir ürün tanıttı.
The statue was unveiled at the ceremony.
Heykel törende açığa çıkarıldı.
Syn:reveal
Ant:hide
upcoming
adj
yaklaşan, gelecek
The upcoming election is crucial.
Yaklaşan seçim kritik.
She prepared for the upcoming exam.
Yaklaşan sınava hazırlandı.
Syn:approaching
Ant:past
upgrade
v/n
yükseltmek, güncellemek
They upgraded the software.
Yazılımı güncellediler.
She received a room upgrade.
Oda yükseltmesi aldı.
Syn:improve
Ant:downgrade
uphold
v
sürdürmek, korumak
The court upheld the decision.
Mahkeme kararı onadı.
We must uphold our values.
Değerlerimizi korumalıyız.
Syn:maintain
Ant:overturn
urgent
adj
acil, ivedi
This is an urgent matter.
Bu acil bir mesele.
She needs urgent medical care.
Acil tıbbi bakıma ihtiyacı var.
Syn:pressing
Ant:nonurgent
usage
n
kullanım, kullanma biçimi
The dictionary explains word usage.
Sözlük kelime kullanımını açıklar.
Water usage increased.
Su kullanımı arttı.
Syn:use
useless
adj
yararsız, işe yaramaz
The tool is useless without power.
Alet güç olmadan işe yaramaz.
Complaining is useless now.
Şimdi şikâyet etmek faydasız.
Syn:pointless
Ant:useful
utility
n
fayda, kamu hizmeti
The utility of the device is clear.
Cihazın faydası açık.
Utility bills are rising.
Kamu hizmeti faturaları artıyor.
Syn:usefulness
utilize
v
kullanmak, yararlanmak
They utilized available resources.
Mevcut kaynakları kullandılar.
The system utilizes AI.
Sistem yapay zekâ kullanır.
Syn:use
Ant:waste
utterly
adv
tamamen, büsbütün
She was utterly exhausted.
Tamamen bitkin düşmüştü.
The plan was utterly ridiculous.
Plan tamamen saçmaydı.
Syn:completely
Ant:partially

V

36 kelime
vacuum
n/v
vakum, süpürmek
The vacuum cleaner is broken.
Elektrikli süpürge bozuk.
Power left a political vacuum.
Güç boşluğu siyasi bir vakum yarattı.
Syn:emptiness
vague
adj
belirsiz, muğlak
His answer was vague.
Cevabı belirsizdi.
She gave vague instructions.
Muğlak talimatlar verdi.
Syn:unclear
Ant:clear
valid
adj
geçerli, mantıklı
Your ticket is still valid.
Biletiniz hâlâ geçerli.
That’s a valid argument.
Bu geçerli bir argüman.
Syn:legitimate
Ant:invalid
validity
n
geçerlilik, doğruluk
The validity of the claim was questioned.
İddianın geçerliliği sorgulandı.
Check the validity of the passport.
Pasaportun geçerliliğini kontrol et.
Syn:legitimacy
vanish
v
yok olmak, kaybolmak
The magician made the coin vanish.
Sihirbaz parayı yok etti.
The pain vanished quickly.
Ağrı hızla kayboldu.
Syn:disappear
Ant:appear
variable
n/adj
değişken, değişken faktör
The experiment had several variables.
Deneyde birkaç değişken vardı.
Weather is highly variable.
Hava oldukça değişkendir.
Syn:factor
Ant:constant
variation
n
değişim, çeşitlilik
There is little variation in results.
Sonuçlarda az değişim var.
Genetic variation is natural.
Genetik çeşitlilik doğaldır.
Syn:difference
Ant:uniformity
varied
adj
çeşitli, farklı
The menu offers varied options.
Menü çeşitli seçenekler sunar.
She has varied interests.
Farklı ilgi alanları var.
Syn:diverse
Ant:uniform
vein
n
damar, damar yolu
The doctor located a vein.
Doktor bir damar buldu.
Creativity runs in her veins.
Yaratıcılık damarlarında dolaşır.
Syn:artery
venture
n/v
girişim, girişmek
They launched a new venture.
Yeni bir girişim başlattılar.
She ventured into unknown territory.
Bilinmeyen bir alana girdi.
Syn:enterprise
verbal
adj
sözlü, sözel
The agreement was verbal.
Anlaşma sözlüydü.
She gave a verbal warning.
Sözlü bir uyarı verdi.
Syn:spoken
Ant:written
verdict
n
karar, hüküm
The jury reached a verdict.
Jüri bir karara vardı.
The verdict shocked the public.
Karar halkı şaşırttı.
Syn:judgment
verify
v
doğrulamak, teyit etmek
Please verify your email address.
Lütfen e-posta adresinizi doğrulayın.
The facts were verified.
Gerçekler teyit edildi.
Syn:confirm
Ant:doubt
verse
n
mısra, ayet
He quoted a verse from the poem.
Şiirden bir mısra alıntıladı.
The verse was beautifully written.
Mısra güzel yazılmıştı.
Syn:line
versus
prep
karşı, karşısında
The match was Turkey versus Spain.
Maç Türkiye’ye karşı İspanya’ydı.
It’s tradition versus innovation.
Bu gelenek ile yeniliğin karşılaşmasıdır.
Syn:against
vertical
adj
dikey, düşey
The building has vertical lines.
Binanın dikey çizgileri var.
The climber moved vertically.
Tırmanıcı dikey ilerledi.
Syn:upright
Ant:horizontal
vessel
n
gemi, damar
The vessel docked at the port.
Gemi limana yanaştı.
Blood flows through vessels.
Kan damarlardan akar.
Syn:ship
veteran
n
kıdemli, gazı, tecrübeli
He is a war veteran.
O bir savaş gazisi.
She is a veteran journalist.
Tecrübeli bir gazetecidir.
Syn:experienced
Ant:beginner
viable
adj
uygulanabilir, yaşayabilir
The plan is financially viable.
Plan mali açıdan uygulanabilir.
A viable solution was found.
Uygulanabilir bir çözüm bulundu.
Syn:feasible
Ant:impractical
vibrant
adj
canlı, enerjik
The city has a vibrant culture.
Şehrin canlı bir kültürü var.
She wore vibrant colors.
Canlı renkler giydi.
Syn:lively
Ant:dull
vice
n
kötü alışkanlık, yardımcı
Smoking is a vice.
Sigara kötü bir alışkanlıktır.
He served as vice president.
Başkan yardımcısı olarak görev yaptı.
Syn:habit
Ant:virtue
vicious
adj
vahşi, kötü niyetli
The dog was vicious.
Köpek vahşiydi.
It was a vicious cycle.
Bu kısır bir döngüydü.
Syn:cruel
Ant:gentle
viewpoint
n
bakış açısı, görüş
Try to understand her viewpoint.
Onun bakış açısını anlamaya çalış.
The article presents a new viewpoint.
Makale yeni bir bakış açısı sunuyor.
Syn:perspective
villager
n
köylü
The villagers welcomed the guests.
Köylüler misafirleri karşıladı.
A villager told the story.
Bir köylü hikâyeyi anlattı.
Syn:local
violate
v
ihlal etmek, çiğnemek
They violated the agreement.
Anlaşmayı ihlal ettiler.
The company violated privacy laws.
Şirket gizlilik yasalarını çiğnedi.
Syn:breach
Ant:comply
violation
n
ihlal, çiğneme
Human rights violations were reported.
İnsan hakları ihlalleri bildirildi.
The violation led to penalties.
İhlal cezaya yol açtı.
Syn:breach
Ant:compliance
virtually
adv
neredeyse, fiilen
Virtually everyone agreed with the proposal.
Neredeyse herkes teklife katıldı.
The building was virtually empty at night.
Gece bina neredeyse boştu.
Syn:almostnearly
Ant:exactly
virtue
n
erdem, fazilet
Honesty is a virtue.
Dürüstlük bir erdemdir.
Patience is a great virtue.
Sabır büyük bir erdemdir.
Syn:morality
Ant:vice
visa
n
vize
She applied for a visa.
Vize başvurusu yaptı.
The visa expired last month.
Vize geçen ay süresi doldu.
Syn:permit
visible
adj
görünür, fark edilir
The stars were visible at night.
Yıldızlar gece görünürdü.
There was visible damage.
Görünür hasar vardı.
Syn:seen
Ant:invisible
vocal
adj
sesli, açık sözlü
She was vocal about her concerns.
Endişelerini açıkça dile getirdi.
He has strong vocal skills.
Güçlü bir sesi var.
Syn:outspoken
Ant:silent
voluntary
adj
gönüllü, isteğe bağlı
Participation is voluntary.
Katılım gönüllüdür.
She did voluntary work.
Gönüllü çalışma yaptı.
Syn:willing
Ant:compulsory
voting
n
oylama, oy kullanma
Voting begins at 8 a.m.
Oylama sabah 8’de başlar.
Online voting is controversial.
Çevrim içi oylama tartışmalıdır.
Syn:election
vow
n/v
yemin, yemin etmek
They made a vow to support each other.
Birbirlerini destekleme yemini ettiler.
He vowed to change.
Değişeceğine yemin etti.
Syn:promise
Ant:break
vulnerability
n
kırılganlık, savunmasızlık
Cyber attacks expose system vulnerabilities.
Siber saldırılar sistem açıklarını ortaya çıkarır.
She showed vulnerability during the interview.
Röportajda kırılganlık gösterdi.
Syn:weakness
Ant:strength
vulnerable
adj
savunmasız, hassas
Children are vulnerable to disease.
Çocuklar hastalıklara karşı savunmasızdır.
The company is vulnerable to market changes.
Şirket piyasa değişimlerine karşı hassas.
Syn:exposed
Ant:protected

W

42 kelime
wander
v
dolaşmak, amaçsız gezmek
He wandered through the forest.
Ormanda dolaştı.
Her mind began to wander during the lecture.
Ders sırasında zihni dalıp gitti.
Syn:roam
Ant:stay
ward
n
koğuş, bölge
The patient was moved to another ward.
Hasta başka bir koğuşa alındı.
The city is divided into wards.
Şehir bölgelere ayrılmıştır.
Syn:unit
warehouse
n
depo, ambar
The goods were stored in a warehouse.
Mallar depoda saklandı.
The warehouse caught fire.
Depo yangın çıktı.
Syn:storage
warfare
n
savaş, harp
Modern warfare relies on technology.
Modern savaş teknolojiye dayanır.
Cyber warfare is increasing.
Siber savaş artıyor.
Syn:combat
Ant:peace
warming
n
ısınma, küresel ısınma
Global warming threatens ecosystems.
Küresel ısınma ekosistemleri tehdit eder.
Warming temperatures affect crops.
Artan sıcaklıklar mahsulleri etkiler.
Syn:heating
Ant:cooling
warrant
n/v
izin belgesi, gerektirmek
The police obtained a warrant.
Polis arama izni aldı.
The situation warrants attention.
Durum dikkat gerektiriyor.
Syn:authorization
warrior
n
savaşçı, mücahit
The warrior fought bravely.
Savaşçı cesurca savaştı.
She is a warrior for justice.
O adalet için savaşan biridir.
Syn:fighter
weaken
v
zayıflatmak, güçsüzleştirmek
The illness weakened him.
Hastalık onu zayıflattı.
Corruption weakens institutions.
Yolsuzluk kurumları zayıflatır.
Syn:undermine
Ant:strengthen
weave
v
dokumak, örmek
She weaved a basket.
Bir sepet dokudu.
The story weaves fact and fiction.
Hikâye gerçek ile kurguyu örer.
Syn:interlace
weed
n
ot, zararlı bitki
The garden was full of weeds.
Bahçe yabani otlarla doluydu.
They weeded the field carefully.
Tarlayı dikkatle temizlediler.
Syn:plant
weekly
adj/adv
haftalık, haftada bir
The magazine is published weekly.
Dergi haftalık yayımlanır.
We meet weekly.
Haftada bir buluşuruz.
weird
adj
tuhaf, garip
That was a weird dream.
Bu tuhaf bir rüyaydı.
He made a weird comment.
Garip bir yorum yaptı.
Syn:strange
Ant:normal
welfare
n
refah, sosyal yardım
Public welfare is a priority.
Kamu refahı önceliktir.
She receives welfare benefits.
Sosyal yardım alıyor.
Syn:well-being
well
adv/n
iyi, kuyu
She performed well in the exam.
Sınavda iyi performans gösterdi.
Water came from a deep well.
Derin bir kuyudan su çıktı.
Syn:good
Ant:bad
well-being
n
refah, esenlik
Mental well-being matters.
Zihinsel esenlik önemlidir.
Exercise improves well-being.
Egzersiz refahı artırır.
Syn:welfare
whatsoever
adv
hiçbir şekilde, asla
There was no evidence whatsoever.
Hiçbir kanıt yoktu.
She showed no interest whatsoever.
Hiçbir ilgi göstermedi.
Syn:at all
wheat
n
buğday
The farmer harvested wheat.
Çiftçi buğday hasat etti.
Wheat is a staple crop.
Buğday temel bir üründür.
Syn:grain
whereas
conj
oysa, halbuki, iken
Some people prefer theory, whereas others prefer practice.
Bazıları teoriyi tercih ederken bazıları pratiği tercih eder.
Talat Pasha acted decisively in a turbulent era, whereas many hesitated.
Talat Paşa çalkantılı bir dönemde kararlı davranırken birçok kişi tereddüt etti.
Syn:whilealthough
whereby
conj
bu yolla, böylece
They created a system whereby users can vote.
Kullanıcıların oy verebildiği bir sistem kurdular.
A law was passed whereby taxes were reduced.
Vergilerin azaltıldığı bir yasa çıkarıldı.
Syn:by which
whilst
conj
iken, sırasında
She listened whilst working.
Çalışırken dinledi.
He smiled whilst speaking.
Konuşurken gülümsedi.
Syn:while
whip
n/v
kamçı, çırpmak
The rider held a whip.
Binici kamçı tuttu.
She whipped the cream quickly.
Kremayı hızla çırptı.
Syn:beat
whoever
pron
her kim, kim olursa olsun
Whoever wins will celebrate.
Kim kazanırsa kazansın kutlayacak.
Help whoever needs it.
Yardıma ihtiyacı olan herkese yardım et.
Syn:anyone
wholly
adv
tamamen, büsbütün
The project was wholly successful.
Proje tamamen başarılıydı.
She was wholly responsible.
Tamamen sorumluydu.
Syn:entirely
Ant:partially
widen
v
genişletmek, genişlemek
The road was widened.
Yol genişletildi.
The gap widened over time.
Aradaki fark zamanla arttı.
Syn:expand
Ant:narrow
widespread
adj
yaygın, geniş çaplı
The disease became widespread.
Hastalık yaygınlaştı.
There was widespread support.
Geniş çaplı destek vardı.
Syn:common
Ant:rare
widow
n
dul
A widow lives next door.
Yan kapıda bir dul yaşıyor.
The widow inherited the property.
Dul kadın mülkü miras aldı.
width
n
genişlik, en
The width of the river is impressive.
Nehrin genişliği etkileyici.
Measure the width of the table.
Masanın enini ölç.
Syn:breadth
Ant:length
willingness
n
isteklilik, gönüllülük
She showed willingness to help.
Yardım etmeye isteklilik gösterdi.
His willingness impressed everyone.
İsteği herkesi etkiledi.
Syn:readiness
Ant:reluctance
wipe
v
silmek, yok etmek
She wiped the table clean.
Masayı temizledi.
The storm wiped out the village.
Fırtına köyü yok etti.
Syn:clean
wisdom
n
bilgelik, hikmet
His words were full of wisdom.
Sözleri bilgelikle doluydu.
Wisdom comes with experience.
Bilgelik deneyimle gelir.
Syn:insight
Ant:ignorance
wit
n
zeka, nükte
He is known for his wit.
Nüktedanlığıyla tanınır.
Her wit made everyone laugh.
Zekâsı herkesi güldürdü.
Syn:humor
withdraw
v
çekilmek, geri almak
She withdrew her application.
Başvurusunu geri çekti.
The army withdrew from the area.
Ordu bölgeden çekildi.
Syn:retreat
Ant:advance
withdrawal
n
çekilme, geri çekme
The withdrawal of troops was planned.
Askerlerin çekilmesi planlandı.
He experienced withdrawal symptoms.
Yoksunluk belirtileri yaşadı.
Syn:retreat
workforce
n
işgücü, çalışanlar
The workforce is highly skilled.
İşgücü oldukça nitelikli.
The company expanded its workforce.
Şirket işgücünü genişletti.
Syn:staff
workout
n
antrenman, egzersiz
She did a morning workout.
Sabah antrenmanı yaptı.
The workout improved his stamina.
Antrenman dayanıklılığını artırdı.
Syn:exercise
workplace
n
iş yeri, çalışma ortamı
Safety procedures must be followed in the workplace.
İş yerinde güvenlik prosedürlerine uyulmalıdır.
Good communication improves productivity at work.
İyi iletişim işte verimliliği artırır.
Syn:office
workshop
n
atölye, çalıştay
They attended a writing workshop.
Yazı atölyesine katıldılar.
The workshop repaired cars.
Atölye arabaları tamir etti.
Syn:seminar
worm
n
solucan, kurt
A worm crawled on the soil.
Bir solucan toprakta süründü.
The apple had a worm inside.
Elmanın içinde kurt vardı.
worship
n/v
ibadet, tapınmak
They went to worship at the temple.
Tapınakta ibadete gittiler.
The community worships together.
Topluluk birlikte ibadet eder.
Syn:adore
worthwhile
adj
değerli, zahmete değer
The course was challenging but worthwhile.
Kurs zorlayıcıydı ama değerliydi.
It’s worthwhile to invest time in learning.
Öğrenmeye zaman ayırmak zahmete değerdir.
Syn:valuable
Ant:pointless
worthy
adj
layık, değer
She is worthy of praise.
Övgüye layıktır.
The cause is worthy of support.
Bu amaç desteklenmeye değerdir.
Syn:deserving
Ant:unworthy
wrist
n
bilek
He wore a watch on his wrist.
Saatini bileğine taktı.
She injured her wrist while playing tennis.
Tenis oynarken bileğini incitti.

X

2 kelime
xenophobia
n
yabancı düşmanlığı
Xenophobia can damage social harmony and trust.
Yabancı düşmanlığı toplumsal uyumu ve güveni zedeleyebilir.
History shows xenophobia often leads to division.
Tarih yabancı düşmanlığının sıkça bölünmeye yol açtığını gösterir.
Syn:intoleranceprejudice
Ant:tolerance
xenophobic
adj
yabancı düşmanı
Xenophobic attitudes harm unity in diverse societies.
Yabancı düşmanı tutumlar çeşitli toplumlarda birliği zedeler.
The comment was clearly xenophobic.
Yorum açıkça yabancı düşmanıydı.
Syn:intolerant
Ant:tolerant

Y

4 kelime
yearn
v
özlemek, hasret çekmek, arzulamak
Many people yearn for peace and stability.
Birçok insan barış ve istikrarı özler.
He yearned to serve his country with honor.
Ülkesine onurla hizmet etmeyi arzuladı.
Syn:longdesire
Ant:dislike
yell
v/n
bağırmak, çığlık atmak
He yelled for help.
Yardım için bağırdı.
She gave a loud yell.
Yüksek bir çığlık attı.
Syn:shout
Ant:whisper
yield
v/n
vermek, teslim olmak, ürün
Investments may yield high returns.
Yatırımlar yüksek getiri sağlayabilir.
The crops yielded a good harvest.
Mahsuller iyi ürün verdi.
Syn:produce
Ant:resist
youngster
n
genç, çocuk
The youngsters played in the park.
Gençler parkta oynadı.
He was a talented youngster.
Yetenekli bir gençti.
Syn:youth

Z

2 kelime
zeal
n
coşku, gayret, içten gelen güçlü heves
She pursued her goals with remarkable zeal.
Hedeflerini dikkate değer bir coşkuyla takip etti.
The team approached the project with renewed zeal.
Ekip projeye yenilenmiş bir gayretle yaklaştı.
Syn:passionenthusiasmfervor
Ant:apathyindifference
zealous
adj
coşkulu, gayretli, hararetli
He was zealous about improving his skills.
Becerilerini geliştirme konusunda çok gayretliydi.
A zealous learner practices even when tired.
Gayretli bir öğrenen yorgunken bile pratik yapar.
Syn:enthusiastic
Ant:even-tempered
Aristophia

Hakkında

Değerli eşimle 10 yıl önce küçük bir ilçedeki fen lisesinde tanıştık. O zamanlar ilişkimizi herkesten saklıyorduk. Onu telefonuma “Aristo” diye kaydetmiştim. Uygulamanın isminde yer alan Aristo buradan geliyor.

Aristophia; “aristos” (en iyi, en erdemli) ve “sophia” (bilgelik) kelimelerinin birleşimidir. Bilgeliğin en iyisine ulaşma arzusunu temsil eder.

Yıllar geçti. Birlikte değiştik, öğrendik, olgunlaştık. Hayatın inişleri çıkışları oldu. Ama şunu gördüm: İnsan doğru kişiyle yürüyorsa yol ne kadar zor olursa olsun eksik hissetmiyor.

Eşim bana bir kız çocuğunun azimle ve inançla neler başarabileceğini gösterdi. Onunla gurur duyuyorum.

Bu projeyi, başta eşim ve bütün kız çocukları olmak üzere, herkesin ücretsiz dil öğrenme imkânına sahip olması için, fırsat eşitliğine küçük de olsa bir katkı sunmak amacıyla yayınlıyorum.

Buradan aldığınız faydayı bir gün başka hayatlara da dokunarak büyütmeniz en büyük dileğim.

Kendinizi sevin. Kendinize değer verin.
Hayat, her şeye rağmen, güzel.